TÜRKİYE SENİNLE GURUR DUYUYOR
23 Haziran 2026 16:34 / 371 kez okundu!
"Kızlar ve Babaları" antolojisi, Gökhan Yavuz Demir ve Alper Kanca tarafından 2011'de yayınlandı. Farklı meslek ve yaşlardan 56 kadının kendi babalarını anlattığı bu eserde, ilk başta babasını yazmak istemeyen 3 kızın arasında olmasına rağmen sonra bu isteminden cayan Ayşe Kilimci de var. Her satırına hayran olarak okuduğum bu yazıyı izmirizmir.net'in okurlarıyla paylaşmak elbette bir ayrıcalık. 50-60 yıl öncesinin taşrasından başkentine ev hayatına ait yoğun yaşanmışlık içeren bu öyküyü çok seveceksiniz. Bu arada "baba ârızalı kızların ağzı bozuk olabilirmiş, e kızlar haklı, ben naapem" diyen Ayşe Kilimci'nin nefis üslubunu özleyenler için yine bir şölen var... İyi okumalar.
***
Çok hikaye yazdım, ama, kendi hikayemde hep zorlandım, yazarken de yaşarken de, bozguna düştüm. Ben İzmir'de doğdum. Bugün 10 Şubat, elli dört yaşıma girdim, bu brütü, neti duruma göre değişiyor. Aslnda herkes her gün farklı bir yașta ve yılda. Üç çocuğum var, ikisi kız biri oğlan, bi de ben ediyor dört çocuk. İkisi evden ayrıldı, sonuncum da yetişti, benim dışımda hepsi büyüdüler çok şükür. İzmir’in en güzel yıllarını, en güzel insanlarla yaşadım. Bana göre en güzel okullarında okudum. Sonra Ankara, öbür şehirlerim… Hevesim söze, müziğe, sahne sanatlarınaydı, kısmet, ekmeğimi başka bir alanda kazandım. İlk hikayem on yedi yaşında Varlık'ta, ilk kitap 76 yılında Bilgi'nin Umut dizisinde yayınlandı. Ödüller de verdiler. Türk dilini, yazıyı ve çocukları bir de hayatı seviyorum. Hikaye söyleyip yazmasını her șeyden çok.
Diyeceğim bu kadar.
TÜRKİYE SENİNLE GURUR DUYUYOR
"Ülkemizde ne zaman bu sloganla biri omuzlara alınsa, çivili yataklara gelesi o birinin hırlı kişi olmadığını düşünürüm. Dikkat ederseniz, sahiden öyle olduğunu görürsünüz.
Allah herkesi Türkiye'nin gurur duyduğu kişi olmaktan korusun.
Bu girizgâh, kendiyle çalım eden ve bütün memleketin kendisiyle gurur duyduğunu sanan babalara söylenmiştir, yanı sıra bizimkine de...
“Kadın erkeğin dokanak taşı” derler ya hani, bunu aileye, ev içine göre yeniden söylersek, ‘kız çocuğu babanın dokanak taşı’ diyebiliriz...
Yahut şöyle, bana babanın nasıl biri olduğunu söyle, senin alın yazını söyleyeyim, yahut avucundaki çizgileri okuyayım.
Diyelim baba şöyledir böyledir, peki, ömür ipeğini çözerken yahut onu iğneye geçirip hayatını nakşederken, kasnağı tutan elin, kız çocuğunun kendi mutsuzluğunda kendinin hiç mi payı yoktur? Suç yalnız babada mıdır, ailedeki öteki kişiler sütten çıkma ak kaşık değildir elbet, ancak ev o ev, baba o baba, maya o maya, kasnak elinize tutuşturulmuş kasnak, iğne de, o babayı yeğlemiş ve onda direten annenin verdiği iğneyse, size çarpı işaretleriyle dolu bir hesabişi işlemekten başka şans bırakılmamıştır. Baba, kızın en büyük şansı olabildiği gibi, şanssızlığıdır da, hem mutluluk nedenidir hem mutsuzluk... Artık, bahtınıza ne çıkmışsa...
