CAFER MAHİROĞLU: SERMAYE, MEDYA VE CHP
14 Ekim 2026 10:21 / 79 kez okundu!
14 Ekim 2026 itibariyle HALK TV'ye kayyum atandı. Londra'da yaşayan sahibi "Cafer Mahiroğlu'na rüşvet soruşturması başlatıldı. 30 milyarlık para trafiği mercek altında... " Karardan iki gün önce yazılmış Ahmet Daşkapan yazısı şimdi daha anlamlı oldu.
***
CAFER MAHİROĞLU: SERMAYE, MEDYA VE CHP
Bir kapitalistin geçmişi değil, bugünkü sınıfsal konumu belirleyicidir
Cafer Mahiroğlu’nun Sivas’ın Gürün ilçesine bağlı bir köyde doğmuş olması, yoksulluktan gelmesi, İngiltere’ye göç ederek tekstil sektöründe yükselmesi ve nihayetinde Halk TV’nin sahibi olması, onun toplumsal konumunu değerlendirmek bakımından belirleyici değildir. Belirleyici olan, bugün kapitalist üretim ilişkileri içerisinde hangi sınıfa mensup olduğu, sermaye birikiminin hangi mekanizmalar üzerinden gerçekleştiği ve sahip olduğu ekonomik gücün toplumsal ve siyasal ilişkiler üzerinde nasıl bir etki yarattığıdır.
Yoksulluktan gelmek, kişinin yaşam öyküsünün önemli bir parçasıdır. Ancak geçmişte emekçi sınıflara mensup olmak, bugünkü sermaye sahipliğinin sınıfsal niteliğini ortadan kaldırmaz. Sakıp Sabancı’nın geçmişindeki yoksulluk ve çalışma hayatı üzerine anlattığı hikâyeler de bu bakımdan hatırlanabilir. Bu tür anlatılar, sermaye birikimini bireysel çalışkanlığın, fedakârlığın ve girişimciliğin doğal sonucu olarak sunmaya elverişlidir. Oysa kapitalist üretim ilişkilerinin bilimsel değerlendirmesi, bireysel başarı hikâyesinin ötesine geçerek mülkiyet, ücretli emek, artıdeğer, sermaye birikimi ve sınıfsal iktidar ilişkilerini incelemeyi gerektirir.
Mahiroğlu’nun Alevi kimliği de bu sınıfsal değerlendirmeyi değiştirmez. Aleviler tarihsel olarak dinsel, kültürel ve siyasal ayrımcılığa maruz kalmış topluluklardan biridir. Ancak Alevi toplumunun içerisinden sermaye sahiplerinin çıkması, bütün Alevilerin ortak bir ekonomik ve sınıfsal çıkara sahip olduğu anlamına gelmez.
Alevi emekçiler ile Alevi sermaye sahipleri aynı dinsel ve kültürel kimliği paylaşır. Kapitalist üretim ilişkileri içerisindeki konumları ise karşıttır: Emekçi, geçinmek için emek gücünü satar; sermaye sahibi, ücretli emeğin ürettiği artıdeğere el koyar. Ortak kimlik, bu sınıfsal karşıtlığı ortadan kaldırmaz.
Dinsel kimliğin sermaye sahibiyle dayanışmanın gerekçesine dönüştürülmesi, emek-sermaye karşıtlığını örter. Alevilerin eşitlik mücadelesi, Alevi sermaye sahiplerinin ekonomik çıkarlarına tabi kılınamaz. Bir kapitalistin Alevi olması, onu Alevi emekçilerin sınıfsal temsilcisi yapmaz.
Kapitalist sömürünün iki temel boyutu: Artıdeğer üretimi ve finansal el koyma
Kapitalist sermaye birikiminin merkezinde ücretli emeğin yarattığı değerin bir bölümüne sermaye sahibi tarafından el konulması bulunmaktadır. Artıdeğer teorisine göre işçi, çalışma süresi içerisinde kendi emek gücünün yeniden üretimi için gerekli değerden daha fazlasını üretir. Üretilen bu fazla değere kapitalist tarafından el konulması, kapitalist sömürünün temelini oluşturur.
Dolayısıyla kapitalistin zenginleşmesi yalnızca kendi çalışkanlığına, yeteneğine veya ticari girişimlerine indirgenemez. Kapitalist üretimin devamlılığı, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve ücretli emeğin yarattığı artıdeğerin sermaye tarafından sahiplenilmesine dayanır.
Ancak çağdaş kapitalizmde sömürü yalnızca üretim alanıyla sınırlı değildir. Sermaye, üretim alanında elde ettiği artıdeğeri ticaret, finans, gayrimenkul, kredi, borçlandırma ve çeşitli mülkiyet ilişkileri üzerinden yeniden değerlendirir.
Burada iki farklı fakat birbirine bağlı mekanizma bulunmaktadır. Birincisi, üretim sürecinde doğrudan artıdeğer elde edilmesidir. İkincisi ise daha önce üretilmiş değerin faiz, rant, komisyon, borç ve çeşitli finansal mekanizmalar yoluyla yeniden bölüşülmesi ve sermaye sahiplerinin elinde yoğunlaşmasıdır.
Bu ikinci mekanizmayı bütün biçimleriyle yeni artıdeğer üretimi olarak tanımlamak teorik bakımdan doğru değildir. Finansal sermaye, üretim alanında yaratılan artıdeğerden pay aldığı gibi ücretli çalışanların gelirlerinden de faiz, ücret ve diğer kesintiler yoluyla pay alır.
Konut kredileri, tüketici kredileri, kredi kartları, kira artışları ve zorunlu tüketim harcamaları, emekçilerin gelirlerinin önemli bir bölümünün finans ve mülkiyet sahiplerine aktarılmasına yol açmaktadır.
Medya sermayesi de bu bütünlüğün dışında değildir. Medya kuruluşları doğrudan ekonomik faaliyet yürüten işletmelerdir. Aynı zamanda diğer sermaye alanlarının toplumsal meşruiyetini etkileyen düşünsel ve kültürel üretim merkezleridir.
Medya mülkiyeti ve rıza üretiminin yapısal mekanizmaları
Kapitalist toplumlarda medyanın işleyişi; mülkiyet, finansman, haber kaynakları ve örgütlü baskı ilişkileri içerisinde biçimlenir. Haber üretimi, ekonomik ve kurumsal ilişkiler tarafından yapısal olarak yönlendirilir. Bu ilişkiler, hangi toplumsal sorunların görünür hale geldiğini, bu sorunların hangi nedenlerle açıklandığını ve hangi siyasal çözümlerin kabul edilebilir sayıldığını belirleyen maddi zemini oluşturur.
Medya kuruluşları kendi aralarında rekabet eder, hükümetleri sert biçimde eleştirir, yolsuzlukları açığa çıkarır ve birbirinden farklı siyasal görüşlere yer verir. Ancak bütün bu çeşitlilik, sermaye sahipliğinin, reklam gelirlerinin, haber kaynaklarının ve egemen düşünsel kabullerin oluşturduğu kurumsal sınırlar içerisinde gerçekleşir.
Beş süzgeç; mülkiyetin yoğunlaşması, reklam bağımlılığı, kurumsal haber kaynaklarına bağımlılık, örgütlü baskı ve sermaye düzeninin aşılmasını gayrimeşru sayan egemen düşünsel çerçevedir. Bu süzgeçler birbirini pekiştiren toplumsal ilişkilerdir.
