BABA BANA KÖPEK AL

13 Temmuz 2010 12:01 / 2905 kez okundu!

 


Bir cumartesi akşamı yoğun iş temposunun, öldürmeyip süründüren sıcağının ardından yorgun bir saatte kendimi eve, klimalı çalışma odama atmayı düşünüyordum ki, sessizce açtığım kapının arkasında o saatte yatağında olması gereken kızımla karşılaştık. Göz göze geldik.

Ellerini göğsünde bağlamış, o hin bakışıyla içimi delip geçiyordu. Bu bakışı iyi bilirim; bu, yandın Murat bakışıydı. Yedi yaşında olmasına rağmen pabuç kadar dili var. “Ne bekliyorsun burada” diyecektim ki cevabı yapıştırdı: “Senin odanın önünde sence neyi bekliyorumdur?” Offff dedim dakika bir gol bir, kendimi dünya kupasında golü yiyen takımın kalecisi gibi hissettim. Laf dalaşına girmeden, “Söyle bakalım seni bu saate kadar ayakta tutan nedir?” dedim, demez olaydım. “Hazır mısın?”

“Neye?”

“Duyacaklarına!”

“Hadi ne istiyorsan söyle ecel terleri döktürme bana.”

“Baba, bana köpek al!”

İşte o, baba ile başlayan nağmeli, cilveli, biraz da işveli cümle, köpeklerin beni kovaladığı İzmir Gültepe semtinin caddelerine, ısırdığı çıkmaz sokaklarına, geceleri geçtiğim geriye kaçışı olmayan ama illâki girmek zorunda olduğum, umarım karşıdan köpek gelmez diye düşünerek içimden dua ettiğim dar sokaklarına götürdü. Film şeridi gibi gözümün önünden geçen bu anlar kızımın umurunda bile değildi. “Baba sana söylüyorum bana köpek al, duymuyor musun?” Duyuyordum duyuyordum da, işime gelmiyordu. Çünkü kızım benim köpekten ne kadar çok korktuğumu, kedilere alerjim olduğunu ve uzun süre onlarla birlikte kaldığımda rahatsız olduğumu bilmiyordu.

Odanın kapısına yöneldim. “Bir şey daha var… Ama kızmak cezalandırmak yok tamam mı?” dedi. İçimden bir oh çektim. Kesin bir yaramazlık yapmıştır. Bunu kullanmalıydım tabii ki, ceza olarak da bu fikrinden vazgeçirmeyi düşündüm. “Ne istiyorsun söyle, kızmak yok ama ceza için söz veremem.” Şöyle bir süzdü beni : “Kitaplarını biraz dağıttım.” “Ne yaptın? Seninle ne sözleşmiştik, sadece kendi kitaplarının olduğu bölümü kullanacaktın?” Bu kararı almamın nedenlerinden biri NTV Yayınlarından çıkan, görsel bir şölen olan Nuri Bilge Ceylan’ın çoğunluğunu İklimler filmi için mekân ararken çektiği 2003 -2009 yılları arasında tamamlanan ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinden 97 panoramik fotoğraftan oluşan “Sinemaskop Türkiye” kitabını bakmak için yerinden kaldırıp cildini dağıttıktan sonra almıştık. Üstelik kitap İngilizce / Türkçe olarak sadece 1000 adet ve numaralı basılmıştı.

Odanın kapısını açıp içeriye daldım. Bir de ne göreyim: Kitapların hepsi birbirine girmiş. Kızıma dönüp, “Söyler misin, ne aradın sen burada?” dediğimde başını öne eğdi, dudağını büktü. “Kızdın mı?” dedi. Bu duruşa babalar hiç dayanamaz ve yelkenlerini hemen suya indirir. “Hayır, kızmadım da, sen ne aradın kitapların içinde?” Küçük elleriyle (Hâlâ o küçücük elleriyle o devasa “Sinemaskop Türkiye” kitabını nasıl kaldırdığını ya da kaldırmaya çalıştığını anlamış değilim) çalışma masasının üzerindeki kitabı aldı getirdi:

“Bunu aradım.”

İşte kardeşim kızın mı/çocuğun mu var, derdin var, diye boşuna söylememişler. Kitabı görür görmez bastım kahkahayı, küçük elleriyle tuttuğu kitap, Dino Buzzati’nin Milliyet Yayınlarından çıkan “Tanrı Görmüş Köpek”. Bu kitabı okuyalı sanırım on yıl olmuştur. Öykülerden oluşan bu kitapta insan olarak zayıflıklarımızı, çelişkilerimizi, hepimizin dönem dönem ortak paydamız olan yalnızlığımızı, çoğumuzun gerçekleşmese de tükenmeyen umutlarımızı anlatıyordu.

Kızım için (Daha okuma yazması bile yok) şu an uygun bir kitap değildi. Biraz şaşırmış, biraz tuhaf duygularla, “Sen bu kitabı ne yapacaksın?” dedim. “Bu köpek kitabı işte, baksana kapağında köpek var. İçinde hiç resim yok, o yüzden köpeğimi seçemedim. Okur musun bana?”