Elbet babasına benzer bir abi yahut erkek kardeş varsa, kaderiniz katmerlenmiştir. Seçeceğiniz erkekler bile üç așağı beş yukar bellidir artık, yetiştireceğiniz oğul da...
Hatta mesleğiniz... Dertliye derman, kendi gibilere eman olacağını sanarak, psikolog olur baba yorgunu çocuklar, avukat, sosyal çözümcü, șair... Kendi başını bağlayamayan gelin başı bağlarmış... Bağlayamaz mı, kimileri bağlar belki, en azından yolunda yürür, ama, bu içlerindeki sırça sarayın çatlaklarını onarmaya yetmez, kırıklar süprülüp atılamaz, yahut kendilerini seyrettikleri, edecekleri tılsımlı aynalar sarayının kahkaha pavyonu olmasını sağlayamaz. O saray, çocukluk sarayı, çocukluğun unutuşlarına, sarayın komiklerine, şarkılarına karşın, güldürmez, yüz çizgileri aşağı aşağıdır, ne kadar düzelteyim deseniz, günümüzün ‘Smile’ çizgi resimlerinden öteye gidemezsiniz, yapay, ruhsuz bir gülümseyiştir, iğreti kalır... Sorsanız, babasını büyütmek, onun atası olmak zorunda bırakılmışlara, çocukluğun cennetine dönmek istemem derler....
Kim bilir belki baba edebiyatında kimileri sahici kahraman, kimileri çizgi kahramandır, Dalton'lardan biridir, Temel Reis'tir, Zagor’dur, profesör yahut, kimi roman kahramanı, Kröyçer Sonat'ın esas kișisidir, dibine kör yanan mumdur, alemi ışıtma kalemşorüdür, gözünü kan bürümüş, dili iki yanı keskin kılıç esas adamdır. Kimisi fazilet numunesi can sıkıcı kahramandır, kimi daldan dala uçan, evine zor konan çoluk çocuğunun kayınbaba evinden hazır geldiğini, tüm sorumluluğun anneye düştüğünü sanandır, ki babanın böylesi kimden kaç çocuğu olduğunu bile bilemez. Kimi kahveden, meyhaneden eve gelmez, kimi memleketi kurtarmaktan çoluk çocuğunu farketmez... Kimi baba mızıkçılık edip erkenden çeker gider, geride bıraktığı kız, babası yerine koyacağı koca arar, erkekse içgüveysi ruhlu olabilir.
Biz, yani hiç büyümeyen hoyrat çocuk babamla ben kovalamaç oynardık hep, elbet ebelemeç için kovalamazdı beni, başka marifet için kovalardı, minicik mahallemizde, çevik olup hızlı koşan bendim, tutamazdı, bende'niz teyzeme sığınır sonra mevcutlu olarak suç mahalline getirilirdim. Hatırlarken gülüyorum şimdi.
Evinin yolunu unutan babalara imrenirdim, bi de kahve kuşu babalara, bi de akşamcılara, en çok da eli hünerli adamlara... Akşamcı babaların karıları evde yığılı küçük rakı şişelerini kapıdan geçen eskiciye satarken, eskiciyle dertleşirdi, parayı da kumbaraya atardı, oysa çok fazlasını o evin babası mezeye katık ederdi, olsun onlar keyf ehliydi, şen sofralar adamıydı... (Değilse de öyle olduklarını sanıp, buna inanırdım.) Niyeyse dükkanı olan, sabah erkenden örsünü çekicini, makasını makinasını konuşturmak için kepenk açan, zanaatkâr olduğu iş kadar öbür işleri pek güzel halleden, elinin altında tezgahın güldüğü, kumaşın titrediği ustalara… En küçük iși bile parayla yaptırırken babam, belki de kendini parayla sevdirme derdindeydi, sevilmek için başka yol bulamadığı yahut öğretilmediğinden...