Birinci süzgeçte medya kuruluşunun sahibi, yönetim kadrosunun belirlenmesi, yatırım kararları, bütçe, istihdam ve kurumsal yönelim üzerinde yetkiye sahiptir. Medya patronunun gücü; yönetim kadrolarını, bütçeyi, istihdamı, programların devamlılığını ve yatırım önceliklerini belirleyen mülkiyet yetkisinde somutlaşır. Haber üretiminin kurumsal koşulları bu ekonomik kararlarla biçimlendirilir.
İkinci süzgeçte reklam ve sponsorluk, medya izleyicisini reklam piyasasının tüketici kitlesine dönüştürür. Üçüncü süzgeçte devlet, büyük şirketler ve kurumsal uzmanlar düzenli bilgi akışını sağlar; işçiler ve örgütsüz emekçiler kendi deneyimlerini aynı süreklilikle haberleştiremez. Dördüncü süzgeçte örgütlü şikâyet, ekonomik yaptırım ve itibarsızlaştırma gelecekteki yayın kararlarını da etkiler. Beşinci süzgeçte ise kabul edilebilir muhalefetin sınırları çizilir. Hükümet eleştirisi ile sermaye düzeninin değişmez sayılması aynı yayın çerçevesinde birleşir.
Rıza üretiminin temel işleyişi
Rıza üretimi, insanların yalnızca belirli görüşlere inandırılması değildir. İnsanların toplumsal sorunları hangi kavramlarla düşündüklerinin, hangi nedenleri gördüklerinin ve hangi çözüm yollarını siyasal bakımdan kabul edilebilir bulduklarının biçimlendirilmesidir.
Modern kapitalist toplumlarda egemenlik, devletin zor kullanma araçları ile toplumsal kabulün yeniden üretilmesini birlikte içerir. Sermaye sınıfı, ekonomik iktidarını sürdürebilmek için insanların mülkiyet düzenini, ücretli emek ilişkilerini ve bu ilişkiler içerisinde sunulan siyasal seçenekleri nasıl anlamlandırdığının biçimlendirilmesine de dayanır.
İnsanlar hükümetlere karşı çıkar, yolsuzlukları protesto eder, ekonomik eşitsizliklerden şikâyet eder ve siyasal yöneticilerin değişmesini ister. Rıza üretimi, bu tepkileri kapitalist mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesini zorunlu bir siyasal hedef olarak görmeyen sınırlar içerisinde tutar.
Rıza üretiminin temel başarısı burada ortaya çıkar. İnsanların hoşnutsuzluğu ortadan kaldırılmaz. Hoşnutsuzluğun hangi nedenlere bağlanacağı ve hangi çözümlere yöneltileceği biçimlendirilir.
Yoksulluğun nedeni kötü ekonomi yönetimine, işsizliğin nedeni yetersiz yatırımlara, konut krizinin nedeni yanlış belediyeciliğe, toplumsal eşitsizliğin nedeni liyakatsiz yöneticilere bağlanır. Bunların her biri gerçek sorunların bir bölümünü açıklarken, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ve artıdeğer sömürüsü tartışmanın merkezinden uzaklaştırılır.
Böylece emekçilerin öfkesi kapitalist mülkiyet ilişkileri yerine bu ilişkileri yöneten siyasi kadroların değiştirilmesine yöneltilir. Beş süzgeç birbirinden bağımsız sansür araçları değildir. Mülkiyet, finansman, haber kaynakları, baskı ve egemen düşünsel kabuller birbirini besleyen kurumsal bir bütün oluşturur.
Mülkiyet ve editoryal sınırlar
Medya üzerindeki sermaye egemenliğinin ilk mekanizması mülkiyettir. Bir medya patronunun gücü, yönetim kadrolarını belirleme, bütçeyi oluşturma, yatırımları yönlendirme, personel istihdam etme ve kurumsal öncelikleri belirleme yetkilerini kapsar.
Bir medya kuruluşunun editoryal kadrosu, kuruluşun ekonomik yapısı içerisinde çalışır. Gazetecilerin mesleki tercihleri, kurumun yönetim anlayışı, ekonomik kaynakları ve yayın politikası içerisinde şekillenir. Mülkiyetin gücü, haber merkezinin çalışma koşullarını ve kaynaklarını belirleyen kurumsal kararlarda işler.
Kurumsal yönetim, hangi programların sürdürüleceğini, hangi yayınlara kaynak ayrılacağını, hangi uzmanlarla çalışılacağını ve hangi konuların uzun süreli yayın gündemine dönüşeceğini belirleyen kararlar alır.
Halk TV bakımından ilk somut ilişki budur. Cafer Mahiroğlu’nun kanal üzerindeki mülkiyeti, ona ekonomik yönetim alanında güç sağlamaktadır. Bu güç, izleyicilerin kanala duyduğu yakınlıktan veya gazetecilerin kişisel siyasal tercihlerinden ayrı bir mülkiyet ilişkisidir. Mahiroğlu’nun Kılıçdaroğlu’na yönelik açıklamalarında ise bu ekonomik konumla siyasal tartışmaya katılan medya patronu kimliği aynı kişide birleşmektedir.
Mahiroğlu’nun siyasal müdahalesinin çözümlemesi bu maddi zeminden başlar. Yayın kuruluşunun yönetimi üzerindeki mülkiyet yetkisi ile sahibinin kamusal tartışmadaki görünürlüğü aynı ekonomik konumun farklı sonuçlarıdır. Böylece medya sermayesi, siyasal sözün üretildiği ve dolaşıma girdiği kurumsal ortamın da sahibi olur.
Gündem belirleme
Rıza üretiminin ikinci düzeyi, toplumsal gündemin kurulmasıdır. Haber üretiminde en temel güç, yalnızca olayları yorumlamak değil, hangi olayların toplumsal önem taşıdığına karar vermektir.
Her gün binlerce ekonomik ve siyasal gelişme yaşanır. Ancak bunların yalnızca küçük bir bölümü ana haber bültenlerine, tartışma programlarına ve sürekli gündem oluşturan yayınlara taşınır.
Bir siyasi liderin açıklamasının günlerce tartışılması, aynı dönemde gerçekleşen bir işçi direnişinin sınırlı yer bulması; bir belediye başkanının siyasi geleceğinin saatlerce konuşulması, belediye hizmetlerinin taşeronlaştırılması ve çalışanların ücretlerinin gündemin dışında kalması, bu mekanizmanın işleyiş biçimleridir.
Böylece siyasal hayat, esas olarak liderlerin, partilerin ve seçimlerin oluşturduğu bir alan olarak sunulur. Emekçiler ise siyasal yaşamın kurucu özneleri olmaktan çok, seçim sonuçlarını belirleyen seçmen kitleleri olarak görünür.
Bu mekanizma, siyasal tartışmanın ağırlık merkezini sınıflar arasındaki ilişkilerden siyasi kadrolar arasındaki rekabete kaydırır. Mahiroğlu’nun Kılıçdaroğlu’na yönelik müdahalesinin çözümlemesinde de medya sahibinin gündem oluşturma gücü bu nedenle önem taşır.
Çerçeveleme
Gündem belirleme, hangi konuların tartışılacağını etkiler. Çerçeveleme ise bu konuların nasıl anlaşılacağını biçimlendirir.