Kızımı karşıma alıp bu kitabın köpek kitabı olmadığını ama yarın muhakkak içinde köpeklerin fotoğraflarının olduğu bir kitap getireceğimi söyledim. “Yaşasın!” diyerek odadan tam çıkacaktı ki, “Bir şey unutmadın mı?” dedim. Bana baktı, odaya baktı, saat kavramı olmamasına rağmen “Baba odayı toplayamam, bu kitabı on saatte buldum zaten,” diyerek odadan çıktı.

Gözüm, okuyup üzerinde notlar aldığım ve okumak için ayırdığım kitapları aradı. Kitaplar ortalıkta görünmüyordu. Ahmet Ümit’in İstanbul’u polisiye bir olay örgüsü içinde anlattığı romanında, aslında İstanbul’un insanlar tarafından tarihinin, kültürünün nasıl yok edildiğine de değiniyor. Kitabı okurken ilk aklıma gelen kitap ile aynı adı taşıyan sözlerini Aysel Gürelin yazdığı, Sezen Aksu’nun seslendirdiği “İstanbul Hatırası” kitabını okurken bir yandan da bu şarkıyı dinledim. “Ah bu ne sevgi bu ne ıstırap/Bu şarkıya gönlüm ne harap” şarkının sözlerinden anladığım kadarıyla eski İstanbul’a bir özlem vurgulanıyor. Ahmet Ümit’in kitabı Byzantiondan İstanbul’a uzanan heyecan yüklü tarihsel bir roman. En çok sevdiğim kitabı ise “Masal Masal içinde”. Çocukların kesinlikle okuması, büyüklerin ise okuyup her yerde anlatması gereken bir masal kitabı… İç içe geçmiş masalların her biri sorularla sizi diğer masala yönlendiriyor. Meraklı okur masalı bitirmeden kitabı elinden bırakmaz.

Ortalığı toplarken bir yandan da kızımın kulaklarını çınlatırken okuduğum diğer kitap geçti elime: Ilgın Olut’un “Günaydın Funda / Doğan Yayınları”. “Neva–Yüzleri Arayan Adam–Küf Kedisi” kitaplarından sonra elimde tuttuğum kitap, arka kapağında yazdığı gibi sımsıcak bir aşk romanıydı. Tabii ki Ilgın Olut’un usta anlatıcılığını da unutmamak gerek, kitap içindeki mektuplar ve Foça’daki mekânlar okurun aklında büyük merak uyandırmıştır. Kitap bittikten sonra sanırım herkes bu olay gerçek mi? (Neva kitabında olduğu gibi) Funda’ya ne oldu? Yazar Ilgın Olut’un cevaplayacağı sorulardan bir kaçı olacaktır.

Kızım ne tesadüftür ki okumak için ayırdığım kitapları bir yere koymuş, kitaplara tekrar bir göz attım. Necip Mahfuz’un “Cebelavi Sokağı'nın Çocukları / Kırmızı Kedi Yayınları”. Yazarın ilk olarak Milli Eğitim Yayınlarında çıkmış “Ara sokak” kitabını okumuştum. Aynı kitabı Ayfer ablamın (Ayfer Küçükergüler) ısrarı üzerine Cem Yayınlarından “Midak Sokağı” olarak tekrar okumuştum. Diline, sokağı ve orada yaşayan insanları anlatışına bayılmıştım. Bir şeyi kaçırmış, atlamıştım. Kendime bu yüzden çok kızıyorum… Necip Mahfuz’un “Cebelavi Sokağının Çocukları” ve yazarı Mısır’da aforoz edilmiş ve yasaklanmış. Peki, Türkiye’de ne olmuş sizce? Kitabı Türkçeye ilk çeviren yayınevi, kitap çıktıktan bir süre sonra toplatmış. Kutsal Kitap’la paralel giden bu romanda; Cebelavi, Tanrıyı konaktan kovulan İdris şeytanı, Edhem Ademi, kitapta torunları olarak geçen Hümam ve Kadri ise Habil ve Kabil kardeşleri simgelediği söyleniyor. Muhammed’e kadar uzanan bu romanda, yazarın Tanrı’yı sorgulaması büyük tepkiye neden olmuş. En kısa zamanda bulunup okunması gereken bir kitap, henüz toplatılmadan edinmekte fayda var. Kırmızı Kedi Yayınları büyük cesaret gösterip tekrar yayınlamış. Okuyacağım kitaplar içinde en üste koydum.

Diğer kitaplarım ise Ahmet Büke'nin “Kumrunun Gördüğü / Can Yayınları”; İhsan BayramCin Çukuru – Şenocak Yayınları”; Hülya Soyşekerci’nin “Okuma Yolculukları / Pupa Yayınları”. Hemen onları alıp kitaplığın en üstüne koydum. Saatime baktım. Ooooooooo ‘on saat olmuş’! Oda bu gece dağınık kalsın, yarın toplarım.

İnsanların hayatlarında çok önemli bir dönem ve o dönemde bir insan vardır. Benim hayatımdaki en önemli dönem İletişim Kitabevi, en önemli kişisi de Ayfer Küçükergüler. İnanın şu an bu satırları yazıyorsam ve siz de okuyorsanız onun çok büyük katkısı vardır…

Ertesi gün söz verdiğim üzere kızıma bol fotoğraflı köpek kitabı aldım. Köpek mi? Onun için söz vermedim ki...

İyi okumalar...


Murat Şahin

10.07.2010







 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.