Belki annem de farklı șeylere imrenmekteydi; tatlı dilli, uslu geçim ehli, karşısındakinin gönlünü buz kestirmeyen, iki dönecek kadar dansedebilen, bir şarkıdan iki satır terennüm eden, acemice dize düşen, eli dili hünerli, aferin budalası olmayan, muhabbet ilminden anlayan biri olsaydı eğer kocası, nasıl mutlu olacağını düşünmekteydi, şimdi toprağı ağır gelmesin, ki erkenden ölerek canını kurtardı aslında... (Bu nasıl kurtarmak diyenler için, bkz: Baba elinde dara düşen çocuklar.)
Bir hastamız vardı, Tarsus'ta, Boşnak, hastanede kendini bilmeden, sessiz sadasız yattı, çekmeden çektirmeden öldü, mekanı cennet olası, ardından çocukları usul usul ağlarken, kızların arkadaşım olanı dedi ki, 'hiç incitmedi bizi, sözle bile vurmadı, gecikince yollara bakardık, onsuz hayatın tadı olmaz ki?'
İki şey düşünmüștüm, incitmeyen, sözle bile vurmayan baba da olurmuș bir, baba yoksa hayatın tadı olmazmış, bu da iki.
Demek biz şanslıymışız, baba elinde örselenerek, hayatla başa çıkabilecek güçte olduğumuz için. Bu da elbet sekseninde büyük ikramiye kazanmak gibi bir iş, züğürt tesellisi.
Annem nöbetçiyken biz baş başa kalırdık. Ya küçük olduğumdan ya eline kaldığımdan nöbet geceleri vukuatsız zamanlardı. Ama annem nöbete beni de götürmüşse ve babam ille çıkagelince, bunun keyfimizi kaçırma kasıtlı olduğunu düşünürdüm, kaçırırdı da. Ama ellere nasıl sevecen, dili güllü, bir verimkâr bir güleç, aman efenim, bilmeyen dünyada inanmaz...
Ananem 'el iyisi, ev ağısı’ derdi, kırılmıştı bi kere babam onu da budayıp indirmiști, gönül dalı doğrulmuyordu, 'evlenmek de hak boşanmak da' dedi diye onu defterinden silen babamın eline kalınca ananeciğim, o vakit sustu, içine söyledi, biz de ananeme söyledik, iyi ki o varmış, ağıdımızı ağıt etmeye...
Sevinmek, tehlikeli ve yasaktır!
Bizim evin babayasasının ilk ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez (!) hükmü buydu.
İğde, çiğdem kestane, bir defasında haşlanmış kestane tenceresi pencereden sokağa atılmıştı, likör, bira (şıra bile), gezmek tozmak, hele fuarın gül bahçesi, dansetmek, 'karı gibi' gülmek, denize açık saçık mayoyla girmek, süs, püs, genç bedeninden keyf almak saç uzatmak, karavel kıvırmak, yahut saçlarını salmak, dekolte giyinmek, mini etek, her türlü keyf ve sevinmek, tırnak uzatmak, boyamak, mektuplaşmak (vatanperver duygularla olanlar hariç), sevgililik hali, içine ilaç katıldığı için arkadaş evinde ve her yerde kola, kısacası ders çalışmak dışındaki her iş ikinci bir emre kadar yasaktır. Ve o ikinci emir hiç gelmez…
Kaç aldın? / Sekiz / Tüü / Ama baba bu en yüksek not / Ben anlamam / Kaç aldı? / Dokuz / Niye on değil? Neyin eksik? / Kaç aldın? / On? / Niye yıldızlı on değil?
Çocuk da gider, tek dersten sınıfta kalır, not ortalaması sekizdir ama o inadına sınfta kalır, o yıllar isterseniz sınıfta kalabilirdiniz, simdi isteseniz de bırakmıyorlar.
