MÜSLÜMAN SAATİ IŞIĞINDA DOĞU-BATI MESELEMİZ
19 Mart 2026 12:43 / 689 kez okundu!
"Ahmet Haşim'in meşhur Müslüman Saati yazısını yeni Türkçe ile okumayanınız varsa hiç durmasın biran önce okusun isterim. O edebi lezzetten kendini mahrum bırakmasın. Bir edebiyatçının değişen zamana ve hayata bakarak eskiye yaktığı edebi bir ağıt gibi okurum zaman zaman ben o güzel yazıyı."
***
MÜSLÜMAN SAATİ IŞIĞINDA DOĞU - BATI MESELEMİZ
Ahmet Haşim'in meşhur Müslüman Saati yazısını yeni Türkçe ile okumayanınız varsa hiç durmasın biran önce okusun isterim. O edebi lezzetten kendini mahrum bırakmasın. Bir edebiyatçının değişen zamana ve hayata bakarak eskiye yaktığı edebi bir ağıt gibi okurum zaman zaman ben o güzel yazıyı. Yazının başlangıcında Şair saatten kastının zaman olduğunu söyler bizlere. Geleneksel hayatta zaman algısını, bu zaman algısına göre şekillenen hayatın gündelik rutinini ve bu zaman algısının asıl kaynağının Müslümanca bir yaşam tarzı olduğunu anlatmaya başlar. Bugünkü modern hayatın keşmekeşinden daralan ve bunalan bir bireyin bu yazıyı okurken hissettiği ferahlığı çok iyi anlarsınız. Geleneksel zaman algısında gün 24 saate bölünmez. Güneşin doğuşu ve batışıdır asıl olan zaman tayininde. Bu da yaklaşık 12 saatlik dilimlere tekabül eder. İnsanlar kendilerini ışığın doğuşu ve batışına göre, bir de tabii namaz vakitlerine göre ayarlar gündelik hayatta. Fecr zamanı ile hayat başlar. Emek,sabır ve ibadet ile yeni doğan gün yaşanır. Gurup vakti ile akşam yemeği, sonrasında yatsı namazı , günün şükrü ve uykuya teslim zamanı. Durgun bir su gibi ya da sakin ve yavaş akan bir nehir gibi yaşanılan geleneksel hayattan sabahı, akşamı, gecesi, gündüzü birbirine karışmış ışıklı, renkli, gürültülü modern hayata geçiş sürecinde yaşanılan maddi manevi sancılar… Bugüne kadar aşağı yukarı böyle düşünüyordum zaman algımız hakkında. Taa ki Avner Wıshnıtzer'in ‘'Alaturka Saatleri Ayarlama'' kitabını okuyana kadar. Bu kitapla birlikte Ahmet Haşim'in o mükemmel edebi üslubu ile yazdığı Müslüman Saati yazısında geçen geleneksel hayat tarzımız ve zaman algımızın gözümdeki yeri bir başka noktaya evrildi. Yazar bu çok kıymetli kitabında geleneksel hayata mündemiç olan patrimonyal ilişki ağları içerisinde vaktin kıymetinin nasıl da hiç bilinmediğini çok çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Kamusal yaşamda makam mevki sahibi elitlerin kendilerini bekleyen misafirlerini bekletmesinin makamın ve mevkiin şanından görüldüğünü, bekleyenin ise ne kadar bekletilse de şikayet etmeyerek bekletene sadakatini ve itaatini göstermiş olduğunu anlatıyor yazar bize. Boşa geçen zamanı kimsenin çok da umursamadığını ekleyerek. Modernleşen zamanda mekanik saatle günü 24 saate böldüğümüzde dakikliğin ne kadar önemli hale geldiğini gösteriyor. Geç Osmanlı döneminde yaşanan bu değişim ve dönüşüm döneminde Oryantalist Batı'nın bizdeki vakti boş vermiş zaman algısı ile nasıl dalga geçtiğini ve geri kalmışlığımızın sebebini buna bağladığından bahsediyor. Alaturka zaman algımızın