Üç kere amin

01 Temmuz 2014 14:09 / 1691 kez okundu!

 

 

Her zaman olduğu gibi Ahmet ile okulun bahçesinde buluştuk. Futbol bizim vazgeçemediğimiz, kafamızı gözümüzü yardığımız. Kolumuzu bacağımızı kırdığımız eğlence sporumuzdu. Yazı tura attık. Ben kazandım. Kazanan hem ilk oyuncuyu seçer hem de kuralları belirlerdi.

“Beşte devre onda biter. Kaybeden Leblebi Tozunu alır.” dedim. Ahmet olur anlamında kafasını salladı. Okul bahçesinde toplanan kalabalıktan ilk olarak, mahallenin en iyi kalecisi Panter Ali'yi seçtim, Ahmet bozuldu. Sonra, Takoz Murat bana düşünce de yüzünde hafif bir sırıtma belirdi. Murat, okul bahçesindeki futbol topu olan tek çocuktu, zengindi fakat kabiliyetsizdi. Altışar kişi seçtik. On gölü atıncaya kadar iki saat geçti. Maçı kazandık. Sonra da kör bakkal Mahmut'un dükkânında aldık soluğu. Gözleri görmediğinden değil, ordan sürekli çikolata, sakız aşırırdık da ruhunun duymamasındandı. Lakabı burdan gelirdi.

Ali ile leblebi tozlarını alıp bir ağacın gölgesine oturduk. Leblebi tozunu bir seferde diktim kafaya, ebeni!.. Tozlar boğazıma yapıştı. Ali'ye elimle işaret ediyorum, “sırtıma vur, sırtıma” diye. Kaledeki çevikliğini beyin hücrelerinde gösteremiyor. Salak salak yüzüme bakıyor. Morarıyorum, kıvranıyorum içimden kıçımı yırtıyorum, ölmeye yakın imana gelip sırtıma vuruyor pezevenk. Yumruklarının sesi, bir evin kapısına tüm gücünle vurunca çıkan ses misali kulaklarımda yankılanıyor…

Uyanıyorum, ateşler içindeyim. Harbiden kapı çalınıyor. Pardon, sanki yumruk ve tekme darbeleriyle kırılmaya çalışılıyor. Zar zor, önce gözlerimi sonra kapıyı açıyorum. İsmail salya sümük içeri giriyor.

“Oğlum, Tansel beni terk etti”

“İsabetli olmuş, Tansel diye kız ismi mi olur?”

Başladı anlatmaya, susmuyor. Hem ağlıyor hem de akşamdan kalan bisküvileri yiyor pezevenk. Baktım bitirecek:

“Lan burası öğrenci evi yavaş ye!” O an elimi tuttu:

“Makarna var mı evde?”

“Yok,”

“Oğlum sen yanıyorsun!” Sümüğünü sildiği elinin tersini anlıma götürdü:

“Para var mı? Sana ilaç alayım.”

“Yatak odasındaki kutuda var.”

İsmail yatak odasına gitti, gelmek bilmiyor. Hani orada yiyecek bir şeyler de yoktu! Diye düşünürken elindeki ayakkabı kutusuyla içeri daldı:

“Oğlum bunda çocukluk ve sünnet fotoğrafların var, bir de VHS video kaset.”

“Bizim gibi insanların evindeki ayakkabı kutularında ya eski ayakkabılar ya da temiz geçmişleri olur.”  

“Paralar nerde?”

“Küçük demir kutu var, avuç içi kadar. Onun içinde biraz bozukluk olacaktı.”

İsmail gitti, on dakika sonra Vermidon ve biralarla geldi. Ben Vermidonları içtim, o biraları... Daha sonra kendimden geçmişim, telefonun mesaj sesiyle uyandım. Kendimi daha iyi hissediyordum... Dededen kalma bilgisayarın başına geçtim. Facebook'a girdim. Bir mesaj düştü: “Penguen kitabevi kapanıyor!”

“Vay anasını!” dedim içimden. Nasıl bir küfür edebilirim diye düşünürken, kitabevinde çalıştığım dönemlerde bizi arayıp “Yeriniz nerede?” diye soranlar geldi aklıma. 15 yıllık kitapçıyız ama telefonla arayıp da yerimizi soranlara, “Yanımızda şu, berimizde bu var, ” diyorduk ve yer tarifimiz “Karşımızda simit sarayı var!” cümlesi ile son buluyordu. Çünkü bizler toplum olarak beynimizi aç bırakıp midemizi tıka basa dolduran insanlarız. İşte bu yüzdendir ki; 15 yıllık kitapçı değil bir yılını doldurmamış Simit sarayı midede pardon akılda kalır. Ondan sonraki diyalog daha da ilginç:

“Ben her gün orada çay içiyorum, simit yiyorum ama sizi fark etmedim.”

Ey amcacığım, sen o miden yüzünden sadece kitabevlerini değil, bu koca Dünyanın kirini pisliğini  ve en önemlisi üstüne basıp yürümeye çalıştığın bataklığı görmedin. Şimdi yapacağın tek şey var; otur kalk temiz bir Dünya için gaz, jop yiyen saf temiz gençlik için “üç kere amin de...

 

Murat ŞAHİN

01.07.2014

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.