Bir işçi grevinin ücretli emek ile sermaye arasındaki çıkar çatışmasının ifadesi olarak anlatılması ile üretimi aksatan bir iş uyuşmazlığı olarak sunulması farklı toplumsal anlamlar üretir. İlk anlatımda işçinin sömürü ilişkileri içerisindeki konumu görünür hale gelir. İkinci anlatımda üretimin devamlılığı ve ekonomik istikrar ön plana çıkar.
Benzer biçimde ekonomik krizin sermaye birikiminin yapısal çelişkileriyle açıklanması ile yalnızca yanlış faiz politikalarına ve yönetim hatalarına bağlanması, sorumluluğu farklı toplumsal ilişkilere yerleştirir.
Rıza üretimi, bu ikinci anlatımın toplumsal düşüncede egemen hale gelmesiyle işler. İnsanlar ekonomik düzeni yöneten kişileri sorumlu görmeye yönelirken, düzenin mülkiyet ilişkileri sorgulamanın dışında tutulur.
Gündem belirleme ve çerçeveleme, bu beş yapısal süzgecin haber üretimindeki sonuçlarını açıklayan süreçlerdir. Mülkiyet, reklam bağımlılığı, kurumsal kaynaklar, örgütlü baskı ve egemen düşünsel çerçeve; hangi konuların seçildiği ve bu konuların nasıl anlatıldığı üzerinde birlikte işler.
Kaynak hiyerarşisi
Sermayenin rıza üretimindeki bir başka mekanizması, hangi görüşlerin uzmanlık ve nesnellik olarak kabul edildiğinin belirlenmesidir.
Ekonomik sorunlar tartışılırken banka yöneticileri, yatırım uzmanları, şirket temsilcileri ve piyasa analistleri sürekli söz sahibi olur. Bu kişilerin açıklamaları, kurumsal konumları nedeniyle uzman görüşü niteliği kazanır.
Buna karşılık üretim sürecini doğrudan yaşayan işçilerin deneyimleri aynı düzeyde ekonomik bilgi olarak kabul edilmez. Bir banka yöneticisi ücret artışlarının enflasyon üzerindeki etkisini anlatırken uzman olarak tanıtılır. Ücretinin geçinmesine yetmediğini anlatan işçi ise çoğunlukla mağdur olarak sunulur.
Bu ayrım, ekonomik bilginin toplumsal hiyerarşisini yeniden üretir. Devletin ve büyük ekonomik kuruluşların basın büroları, araştırma merkezleri, danışmanları ve raporları, kurumsal güç sahiplerinin görüşlerini haber üretiminin olağan kaynakları haline getirir.
Böylece ekonomik güce sahip olanlar, toplumsal gerçekliği açıklama konusunda da ayrıcalıklı bir konum kazanır.
Reklam ve finansman
Medya kuruluşlarının ekonomik faaliyetleri, içerik üretimi ile gelir elde etme süreçlerini birbirine bağlar. Reklam veren şirketler yalnızca ticari ürünlerini tanıtmaz. Reklam harcamaları aracılığıyla medya piyasasının ekonomik yapısında da yer alırlar.
Büyük reklam bütçelerine sahip şirketler, geniş kitlelere ulaşan medya kuruluşları için önemli gelir kaynakları oluşturur. Bu ilişkinin sonucunda izleyici, yalnızca haber alan yurttaş değil, reklam piyasasında ekonomik değere sahip bir tüketici kitlesi olarak da değerlendirilir.
Reklam verenlerin tercihleri, hedef kitlelerin belirlenmesi ve programların ticari değerinin ölçülmesi, medya kuruluşlarının ekonomik kararlarına dahil olur.
Reklam ve finansman ilişkileri, medya kuruluşunun ekonomik devamlılığını sermaye piyasasının kararlarına bağlar. Siyasal değişim söylemi bu işletme düzeni içerisinde üretildiğinde, hükümet karşıtlığının hangi ekonomik sınırlar içerisinde kurulduğu da çözümlemenin parçası haline gelir.
Halk TV’nin gelir yapısındaki reklam, sponsorluk, dijital yayıncılık ve diğer finansman kaynaklarının dağılımı, bu ilişkinin kuruluş özelindeki inceleme alanıdır. Özel mülkiyetteki medya kuruluşu, siyasal yayıncılığı ekonomik işletme yapısı içerisinde gerçekleştirir.
Baskı mekanizmaları
Örgütlü baskı, medya işleyişinin dördüncü yapısal süzgecidir. Bu mekanizma, ekonomik ve siyasal güç sahiplerinin kendilerine yönelen eleştiriler karşısında kullandıkları çeşitli araçları kapsar.
Hukuki girişimler, reklam baskısı, kamuoyu kampanyaları, kurumsal şikâyetler, itibarsızlaştırma girişimleri ve siyasi yaptırım talepleri bu mekanizmanın farklı biçimleridir.
Burada amaç yalnızca belirli bir habere yanıt vermek değildir. Baskı, gelecekteki haber üretiminin koşullarını da etkiler. Gazeteci, editör veya yayın kuruluşu, hangi konuların kurumsal çatışma doğurduğunu öğrenir. Bu deneyim, daha sonraki kararların alınmasında etkili olur.
Mahiroğlu bakımından incelemenin konusu, medya sahibinin siyasal mücadeleye müdahalesidir. Açıklamalarının sınıfsal çözümlemesi, sahip olduğu yayın kuruluşunun sağladığı kurumsal güç ve kamusal görünürlük üzerinden yürütülür. Kişisel saldırıların değerlendirilmesinde, bu saldırıları yapan kişinin yayın araçları üzerindeki mülkiyeti belirleyici bir ilişkidir.
Kabul edilebilir muhalefet
Rıza üretiminin en derin mekanizmalarından biri, siyasal muhalefetin kabul edilebilir sınırlarının oluşturulmasıdır. Kapitalist toplumlarda muhalefetin varlığı, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Hükümet değişikliğinin savunulması ile özel mülkiyetin, finans piyasalarının, büyük sermaye yatırımlarının ve ücretli emek ilişkilerinin ekonomik yaşamın değişmez temelleri olarak sunulması aynı yayın çizgisinde birleşir.
Böylece siyasal değişim talebi, ekonomik mülkiyet ilişkilerinin sürekliliğiyle bir arada bulunur. Antikomünizm, sermaye düzeninin aşılmasını hedefleyen düşüncelerin gayrimeşru ilan edilmesinin tarihsel araçlarından biridir. Kabul edilebilir muhalefeti sınırlayan bu düşünsel süzgeç, toplumsal düşüncenin meşru ve gayrimeşru alanlara ayrılmasında işler.
Bu mekanizma yalnızca açık düşmanlaştırma üzerinden işlemez. Belirli düşünceler gerçekçi, sorumlu ve uygulanabilir olarak tanımlanırken, diğerleri ekonomik hayatın dışına itilmiş seçenekler olarak sunulur. Ekonomik eşitsizliğin azaltılması kabul edilebilir reform olarak görülürken, üretim araçları üzerindeki mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesi tartışmanın dışında bırakılır.
Seçici görünürlük
Farklı toplumsal mağduriyetlere verilen ilginin karşılaştırılması, medya işleyişindeki seçiciliği açığa çıkarır. Hangi mağdurun sürekli görünür kılındığı ve hangi mağdurun yaşadıklarının gündemin dışında bırakıldığı, ekonomik ve siyasal güç ilişkileriyle birlikte incelenmelidir.