Çadırımın üstüne şıp dedi damladı türküsü bizim evde niye yasaklanmıştı, hiç anlamazdım?
Bilse deveci türküsünü yasaklardı 'sür deveci develeri yokuşa / ne verecez bir gecelik tokuşa?'
Kolsuz yani japone kol dediğimiz yasaktı, hala giyemem, şimdi giymediğim daha iyi de, on beşinde kolsuz giymek kime ne zarar?
Lüzumsuz işler müdürü yahut kendinden tayin namus bekçisi olabiliyor kimileri, darbeler ve yasaklar şakşakçısı, er teröristi, asker hayranı, el görsün geçimlisi..
Ananeme göre koğ tadı kaçıran (bunu çocuğa söylerler aslında, o da hiç büyümeyecek çocuktu), çay keyfini piç edendi, ki çayın ananem katında önemi düşünülürse, büyük suçtu. Onsuz içilen çayın ve muhabbetin düşmanı, ama kendiyle ne çay içilen ne muhabbet edilen...
Eziyet, cefa, siddet şöyle dursun, elbet onlara ek olarak, el iyisi ev ağısı olmayı başararak, ele güne karşı hepimizi yalancı konumuna geçirmek hünerbazı... Ne deseniz kimseyi inandıramazsınız, siz de söylemekten vazgeçer, yazarsınız, kendinizi mi yazarsınız. Hayır kişi kendini yazmaz ama yazdıklarında kendinden ipuçları vardır.
Zor babalı evlerin gecesi uzundur, hic geçmez. Otuz saat sürdüğünü sanır insan, gecenin. Neyse ki anane masal söyler, ilahi, manî, avutur. Sözün avuttuğunu, insanın insana ilaç da olabildiğini öğrenirsiniz. Söze sevdalanırsınız, ama, güzel söze.... Uslu ve donatan söze... Solduran, dolduran, içinize kan akıtan söze değil...
Alnı sonradan sonraya, annemle secde görmüş olsa da, kandillerde (TV yokken) iki radyodan düet olarak, TV geldikten sonra hem TV'den izletip aynı anda son ses radyoyu da açarak, üstelik herkesi dinlemeye zorlayarak da iyi işkence ediliyor... Hane halkına mevlit bahanesiyle ses işkencesi uygun ve yararlıdır, ama sosyal bir paylaşım mekanı olarak camii'ye gitmek mürtecilik. Evden hiç ayrılmamak, aralıksız buğuz etmez en doğrusu, olur a iki soluklanır hane halkı, Allah esirgesin.
Bazı babalar esaslıdır her şeyin en iyisini onlar yapar, zulmün kavganın, çekişin. Söylemesi ayıp şiddetin... Mutlu etmek budur, inim inim inleteceksin, ekmeksiz susuz, kömürsüz bırakmayacaksın, ancak, huzura zerrece yer vermeyeceksin.
'Seveceksiniz, eşek gibi seveceksiniz' diye buyururmuş kimi babalar, tüfek zoruyla demokrasi oluyor da (nasıl oluyorsa o da!) tüfek zoruyla yahut eşek makamından sevgi ı-ıh... Bu tür babaların hepsi aslında, birer Netekim paşa. Paşalıkla da esas adamlıkla da en küçük ilgileri yok, ama, ev denen o makamın, çokluk annenin başbakanlığında yürüse de hüküm, 'reis-i cumhur'u varsayar öylesi, kendini, elbet orası da Cumhuriyet Padişahlığıdır, daha doğru- su faşizmin şahı cumhuriyeti...
Bu baba tipi, habire beddua eder çoluk çocuğuna, iler tutar yani kalmayasıya, ihtaren de şöyle der, 'anne bedduası tutmaz, çünkü arada süt var, anne sütü korur, ama, baba bedduası tutar, ona göre...' Diyenin ayıbı.
