ÖLÜM KORKUSU VE YALNIZLIK KAYGISI

07 Haziran 2026 17:51 / 708 kez okundu!

 

 

"Bugünlerde fırsat buldukça okumaya çalıştığım felsefeci Lars Svendsen’in "Yalnızlığın Felsefesi" kitabının bende çağrıştırdığı düşüncelerle ortaya çıkan bu yazıyla, büyük bir zevkle okunan bu güzel kitabı da tavsiye etmiş olalım."

 

***

ÖLÜM KORKUSU VE YALNIZLIK KAYGISI

Statüsü, mesleği, toplumsal konumu, dili, dini, memleketi, cinsiyeti ne olursa olsun insan tabiatının evrensel korkuları arasında birinci sırada ölüm gelirse, ikinci sıraya yalnızlık gelir heralde. 
İnsan bu korkularını kendisine itiraf edemese de derinlerde bir yerde varlıklarını hep hisseder. 

Tavır ve davranışlarının bir çoğu farkında olmasa da bu korkuların gerçeğe dönüşmemesi veya bu korkuları unutmak, bastırmak üzere şekillenir. 
Modern zamanlarda hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelen sosyal medya olgusunun insanın bu korkularını unutturduğu, bu psikolojik ihtiyaçlarına nispeten çare olduğu gerçeğini artık kimse inkar edemez  heralde. 
İnsan kendisini istismar eden bir çok ilişkisini sonlandıramamasının , mutsuz ve huzursuz olmasına rağmen o ilişkiye katlanmak durumunda hissetmesinin temel nedeni yalnız kalırım korkusudur. Yalnızlık korkusu ile gösterilen aşırı fedakarlığın insan kişiliğinde yarattığı tahribatı ayrıca ele almak lazım. 

Dini ve felsefi olarak bu iki korkuya verilen temel iki cevap ise; insan nefsi hiçbir zaman bir gün öleceğini ve bedenen yok olacağını kabullenmek istemez. Ve hatta bu daima varolmak arzusu içerisinde bir tanrılık iddiası da taşır. Bu yüzden ölümü kabullenmek ve teslimiyet, ahiret ve ahirette var olmaya devam edeceği inancı insana ilahi bir teselli kaynağıdır. 
İnsan ruhu ise yaratılış veya varoluşu icabı yalnızlığa tahammül edemez. 

Şimdi gözlerinizi yumun ve düşünmeye çalışın lütfen; bir anlığına etrafınızdaki ve yeryüzündeki bütün insanların ve canlıların yok olduğunu hayal etmeye çalışın. Bu andan itibaren bütün dünyanın hükümdarı olsanız; yer, gök ve denizlerin tamamı sizin olsa, güneş size boyun eğse, ay her gece size selam çaksa ne anlamı kalır. 

İnsan tabiatı icabı insansız yaşamakta daima zorlanır. Kendisini gerçekleştirmek, kendisini yeterince tanımak için, olumsuz duyguları ile baş edebilmek, olumlu duygularını çoğaltabilmek için daima başkalarına ihtiyaç duyar. Bu yüzden bizim inancımız cemaate, cemaatle ibadete, aileye, akrabaya ve onlarla sağlıklı ilişkiler kurmaya daima önem vermiştir. 
Filozofun dediği şekilde “başkalarının cehennem” olduğu zamanlar yok mudur? Elbette vardır. Bunun için Varoluşsal sorgulamanın Ünlü Alman Filozofu Schopenhauer’a göre İlişkilerde kirpi metaforuna uygun davranmak gerekir.  Şöyle ki;insanların diğer insanlarla bağ kurma arzusu ile bu ilişkiler kaynaklı incinmekten (dikenlerin batmasından) korunma ihtiyacı arasında daima bir denge arayışını gözetmek gerekir. Yani diğer bir ifade ile insanlarla kurduğunuz ilişkileri ateşe çok yaklaştığınızda yanacağınızı hesap ederek ancak ısınma ihtiyacını giderecek mesafede tutmanın faydaları da göz ardı edilemez. Tabii çok yakınlarınız ve ailenizle kurduğunuz ilişkilerde bu metaforları kullanmak çok doğru olmayacaktır. 

Yalnızlık ve bir başınalığın aynı şey olmadığı, bazen kalabalıklar arasında bile insanın yalnız kalabileceğini, yalnızlığın anlaşılabilmek ve içten bağ kurabilmekle çok yakından alakalı olduğunu, insan bir başına kalsa bile şayet içsel uyumunu sağlayabilmişse, asgari sosyal ilişkilerin bile ona yetebileceğini de unutmamak gerekiyor. 

Bugünlerde fırsat buldukça okumaya çalıştığım felsefeci Lars Svendsen’in Yalnızlığın Felsefe’si kitabının bende çağrıştırdığı düşüncelerle ortaya çıkan bu yazıyla, büyük bir zevkle okunan bu güzel kitabı da tavsiye etmiş olalım.

Alpaslan SEL

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.