Benzer nitelikteki insan hakları ihlalleri siyasal güç ilişkilerine göre farklı ölçülerde haberleştirilir. Bazı mağduriyetler uzun süreli haber kampanyalarına dönüşürken, diğerleri sınırlı ve geçici biçimde gündeme gelir.
Bu farklılık yalnızca haber miktarında ortaya çıkmaz. Mağdurların nasıl tanıtıldığı, yaşadıklarının hangi tarihsel bağlamda anlatıldığı ve sorumluların hangi kavramlarla nitelendirildiği de değişir.
İş cinayetleri, düşük ücretler, sendikal baskılar ve çalışma koşulları tekil olaylar olarak haberleştirildiğinde, bu olayları birbirine bağlayan üretim ve mülkiyet ilişkileri geri planda kalır. Böylece toplumsal mağduriyet görünür hale gelirken, mağduriyeti yeniden üreten ekonomik düzenin kendisi aynı açıklıkla görünür hale gelmez.
Dijital tekrar
Televizyon ve yazılı basının ağırlıklı olduğu medya düzeninden dijital platformların belirleyici hale geldiği iletişim ortamına geçiş, haberlerin üretim ve dolaşım biçimlerini değiştirmiştir. Bugün haber üretimi dijital platformlar, sosyal medya, video yayınları, kısa içerikler ve sürekli güncellenen haber akışlarıyla iç içe geçmiştir.
Bu dönüşüm, mülkiyet ve finansman ilişkilerini ortadan kaldırmamıştır. Bunlara dijital dağıtım altyapısı, platform algoritmaları, kullanıcı verileri ve etkileşim ölçümleri eklenmiştir.
Dijital ortamda bir siyasal açıklama, televizyon yayınının ardından haber sitesinde, sosyal medya hesabında, kısa video biçiminde ve farklı yorum programlarında yeniden dolaşıma girer. Bu tekrar, belirli bir konunun kamusal görünürlüğünü artırır.
Tekrarlanan konu, başka sorunların önüne geçerek kamusal dikkatin dağılımını değiştirir. Halk TV gibi televizyon yayıncılığını dijital mecralarla birleştiren kuruluşların siyasal etkisi, bu çoklu dolaşım sistemi içerisinde gerçekleşir.
Halkın desteği ile halkın mülkiyeti
Rıza üretiminin Cafer Mahiroğlu bakımından en dikkat çekici boyutlarından biri, Halk TV’nin toplumsal kimliği ile ekonomik mülkiyeti arasındaki ilişkidir.
Bir televizyon kanalının milyonlarca izleyicinin desteğini kazanması, izleyicilerin kanalın yayınlarını kendi siyasal ve toplumsal talepleriyle ilişkilendirmesini sağlar. Ancak izleyici desteği, mülkiyet hakkıyla aynı şey değildir.
Kanalın ekonomik yönetimi, yatırım kararları ve kurumsal sahipliği, izleyicilerin duygusal bağlılığından farklı hukuki ilişkiler içerisinde düzenlenir. Mahiroğlu’nun Halk TV’yi geniş izleyici kitlesiyle özdeşleştiren açıklamaları, bu ayrımın neden önemli olduğunu gösterir.
İzleyicilerin kanala duyduğu bağlılık, özel mülkiyetteki kuruluşun toplumsal meşruiyetini besler. Kanalın yönetimi ve ekonomik kararları üzerindeki yetki ise izleyicilere geçmez; mülkiyet sahibinde kalır. Toplumsal aidiyet söylemi, bu yetki ayrımını ortadan kaldırmaz.
Bu ayrım görünmez hale getirildiğinde, özel mülkiyet ilişkisi toplumsal aidiyet söyleminin arkasında korunur. Halkın desteğiyle oluşan toplumsal etki, sermaye sahibinin yönetim gücü altında birikir.
Medya patronunun siyasal otoritesi
Rıza üretimi yalnızca haberlerin içeriğinde gerçekleşmez. Medya kuruluşunun sahibi de toplumsal ve siyasal tartışmada ayrı bir görünürlük kazanır.
Ekonomik mülkiyet, medya patronuna bir iletişim kuruluşunun yönetimi üzerinde güç verir. Kamuoyunda tanınması ve siyasal aktörlerle doğrudan tartışmaya girmesi ise bu ekonomik konumun siyasal alandaki görünürlüğünü artırır.
Mahiroğlu’nun Kılıçdaroğlu’na yönelik açıklamalarının sınıfsal anlamı bu ilişkide bulunmaktadır. Açıklamaları yapan kişi, geniş kitlelere ulaşan bir medya kuruluşunun sahibidir. Bu mülkiyet, onun siyasal sözünü taşıyan kurumsal gücün maddi temelidir.
Mahiroğlu’nun parti içi tartışmalara müdahalesinde incelenmesi gereken ilişki, sermaye mülkiyetinin siyasal etkiye dönüşmesidir. Medya sahibinin ekonomik yetkisi, siyasal aktörleri değerlendiren açıklamalarına geniş bir dolaşım zemini sağlar.
Mahiroğlu’nun Kılıçdaroğlu karşısındaki tutumu, medya sermayesinin parti içi siyasal mücadeleye müdahalesi bakımından ele alınmalıdır. Çözümlemenin merkezinde medya patronunun ekonomik konumu, müdahalesinin araçları ve bu araçların sağladığı güç bulunmaktadır.
Rıza örgütlenmesinin siyasal sonucu
Ekonomik ve siyasal güç, haber üretiminin koşullarını belirleyen mülkiyet, finansman, kaynak ve baskı ilişkileri üzerinden işler. Rıza üretiminin siyasal sonucu, bu kurumsal ilişkilerin toplumsal hoşnutsuzluğu hangi hedeflere yönelttiğinde ortaya çıkar.
Bu mekanizma, farklı siyasi partilerin, liderlerin ve hükümet politikalarının sert biçimde tartışıldığı bir medya ortamında da işler. Muhalefetin varlığı ile sermaye egemenliğinin sürekliliği aynı toplumsal düzen içerisinde birleşir.
Hükümetten duyulan hoşnutsuzluk ve iktidarın değişmesi talebi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ve sermaye birikiminin sürekliliğiyle birlikte varlığını sürdürür. Rıza üretimi, değişim beklentisinin hangi toplumsal ilişkilere yöneltileceğini biçimlendirir.
Böylece toplumsal hoşnutsuzluk, sermaye sınıfının ekonomik iktidarına yönelmek yerine siyasal yönetim kadrolarının değiştirilmesiyle sınırlanır.
Mahiroğlu’nun Halk TV üzerindeki mülkiyeti, bu çözümlemenin somut başlangıç noktasıdır. Kılıçdaroğlu’na yönelik siyasal açıklamaları ise ekonomik mülkiyetin sağladığı kurumsal konum ile siyasal müdahalenin aynı kişide birleştiğini göstermektedir.
Sermaye sahibinin siyasal söylemi, sahip olduğu ekonomik güçle birlikte değerlendirilir. Toplumsal rıza üretiminin çözümlemesi, mülkiyetin siyasal ve kültürel etkisini görünür hale getirir.
Cafer Mahiroğlu’nun Halk TV’yi satın alması: Sermayenin medya alanına girişi
Cafer Mahiroğlu’nun Halk TV’yi satın alması, yalnızca bir iş insanının yeni bir sektöre yatırım yapması olarak değerlendirilemez. Ocak 2020’de kamuoyuna yansıyan satışla birlikte, İngiltere’de tekstil sektöründe sermaye birikimi gerçekleştirmiş bir iş insanı, Türkiye’deki siyasal tartışmalar üzerinde etkili olan bir medya kuruluşunun mülkiyetini elde etmiştir.