Babadan bitap düșen çocuklar, yorgun çocuklardır, onları hep çok sevdim... Baba büyütmekten yorgun küçük çocuklar, bence dünyanın en ağır işçisidir.
Gel zaman git zaman anne ölsün mü, ölüp de kurtulsun mu...
Ardısıra anneden kalan, onun elinin izini taşıyan ne varsa, satılıp savılsın mı... Parasına değil, çocuklar onları alır da, ya mutlu olurlarsa?
Hadi bakalım, gelsin babaya, evlatlık gereği sormak; everelim mi seni baba?
Kişiler bulmak, birlikte gidip istemek, resim göndermek, ara yapmak, yalnızlık insan için zor, Tanrı’ya bile zor... Olmaz, çünkü her kadın anne gibi gözü bağlı değildir, hemen çakarlar manzara-i umumiyesini. Bir hamfendi şunu bile demişti, kızını nikahlasam daha iyi, bu zat gölgesiyle kavga ediyor.'
Ananem de aynen böyle söylerdi. Gölgesiyle kapışmak, tirtişmek...
Garibim ananem, aslında erkekte hiçbir șey aramazdı. Ne aradığını, anı kitabım 'Ah benim akortsuz kalbim'de yazmışım, daha doğrusu gerçek günceme iyi ki bunu not etmişim, şimdiye aklımdan uçar giderdi. O günceyi tutarken sanıyordum ki, yazdığım defter, ömrün müsveddesidir, bunun bir de temize çekmesi var. Yokmuş meğer... Keşke olaydı... İyi ki tutmuşum o günceyi, sonradan neler hatırlattı, aklımdan çoktan kanatlanıp uçan neleri... Baba ve anane kahramanları kadar aklımı kurcalayan şey, devletin mutlu etmesi gerekip gerekmediği imiş, o yıllarda 'devlet vatandaşını mutlu da etmeli değil mi?' diye sorup durmuşum, 15’li yașlarımda… Bugün hala sorulup duran bir şey bu. Aynı soruyu haneler için söylemek olası, aile üyeleri, en başta da baba aile kişilerini mutlu etmeli değil mi?
Ananemin erkekte aradığı șuncacık seyi rahmetli Dağlarca’ya anlatmış bulununca, onunla bir araya geldiğimiz her sefer sormadan edemedi ve bilenler bilir az gülen bir kişizade olarak koca Dağ- larca'yı bile kahkahalarla güldürdü ananemin azıcık beklentisi:
'Erkek dediğinde çok şey aramayacaksın, kapında çizmesi dursa, evin üstünde gölgesi dolaşsa yeter esasında. Ama azıcık da boylu olcek, kapılardan sığmeycek. (Bunun, O dönemin yüksek kapı takası düşünüldüğünde 1.80'den başladığını düşünün lütfen, bu, günümüz ölçüsünün 1.95'ine karşılık geliyor.
Başka anane?
'E bu kadar yeter, ama, kaşlı olcek, muhakkak kaşlı adama va- Kavuşuk kaş olursa daha iyi, kaşlılar gelsin."
Durur azcık düşünür, ekler hemen, 'alnı secdeye değmiş itikatlı kişi olsun, elinin hüneri mutlaka olcek. İki dönüvercek kadar oyun bilcek, sesi kalın olcek, türkü söylemesini muhakkak bilcek, erkek geçerken, geçtiği yollar gülcek.'
E, dili tatlı olcek muhakkak, iyi yerin evladı olcek, helal süt emmiş, elinin emeğini yiyen adam olcek, zenaatkar.. Dul karı çocuğu olmasa iyi, ama, bulması zor. Haram lokma kursağına girmeycek, çocuklarının boğazından da geçirmeycek.
Ağzı gevşek olmecek, tasarrufu bilcek, ama, karısına iki metro ipekli kestirmesini de bilcek. Eli harama, bașka kapı tokmağına, uzanmeycek.'