alafranga saatlere geçişle birlikte nasıl değişmeye başladığını, geleneksel hayatın, modern hayata dönüşmeye başlaması ile birlikte bireysel ve toplumsal yaşamın nasıl değiştiğini anlatıyor çok sade bir dille. Batılılaşma serüvenimizin başladığı o yıllarda telgrafın gelişi ile iletişimin, tren, vapur gibi araçlarla ulaşımın dönüşüme uğradığı toplumsal yaşamda Batı'ya entegre olabilme çabalarımızdan bahsediyor. Kamusal yaşamda çalışma saatleri, eğitim öğretim hayatında ders saatlerinin düzenlenmesini, modern hayata geçişte hayatın bu şekilde disipline edilmesini, belirli bir standarda kavuşturulmasını anlatıyor. Batı'nın gerisinde kalma telaşı ile düzen ve ilerlemenin bir an önce yaşanabilmesi için vaktin organizasyonun ne kadar değerli hale geldiğini gösteriyor. Bu çok kıymetli kitabı okumak isteyeceğinizden eminim. Kitapta yazıda anlatılmak istenileni çok daha açık ve net bir şekilde göreceksiniz zaten. Benim kitap boyunca aklımdan geçen düşüncelerimi ise şöyle kısaca özetleyebilirim; Tanzimat dönemi ile güçlenen modernleşme tarihimizde yaşananları bir kalemde silip atmayı kesinlikle doğru değil. Bu dönemde yaşanılan değişimi emperyalizmin oyunu, yabancılaşama, çöküşün nedeni gibi yaftalayıp bir çekmeceye koymak çok problemli bir düşünce tarzına işaret ediyor. Şayet o dönemki siyasi, hukuki, toplumsal hayatta yaşanan değişim ve gelişim yaşanmasaydı bugünlere gelmekte çok daha büyük zorluklar yaşayacaktık. Ve hatta belki çok iddialı bir cümle olacak ama Cumhuriyet'in temellerinin Tanzimat dönemi ve sonraki gelişmelerle atıldığını iddia ediyorum. Yaşanan bu değişim ve dönüşümün muhakkak mahsurlu tarafları da olduğunu kabul ediyorum. Modernleşme serüvenimizde yaşanana aşırılık ve çarpıklıkları daha o dönemki edebiyatımızın ilk romanları ile eleştirmeye başlamıştık zaten.(Araba Sevdası, Felatun Bey ve Rakım Efendi Vd.) Bu eleştiriler benzer niteliklerle modernizmi de içine alarak bugün de devam ediyor. Uzun bir süre de devam edecek diye düşünüyorum. Fakat hayat geriye doğru yaşanmıyor. Yerinde de saymıyor. İlerlemeci zaman algısı ile yapmıyorum bu tespitimi. Lakin hayatta her zaman değişim ve dönüşümün esas olduğunu hiç aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. Değişen hayata göre yeni oluşan ihtiyaçlara cevap verebilecek ve uyum sağlayabilecek değişiklikleri yapmak zorundayız. Bu değişime ayak uydururken kendimizi nasıl kaybetmeyiz? Galiba bütün sorun burada toplanıyor. Bu kıvamı, bu dengeyi, bu kararı tutturabilirsek bırakın kendi geleceğimizi, kaos ve kargaşa içinde yeni bir yol arayan bütün dünyaya yeni bir alternatif hayat modeli sunabiliriz diye düşünüyorum. Yeter ki aşırılıklara savrulmayalım. Bugün geldiğimiz bu aşamada, edindiğimiz bunca tecrübeden sonra modern hayatı, Müslüman saatine (zamanına) uyarlayabilmek bu kadar zor olmasa gerek. Maddi terakkimizi, manevi terakkimizle güçlendirdiğimizde kadim meselemiz Doğu-Batı çelişkisine uygun bir çözüm bulabileceğimizi umut ediyorum. Ramazan Bayramınızı tebrik ederim.
Alpaslan SEL