Bir tekstil işletmesinin sahibi, esas olarak üretim, ticaret, istihdam ve sermaye birikimi ilişkileri içerisinde faaliyet gösterir. Ancak bir televizyon kanalının sahibi olduğunda, bunlara toplumsal düşüncelerin oluşumunu etkileyen bir iletişim aracının mülkiyeti de eklenir. Dolayısıyla medya sahipliği, ekonomik sermayenin siyasal ve kültürel etki kapasitesini genişletir.
Mahiroğlu’nun 2025’te kanalın yalnızca kendisine değil, iyi ve kötü günlerinde yanında duran milyonlara da ait olduğunu söylemesi, halkın desteği ile halkın mülkiyeti arasındaki çelişkiyi görünür kılar. İzleyiciler kanalı destekler, savunur, takip eder; fakat bu destek kendilerine otomatik olarak mülkiyet, bütçe ve yönetim hakkı kazandırmaz. Özel mülkiyete dayanan bir kuruluşun halkın ortak kurumu olarak sunulması, sınıfsal ilişkinin toplumsal aidiyet dili içerisinde geri plana itilmesine hizmet eder.
Bir kapitalistin kendisini solcu olarak tanımlaması: Siyasal görünüm ve sınıfsal konum
Bir kapitalistin kendisini solcu olarak tanımlaması, onun sermaye sınıfı içerisindeki konumunu değiştirmez. Sınıfsal açıdan bakıldığında, sermaye sahibinin solculuk iddiasını işçi sınıfıyla ortak çıkarlara sahip olduğunun kanıtı olarak sunması, kapitalist mülkiyet ve sömürü ilişkilerini perdeleyen bir görüntü yaratır.
Burada belirleyici olan, kişinin kendisini nasıl tanımladığı değil, üretim araçları üzerindeki mülkiyeti, sermaye birikimindeki konumu ve emek-sermaye ilişkileri içerisindeki yeridir.
Solculuk, demokratik haklar ve toplumsal eşitlik üzerine açıklamalar, sermaye sahibinin ücretli emek ilişkilerinden ekonomik çıkar sağladığı gerçeğini değiştirmez. Siyasal söylem, üretim araçlarının mülkiyetini ve üretilen artıdeğerin kim tarafından sahiplenildiğini açıklamanın yerine geçirilemez.
Siyasal söylem ile sınıfsal konum arasındaki bu çelişki, solculuk iddiasının sermaye mülkiyetini meşrulaştırmak için kullanıldığı noktada bir aldatma mekanizmasına dönüşür. Sermayenin sağcılığı, sermaye sahibinin hangi siyasi partiye oy verdiğiyle veya kendisini nasıl tanımladığıyla belirlenmez. Sermayenin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete, ücretli emek sömürüsüne ve birikimin sürekli genişletilmesine dayanmasından kaynaklanır.
Muhalif medya olmak, sermaye düzenine muhalif olmak anlamına gelir mi?
Halk TV’nin hükümet karşıtı yayın çizgisi, Mahiroğlu’nun sermaye sahipliğine muhalif bir toplumsal meşruiyet kazandırır. İzleyicilerin hükümete karşı duyduğu tepki, kanalın özel mülkiyet yapısını sorgulamanın önüne geçirildiğinde, siyasal yakınlık sermaye sahibini sınıfsal eleştiriden koruyan bir bağlılığa dönüşür.
Muhalif kimlik, medya patronunun ekonomik konumunun üzerini örten bir meşruiyet kaynağı haline gelir. Kanalın hükümete karşı yayın yapması, kuruluşun yönetimi ve ekonomik kararları üzerindeki yetkinin sermaye sahibinde toplandığı gerçeğini değiştirmez.
Bir televizyon kanalının otoriter uygulamaları, yolsuzlukları, hukuksuzlukları ve demokratik hak ihlallerini eleştirmesi ile emek sömürüsünü, finans kapitalin ekonomik gücünü ve özel mülkiyetin sınıfsal sonuçlarını sorgulaması farklı siyasal yönelimlerdir. İlk yönelimin hükümet değişikliği hedefiyle sınırlandırılması, sermaye düzeninin devamlılığını korur. İkinci yönelim, toplumsal eşitsizliği yeniden üreten mülkiyet ve üretim ilişkilerini tartışmanın merkezine yerleştirir.
Hükümet karşıtlığı ile kapitalizm karşıtlığı birbirine eşitlenemez. Bir kuruluşun muhalif olması, onun mülkiyet ilişkilerinin emekçilerin denetiminde olduğu anlamına gelmez. Hükümet karşıtlığı, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ve ücretli emek sömürüsünü ortadan kaldırmaz.
Mahiroğlu’nun Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırıları: Medya mülkiyeti ve siyasal güç
Mahiroğlu’nun Kılıçdaroğlu’na yönelik açıklamaları, medya sahipliği ile siyasal müdahale arasındaki ilişki bakımından ele alınmalıdır. Burada çözümlemenin konusu, açıklamaları yapan sermaye sahibinin konumu ve bu konumun sağladığı güçtür.
9 Haziran 2026’da Halk TV’de yayımlanan habere göre Kılıçdaroğlu, sahibi Londra’da bulunan televizyon kuruluşlarını eleştirmiş ve televizyon kanallarının siyasal etkisine ilişkin açıklamalar yapmıştır. Mahiroğlu ise Kılıçdaroğlu’nun Halk TV’yi susturmak istediğini ileri sürerek sert bir karşılık vermiştir.
Tartışma 10 Ekim 2026’da yeniden gündeme gelmiştir. Mahiroğlu, Kılıçdaroğlu’na yönelik kişisel eleştirilerini ağırlaştırmış ve onu Türkiye siyasetinin başına gelmiş en talihsiz vaka olarak nitelendirmiştir.
Mahiroğlu’nun açıklamaları, sıradan bir izleyicinin veya bağımsız bir gazetecinin değerlendirmeleriyle aynı kurumsal konumda değildir. Bu açıklamaları yapan kişi, aynı zamanda tartışmanın geniş kitlelere ulaştırılmasını sağlayan medya kuruluşunun sahibidir. Ekonomik mülkiyet ile siyasal ifade gücü burada birleşmektedir.
Mahiroğlu’nun Kılıçdaroğlu’na yönelik kişisel saldırılarının çözümlemesinde belirleyici olan, saldırıyı yapan kişinin medya mülkiyetidir. Medya patronunun sözleri, geniş kitlelere ulaşan bir yayın kuruluşunun sahibi olmanın sağladığı kurumsal güçle birlikte değerlendirilir.
Bir medya kuruluşunun sahibi olmak, emekçi halk adına konuşma yetkisi vermez. Mülkiyet, işletmenin ekonomik yönetimi üzerinde hukuki yetki sağlar. Siyasal temsil ise insanların ortak taleplerini oluşturduğu, temsilcilerini belirlediği ve onları denetlediği örgütlü ilişkilere dayanır. Bu iki yetkinin birbirine karıştırılması, ekonomik gücün demokratik temsilin yerine geçirilmesidir.