Daha var, çok var da, bu kadar yeter... O. Wilde gibi düşünüyor olmalıydı ananeciğim, 'ben kanaatkârımdı, her şeyin en iyisiyle yetinirim.'
Damatlarını sorardık, ilk ikisi, bunlardan birinin eli sık sık öteki kapıların tokmağına uzanmış olsa bile, onun aradığı gibiydi, iş bizimkine geldiği zaman ağzını bıçaklar açmazdı. 'Güzel güzel dedik, kendimiz çağırdık, çağırmaz olaydık' diye hayflandı durdu.
Şimdi kendini kitap üzre savunma olanağı olmayana vur abalıya girişmek, açığı açmak hiç hoş değil, belki babalarımız olması gerektiği gibiydi, öteki evlerdekilerin eksiği yok fazlası vardı. Belki çocuklar farklıydı, farklı çocukların farkına varması gereken kişi ve kurumların yokluğuydu asıl yoksulluğumuz.
Sözgelimi bizde, on beş yaşından itibaren yazıları gazetelerde, hikayeleri dergilerde çıkan bir çocuğu olmak, özür haliydi. Dünyanın farkına varan çocuk da el yordamıyla büyüyordu. Ama çocuğun yanında susulup, konu komșu kaş göz işaretiyle susturuluyordu. Hikâye yaşananı söylemek miydi, kurgulamak, yeniden yaratmak değil miydi?
Hikâyeden aralamak için, amca sözcü seçilir, o da gider körfez vapurunda Attila İlhan'ı bulur, kızın selameti için onu öyküden men etmesini rica eder. Bu ne cüretti? Attila İlhan ama, sonuna dek destekçi çıktı, hikâyeyi men etmek bir yana, özendirdi güç verdi.
Ama elbet çocuk öfkeden ortasından yarıldı. Bir kavgalı gecenin ardından konu da, kitap ayıklamadır, ‘bu kitap okunacak, bu yakılacak, atın șunu sobaya', oysa harçlıklarla alınmıştı emek emek, kızın içinde yakılan kitapların acısı, edilen zulümün sızısı, gece herkes yattıktan sonra indirsin mi dedenin resmini duvardan, yazsın mı arkasına, içinden ne gelirse... Tabloyu tersinden assın mı duvara, görsünler diye...
Sabah tablo yerinde yoktu, sonradan fark ettim, camı kırıldı bahanesiyle sanırım, camcıya götürmüş, evden ilk çıkan kişi olan annem, baktım, resim arkası çığlık yok, silinmiş...
Hiçbir çığlık silinmez oysa. Aks-i sada yapa yapa kendini çoğaltır hatta...
Biz eğitim enstitüleri sınavına girerken, Gazi'yi seçerken, oranın Türkçe bölümü kapatıldı (babamla siyasi erkin marifetleri tıpatıp aynı). 12 Mart muhtırası ardından bölümün tümüyle mi kapatıldığı yoksa yalnız yatılılığın mı kaldırıldığı şimdi aklımda değil. Ancak bizleri baba evinin olduğu șehre vermek işgüzarlığıyla, kaçtığım kucağa geri itildim, hoșça kal Gazi, merhaba Buca Eğitim....
Ve edemeyip, yani ikimiz bir eve fazla gelip, ilk yarının sonunda, elveda okulum.
Sonra mı? Sonrası gurbet... Gurbet iyidir, çelikler insanı.