Muhalif bir televizyon kanalının izleyicileri, yayınlarda kendi itirazlarını ve beklentilerini bulur. Bu yakınlık, kuruluşun toplumsal etkisini büyütür. Ancak izleyicilerin oluşturduğu toplumsal güç ile işletme sahibinin karar yetkisi farklı ellerde toplanır. Kanalın görünürlüğünü izleyiciler ve çalışanlar birlikte üretirken, yatırım ve yönetim kararları mülkiyet düzeni içerisinde alınır. Çelişkinin maddi temeli budur.
Bu nedenle bir medya patronunun siyasal açıklaması değerlendirilirken yalnızca söylediklerinin içeriğine bakılmaz. Açıklamanın hangi kurumsal güçle dolaşıma girdiği de incelenir. Yayın araçlarına sahip olmak, kişinin görüşünü diğer yurttaşların görüşlerinden daha geniş bir alana taşıyan ekonomik bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalık, görüşün doğruluğunu veya halkın ortak iradesini temsil ettiğini kanıtlamaz.
Sermayenin CHP’nin iç işleyişine müdahalesi
CHP içerisindeki bölünmeyi yalnızca liderlik rekabeti, kuşak değişimi veya seçim yenilgisi üzerinden açıklamak, siyasal mücadeleyi kişilere indirger. Bu yazının temel tezi, bölünmenin en temel sebebinin ve en etkin unsurunun sermaye kesimlerinin partinin iç işleyişine müdahalesi olduğudur. Ekonomik gücün parti yönetiminin oluşumu ve siyasal yönelimin belirlenmesi üzerindeki etkisi, çözümlemenin merkezindedir.
Türkiye’de siyasal alan ile sermaye arasındaki ilişkilerin tarihsel bir zemini bulunmaktadır. Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki ulusal sermaye yaratma politikaları, devlet eliyle sanayileşme ve daha sonra büyük özel sermaye gruplarının güçlenmesi, ekonomik mülkiyet ile siyasal kararlar arasındaki ilişkinin arka planını oluşturur.
Türkiye’de sermaye sınıfı hiçbir zaman siyasal bakımdan bütünüyle homojen olmamıştır. Sermaye grupları arasında devlet kaynaklarının dağılımı, kamu ihaleleri, dış ticaret, finansman, uluslararası ekonomik ilişkiler ve siyasal iktidara erişim bakımından farklılaşmalar bulunmaktadır.
Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi köklü sermaye grupları ile AKP döneminde güçlenen sermaye çevreleri arasında siyasal tercihler ve ekonomik çıkarlar bakımından farklılıklar bulunsa da üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ve sermaye birikimi temelinde ortak sınıfsal ilişkiler bulunmaktadır.
Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı, 4–5 Kasım 2023’te gerçekleştirilen kurultayda sona ermiş; ikinci turda Özgür Özel genel başkan seçilmiştir. Kurultay sonucu, başkanlık değişiminin örgütsel biçimini gösterir. Bu değişimin sınıfsal çözümlemesi, yönetim mücadelesini biçimlendiren ekonomik güç ilişkilerini incelemeyi gerektirir.
Yazının bu sürece ilişkin tezi açıktır: Geleneksel burjuvaziyi temsil eden Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı sermaye kesimlerinin Özgür Özel ile Ekrem İmamoğlu yönündeki tercihi ve CHP’nin iç işleyişine müdahalesi, Kılıçdaroğlu’nun Kasım 2023’te başkanlıktan düşürülmesinin belirleyici sınıfsal unsurudur. Bu yaklaşım, kurultay değişimini yalnızca kişisel liderlik rekabeti olarak anlatan açıklamanın karşısına sermayenin siyasal etkisini yerleştirir.
Sermayenin siyasal müdahalesi; finansman, medya görünürlüğü, ekonomik ilişkiler, yönetim çevrelerine erişim ve belirli kadroların toplumsal meşruiyetinin güçlendirilmesi üzerinden işler. Parti üyelerinin ve delegelerin oy kullanması, karar ortamını biçimlendiren ekonomik güç ilişkilerini ortadan kaldırmaz. Örgütsel karar, bu ilişkilerin içerisinden çıkar.
CHP’nin toplumsal tabanında emekçilerin bulunması, sermaye kesimlerinin parti yönetimine müdahalesini görünmez kılmamalıdır. Seçmenlerin sınıfsal konumu ile siyasal kararlar üzerinde etki kuran ekonomik güçlerin konumu birbirinden ayrıdır. Emekçi desteğinin bulunduğu bir partide sermayenin yönetim tercihleri belirleyici hale geldiğinde, toplumsal tabanın beklentileri ekonomik güç sahiplerinin siyasal yönelimine tabi kılınır.
Kılıçdaroğlu üzerinden tartışmanın emek-sermaye çelişkisini perdelemesi
Tartışmanın sürekli Kılıçdaroğlu’nun kişiliği, yaşı, seçim performansı ve liderlik yeterliliği üzerinden sürdürülmesi, sermayenin müdahalesini görünmezleştiren bir yöntemdir. Ekonomik gücün siyasal kararlar üzerindeki etkisi geri plana itilir; toplumsal çatışmanın açıklaması bir kişinin kalması veya gitmesi meselesine daraltılır.
Bu daraltma, gündem belirleme ile çerçevelemenin birlikte işlemesidir. Gündem, sermayenin parti üzerindeki etkisinden liderin kişiliğine kaydırılır; açıklama çerçevesi, ekonomik güç ilişkilerinden bireysel başarısızlığa daraltılır. Kurumsal kaynakların sürekli tekrarladığı liderlik anlatısı, mülkiyet ve sınıfsal çıkarlar üzerine soruları kamusal tartışmanın kenarına iter.
Böylece CHP içerisindeki bölünmenin maddi temelleri, liderlerin özelliklerine ve karşılıklı suçlamalarına indirgenir. Sermaye kesimlerinin hangi siyasal yönetimi tercih ettiği, bu tercihi hangi araçlarla etkili hale getirdiği ve emekçilerin siyasal iradesinin bu süreçte nasıl sınırlandığı tartışmanın dışında kalır.
Bu kişiselleştirme, rıza üretiminin daha önce açıklanan mekanizmalarıyla uyumludur. Gündem, ekonomik güç ilişkilerinin sorgulanması yerine liderlik rekabeti üzerine kurulur. Çerçeve, mülkiyetin siyasal etkisini açıklamak yerine bir kişinin yeterliliğini yargılamaya yönelir. Emek-sermaye çelişkisi, kişiler arasındaki çekişmenin arkasında perdelenir.
Sermayenin siyasal müdahalesi böylece olağan parti rekabetinin içerisinde görünmez hale gelir. Toplumsal hoşnutsuzluk, ekonomik gücün sınırlandırılmasına yönelmek yerine belirli bir liderin tasfiyesine veya korunmasına bağlanır. Sermayenin siyasal alanı biçimlendiren konumu ise yerinde kalır.
Mahiroğlu’nun medya müdahalesinin sınıfsal bütünlüğü
Mahiroğlu’nun Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırıları, sermayenin CHP’nin iç işleyişine müdahalesiyle aynı sınıfsal bütünlük içerisinde değerlendirilmelidir. Mahiroğlu’nun ekonomik mülkiyeti, siyasal açıklamalarının kamusal etkisini büyüten kurumsal bir güçtür.
Bu nedenle müdahaleyi kişisel bir anlaşmazlık olarak anlatmak, onun maddi temelini örter. Medya sahibi, siyasal tartışmaya bir yurttaş olarak katılırken aynı zamanda yayın araçlarına sahip olmanın ayrıcalığını taşır. Yönetim, bütçe, istihdam ve yayın kaynakları üzerindeki yetki, bu ayrıcalığın ekonomik temelidir.
Geleneksel büyük sermayenin CHP yönetimine ilişkin tercihleri ile medya sermayesinin siyasal müdahaleleri, partinin iç işleyişini etkileyen ekonomik güç ilişkilerinin farklı biçimleridir. Mahiroğlu’nun müdahalesi, bu çerçevede medya mülkiyetinin siyasal yönetim mücadelesindeki işlevini somutlaştırır.
Mahiroğlu’nun kişisel saldırıları, tartışmanın ağırlık merkezini sermayenin müdahalesinden Kılıçdaroğlu’nun kişiliğine taşır. Böylece medya patronunun mülkiyet gücü ve siyasal alana müdahale yetkisini nereden aldığı geri plana itilir. Patron, sorgulanan bir ekonomik güç sahibi olmaktan çıkar; siyasal aktörleri yargılayan bir otorite konumuna yerleşir.
Halk TV’nin muhalif izleyici kitlesiyle kurduğu bağ da bu otoritenin toplumsal dayanağına dönüşür. İzleyicilerin hükümete karşı duyduğu öfke ve değişim beklentisi, medya sahibinin açıklamalarına meşruiyet sağlayan bir kaynak haline gelir. Rıza üretimi, ekonomik mülkiyetin sağladığı siyasal etkinin halkın ortak iradesi gibi algılanması üzerinden işler.
Burada rıza üretiminin mekanizmaları bir bütün oluşturur: Mülkiyet müdahalenin kurumsal zeminini sağlar; gündem belirleme kişisel saldırıyı öne çıkarır; çerçeveleme çatışmayı liderlik meselesi olarak anlatır; tekrar bu anlatının görünürlüğünü büyütür. Kapitalist ekonomik modelin tartışmanın dışında tutulması ise kabul edilebilir muhalefetin sınırını korur. Bu işleyişin sonucunda emekçilerin siyasal beklentileri, sermayenin yönetim tercihleri etrafında yönlendirilir.
Sermayeyle çatışmak, kapitalist ilişkileri ortadan kaldırmayı hedeflemek değildir
Kılıçdaroğlu’nun belirli sermaye kesimleri tarafından desteklenmemesi veya bu kesimlerle çatışması, onun kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmayı hedeflediği anlamına gelmez. CHP ile Kılıçdaroğlu’nun ekonomik yönelimi, kapitalist üretim ilişkilerinin devamlılığına dayanır.
Kılıçdaroğlu, Bilecik’te yaptığı bir konuşmada açıkça “Biz özel sektörü savunuruz” demiştir. 2023 seçim kampanyasında ise 100 milyar dolarlık özel sektör yatırımı hedefini açıklamıştır. Özel sermayenin yatırım yapması, büyümesi ve devlet tarafından teşvik edilmesi, bu ekonomik yaklaşımın temel unsurlarıdır.
1 Eylül 2022 tarihli açıklamasında karma ekonomiye işaret etmiş, kamunun ekonomik faaliyetleri ile yatırımlara devlet desteğini birlikte ele almıştır. Kamu-özel sektör işbirliğine dayalı üretim projeleri de aynı yönelimin somut ifadeleridir.
Bu yaklaşımın sınıfsal niteliği, devlet kapitalizmi ile özel mülkiyete dayalı kapitalizm arasında denge kuran bir kapitalist ekonomik modeldir. Devletin yatırım yapması, planlama yürütmesi veya ekonomik faaliyete katılması, ücretli emek ilişkilerinin ve sermaye birikiminin ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Kamunun ekonomik ağırlığı ile özel sermayenin faaliyet alanı, aynı birikim düzeni içerisinde birlikte örgütlenir.
Karma ekonomide tartışılan, devletin ve özel sermayenin ekonomik faaliyetlerinin nasıl düzenleneceği, hangi alanlarda kamu yatırımı yapılacağı ve özel girişimin hangi koşullarda destekleneceğidir. Üretim araçlarının emekçilerin ortak denetimine geçirilmesi ve ücretli emek sömürüsünün ortadan kaldırılması bu modelin hedefi değildir.
CHP’nin Cumhuriyetin kuruluş kodlarına yaptığı vurgu da bu ekonomik içerikle birlikte okunmalıdır. Devlet öncülüğünde kalkınma, ulusal sermayenin geliştirilmesi ve özel girişimin desteklenmesi, bu tarihsel çizginin birbirine bağlı unsurlarıdır. Devletçilik, üretim ve mülkiyet ilişkilerinin emekçilerin doğrudan denetimine geçirilmesiyle eşitlenemez.
Dolayısıyla Kılıçdaroğlu ile çatıştığı sermaye kesimleri, kapitalist üretim ilişkilerinin devamlılığı bakımından aynı ekonomik zeminde bulunmaktadır. Aralarındaki çatışma; bu düzenin yönetimi, devletin rolü, kaynakların dağılımı ve siyasal kadroların tercih edilmesi üzerindedir. Ortak kapitalist zemin, çatışmanın gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Çatışma da Kılıçdaroğlu’nu kapitalist ekonomik modelin karşısına yerleştirmez.
Bu ayrım, Mahiroğlu’nun müdahalesinin çözümlemesini tamamlar. CHP içerisinde sermayenin yönetim tercihleri üzerine yürüyen mücadele ile emekçilerin kapitalist üretim ilişkilerine karşı bağımsız mücadelesi farklı siyasal içeriklere sahiptir. Emekçilerin bağımsız çıkarları, kapitalist ekonomik çerçeve içerisindeki yönetim rekabetinin taraflarından birine bağlanarak temsil edilemez.
“Benim kapitalistim” anlayışı ve kimlik siyasetinin sınıfsal sınırları
Alevilerin tarihsel olarak ayrımcılığa maruz kalmış olması, Alevi kimliğinin demokratik haklar bakımından korunmasını ve eşit yurttaşlık mücadelesinin sürdürülmesini gerektirir. Ancak bu tarihsel gerçeklik, Alevi sermaye sahiplerinin ekonomik çıkarlarının Alevi emekçilerin çıkarlarıyla özdeş olduğu anlamına gelmez.
Bir sermaye sahibini yalnızca Alevi olduğu için sahiplenmek, emek-sermaye karşıtlığını dinsel kimlik dayanışmasının arkasına iter. “Benim kapitalistim” anlayışının temel çelişkisi burada bulunmaktadır.
Alevi bir işçinin ekonomik çıkarı, aynı işyerinde çalışan Sünni, Kürt, Türk, Arap veya başka bir kimliğe mensup işçinin ekonomik çıkarıyla ortaklaşır. Buna karşılık aynı dinsel kimliği paylaştığı bir sermaye sahibiyle ekonomik çıkarları karşıtlık içerisinde bulunur.
Kimlik temelli eşitlik mücadelesi, emekçilerin sınıfsal bağımsızlığıyla birlikte yürütülmelidir. Dinsel ve kültürel hakların tanınması ile sömürü ilişkilerinin dönüştürülmesi birbirini tamamlayan özgürleşme alanlarıdır. Sermaye sahibinin ortak kimliğe dayanarak sınıfsal eleştiriden korunması, bu bütünlüğü parçalar.
Sınıfsal mücadele ile kimlik temelli eşitlik mücadelesinin birlikte yürütülmesi, her iki mücadelenin de özgürleştirici içeriğini güçlendirir.