'Sevinmek tehlikeli ve yasaktır' babayasa ilkemizi delen ve güldüren bir anı, kardeşimin aktardığı. Onun delikanlı olduğu sıra, ben artık başka şehirde yaşıyorumdur, bir ramazan günü, sahura kalkarken mahalleli, ramazandan bihaber, hafiften sarhoş geliyor eve, bakıyor kapıda davulcu. (Aslında babası uyumamış, ramazan mübarek günü eve geç gelen, sahura kalkmayan oğlunu kalaylamak için bekliyor, ama, elbet birbirlerinden habersizler.) Kardeşim davulcuya saçıyor parayı, çaldırıyor çiftetelliyi, kendi de ceketi beline takıp şıkır şıkır döktürmeye başlıyor (demek hafiften değil ağırdan esrikmiş)… Tabii evde kızılca kıyamet kopuyor, hadi dinsizlik bi yana, kendini, öyle esaslı bir adamı efkar-ı umumiyeye rezil etmek, affedilemez...
Gene de ayıbı bana düşüyor, söylediğime ar ediyorum. Aç açık bırakmadı, namerde muhtaç etmedi diye teşekkür etmek gerek aslında. Rasmeres gelmez olası desek de sıkça, bunun, kendi hiç yokluğumuz anlamına geleceğini hele, düşününce, șu güzelim ve tılsımlı dünyaya merhaba diyebilmemiz, onca eleştirdiğimizin sayesinde değil mi? Bunu fark etmek kürem kürem akıl gerektirmiyor.
Belki asıl șu yüzden teşekkür borçluyum babama;
Atamam gerçekleştiği ve evimi tuttuğum halde, İzmir'e geldiğimi hiç istemeyip evdeki son gecemizi zehir ederek, gece vakti yatmaya hazırlanırken, yollara düşüp, bir yaşındaki bebeğim kucağımda evden çıkmak zorunda bırakmıştı bizi. Tayin emrimi elden almak için Ankara' ya gidiyorduk, sabahlar torbaya girmiş gibi, gecenin bir yarısı… Biz koğmaktan beter edilip, evden apar topar ayrılırken, saat 11 Eylül’dü, yola koyulduğumuzda 12 Eylül... 980 yılının 12 Eylül’ünün ilk saatleri, anladikoz?
İzmir çıkışındaki sıkı yönetim ve Uşak yolunda trafiğin kesildiği, radyodaki o ses, ihtilal yapıldığını bildiren hani... Hepsi son darbeyi işaret ediyordu, evde babadan darbe, demokrasiye devlet babadan darbe, neydi bu babaların bize ettiği?
Yolda bir askeri arabamıza aldık ve Ankara yolunu gelişte ve gidişte tek araç olmadan kateden tek araç olarak rekora yazıldık. Sonra da adım adım bir darbe nasıl yapılır filmini seyrettik... Elimize görevli belgesi verdirdi subay, onu görev yerine bıraktık, sonra da Meclisin nasıl kuşatıldığını, gazete taşıyan kamyonlardan yola devrilen dergi, gazete denklerinin nasıl süngülendiğini gördük ve daha neleri neleri, ODTÜ'ye topunu çevirmiş tankları...
Demek iki şey için en çok borçluyum, biri hayatım için diğeri ihtilal nasıl yapılır için... İkisi de ödeşilmez...
Hem evdeki baba, hem silahlı kuvvetlerin paşa babaları insanın anasını bellemekte nasıl da ortaktı böyle...
Anı kitabımı da böyle bitirdim zaten, aynı tümceyi kırk kere yineleyerek, hesap verin, hesap verin, hesap! diyerek... Benim babam hesap mesap vermez, bugün kaldığı yerden yeniden başlayabilse, aynını misliyle yapar, ama, sanırım devlet baba yani paşa babalarımız artık darbeyi zor yapar, șu an (7 Nisan Perşembe öğle üzeri) ekranda akan alt yazıya bakılırsa, hesap vermek görünüyor ufukta, o en darbeci pașa babalara...
Sözü bir güzel şairin, şairlerin ecesi Gülten Akın'ın dizeleriyle bağlayalım ve artık susalım:
‘Çünkü severler babalar küçük kızlarını
Başkalarında gördüm...'
Ayşe KİLİMCİ