Neoliberal kapitalizmde rıza üretimi ve medya patronlarının meşruiyeti
Çağdaş kapitalizmde sermaye sahipleri yalnızca ekonomik güçlerini artırmakla yetinmezler. Toplumsal meşruiyet, siyasal ilişkiler ve kültürel görünürlük de sermaye birikiminin sürdürülebilirliği açısından önem taşır.
Bu nedenle sermaye sahiplerinin eğitim, kültür, sanat, spor, yardım kuruluşları ve medya alanlarına yatırım yapmaları yalnızca doğrudan ekonomik kârlılık üzerinden açıklanamaz. Bu yatırımlar, ekonomik getirilerinin yanında itibar, toplumsal kabul ve siyasal etki de sağlar.
Rıza üretimi, ekonomik mülkiyetin kültürel ve siyasal etkisinin toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden üretilmesidir. Mahiroğlu’nun Halk TV üzerindeki mülkiyeti, bu ilişkinin Türkiye’deki somut örneklerinden biridir. Burada ekonomik güç yalnızca bir işletmenin sahibi olmakla sınırlı kalmaz; kamusal tartışmanın koşullarına erişim sağlayan kurumsal konuma dönüşür.
Muhalif izleyici kitlesinin desteği, medya kuruluşunun toplumsal ağırlığını artırır. Bu ağırlık özel mülkiyet altında toplandığında, halkın siyasal beklentileri sermaye sahibinin kurumsal gücünü besleyen bir kaynağa dönüşür. Medya patronunun meşruiyeti, kanalın toplumsal etkisiyle birlikte büyür.
Emekçi halkın bağımsız siyasal ve medya örgütlenmesi
Emekçilerin özgürleşme mücadelesi, yalnızca hangi televizyon kanalının hangi siyasi partiyi desteklediğiyle belirlenemez. Belirleyici olan, üretim ve mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesi, emeğin örgütlü gücünün geliştirilmesi ve demokratik karar alma süreçlerinde emekçilerin doğrudan söz sahibi olmasıdır.
Emekçilerin taleplerinin sermaye medyasında yer bulması, yayın araçları üzerinde karar yetkisine sahip oldukları anlamına gelmez. Emekçi halkın kendi siyasal geleceğini bu kuruluşların yayın tercihlerine bırakması, bağımsız sınıfsal örgütlenmenin yerine geçemez.
Emekçi halkın bağımsız medya örgütlenmesi; finansman, yönetim ve yayın kararlarında sermaye sahibinin yetkisi yerine çalışanların ve örgütlü toplumsal katılımın denetimini kurmayı gerektirir. Yayın araçlarının kim tarafından yönetildiği, kaynakların nasıl kullanıldığı ve karar verenlerin kime karşı sorumlu olduğu bu örgütlenmenin maddi temelidir.
Medya alanındaki demokratikleşme de yalnızca farklı sermaye sahipleri arasında çoğulculuk yaratmakla sınırlı kalmamalıdır. Gazetecilerin editoryal bağımsızlığını, medya çalışanlarının örgütlenme haklarını, izleyicilerin katılımını ve kamu yararına dayanan sermayeden bağımsız medya modellerini geliştirmek gerekir.
CHP içerisindeki yönetim mücadelesini de bu bağımsızlık ölçütüyle değerlendirmek gerekir. Belirli bir sermaye grubunun tercih ettiği yönetimin karşısına başka bir kapitalist ekonomik programın savunucusunu koymak, emekçilerin kendi siyasal gücünü kurmasının yerine geçmez. Emekçilerin örgütlü iradesi, sermaye kesimlerinin yönetim tercihleri arasında seçim yapmakla sınırlandırılamaz.
Sermayenin dinsel kimliği değil, sınıfsal iktidarı sorgulanmalıdır
Mahiroğlu’nun geçmişteki yoksulluğu, bugünkü sermaye sahipliğinin sınıfsal niteliğini değiştirmez. Tekstil alanındaki sermaye birikimi ile medya mülkiyeti, ekonomik güç ve siyasal etki arasındaki ilişkinin merkezindedir.
Bir insanın yoksulluktan sermaye sahipliğine yükselmesi, yoksulluğun yapısal nedenlerini ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde bir sermaye sahibinin Alevi kimliğine mensup olması, onu Alevi emekçilerin sınıfsal temsilcisi haline getirmez.
Mahiroğlu’nun Halk TV’yi satın alması, ekonomik sermayenin medya alanına taşınması bakımından önemlidir. Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırıları, medya patronunun ekonomik konumuyla siyasal müdahalesi arasındaki ilişkiyi görünür hale getirmektedir. Bu müdahale, sermayenin CHP’nin iç işleyişine etkisiyle birlikte çözümlenmelidir.
Tartışmayı Kılıçdaroğlu’nun kişiliğine daraltmak, ekonomik gücün siyasal kararları biçimlendiren konumunu örter. Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun belirli sermaye kesimleriyle çatışması, onun savunduğu karma ekonominin kapitalist niteliğini değiştirmez. Sermayenin siyasal müdahalesi ile bu müdahalenin hedef aldığı yönetimin ekonomik programı birlikte değerlendirilmelidir.
Emekçi halk açısından temel ölçüt, bir medya patronunun hangi dinsel kimliği taşıdığı, hangi siyasetçiyle çatıştığı veya hangi siyasi partiye yakın olduğu değildir. Temel ölçüt, sermaye ile emek arasındaki ilişkide hangi konumda bulunduğu ve sahip olduğu ekonomik gücün toplumsal ve siyasal yaşam üzerindeki etkisidir.
Sermayenin dinsel kimliği, kapitalist sömürünün sınıfsal niteliğini değiştirmez. Muhalif medya kimliği de sermaye sahibinin mülkiyet gücünü ortadan kaldırmaz. Emekçilerin bağımsız siyasal ve medya örgütlenmesi, bu gücün toplumsal bağlılık ve ortak kimlik söylemleriyle korunmasına karşı kendi karar ve denetim araçlarını kurmak zorundadır.
12 Ekim 2026
Ahmet DAŞKAPAN
Kaynaklar
Edward S. Herman ve Noam Chomsky, Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media, 1988.
Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt.
Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri.
Cumhuriyet Halk Partisi, “CHP’nin 38. Olağan Kurultayı… Divan Başkanı İmamoğlu: ‘Partimizin Yeni Genel Başkanı Sayın Özgür Özel Olmuştur’”, 5 Kasım 2023.
Cumhuriyet Halk Partisi, “CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu TELE1 TV’de ‘Ayrıntılar’ Canlı Yayınına Katıldı”, 1 Eylül 2022.
Cumhuriyet Halk Partisi, “CHP Lideri Kılıçdaroğlu, Bilecik Muhtarlar, STK Temsilcileri ve Kanaat Önderleri Buluşmasına Katıldı”.
Cumhuriyet Halk Partisi, “CHP Lideri ve Cumhurbaşkanı Adayı Kılıçdaroğlu, ‘Bay Kemal’in Tahtası’nda 50 Üretim Üssünü Anlattı”, 2023.
Cumhuriyet Halk Partisi, “CHP Lideri ve Cumhurbaşkanı Adayı Kılıçdaroğlu: ‘Bugünkü Konumuz Petrokimya Özel Ekonomi Bölgeleri’”, 2023.
Halk TV ve kamuoyuna yansıyan Cafer Mahiroğlu–Kemal Kılıçdaroğlu açıklamaları, 2025–2026.



