MUTFAĞI DIŞTAN DOLANMAK
12 Şubat 2026 15:42 / 495 kez okundu!
"Mutfağı dıştan dolanmak mı? Hadi efenim, siz de... Taşı dolanın, düzenbazlığı, düşmanlığı, hasedi, sevgisizliği, nadanlığı dıştan dolanın, aman diyeyim zinhar, mutfağı dıştan dolanmayın ey insanlar. Herkese eşit (yani eşite yakın) sunulmuş tek keyif olan sofra, tencere, yemek zevkinde bildiğinizden şaşmayın, geliştirin ama asla vazgeçmeyin...
Haneniz nur, sofranız mamur, gönlünüz şen, ağız tadınız yerinde olsun. Elinizin hüneri bildiğinizden geri kalmasın. Aşınız bereketli, suyunuz datlı, kızınız komşu olsun. Yağınız acımasın, tencereniz hışımlı düdüklüsünden olmasın, domatınız kırmızı, kokulu, her bişeyleriniz hormonsuz, yerli ürününüz ucuz, ejnebisi pahalı olsun. Peynirinizin sütünüzün tadı yerinde ve katkısız, ineklerinizin huzuru ve sütü bol olsun. Karpuzunuzun çekirdeği çitlenecek gibi, kendi datlı, kırmızısı essahlı olsun. Salçanız güneşte pişsin, turşunuz diri düşsün, kılıç bamyanız hiç sümbüllenmesin. Sininiz ekmeksiz, suyunuz besmelesiz, kalbiniz aşksız kalmasın, valla para kadar önemli bunlar..."
***
MUTFAĞI DIŞTAN DOLANMAK
İnsanların kimi zaman dellendiği oluyor, hatta insanlığın. Büyük dellenmeleri (savaşlar, faşizm ve aşk) bir yana bırakıp arada sırada boyveren delirmelere bakalım.
Bunların ilki bana sorarsanız yeni doğanın temel gıdası anne sütüne sınır koymaktır. Benim kuşağım ve bir öncesini etkisi altına alan bu süt zaptiyeleri, emzirmenin en çok dört ay sürmesi gerektiğini çünkü sonraki zamanda sütün besleyiciliğinin, koruyuculuğunun azaldığını, annenin süt verme ve çocuk prangasından bir an önce kurtulup işinin başına dönmesi gerektiğini, esasen süt vermenin estetik dışı, zaman çalan, kadını çirkin kılan, pörsüten, biraz da geri kültür simgesi bir fuzûli iş olduğunda diretiyor, eni konu başarılı oluyorlardı.
Bu zaman içinde mama satışlan patladı.
Öyle ki allahın Afrikasının en ücra köylerinde bile mama satış grafiği yükseliyor, ancak su kaynatma ve mamayı hazırlamak için gerekli hijyen koşulları olmadığından bebek ölümleri artıyordu.
Bizim bin bilmişler de bu kervana katılmış, mamanın boy uzatıcı olduğu ve aktif çocuklar yetiştirdiği savsözcülüğüne soyunmuşlardı.
Bizler, çocuk yuvalanındaki buluntu bebeklerin, kutu sütü ve belli mama markalarına bağımlı olduğunu dehşet içinde izliyorduk. Terk edildikleri camii avlusunda bunları tatmış olamayacaklarına göre, bu bağımlılık nereden kaynaklanıyordu?
Bendeniz, ek beslenmeye geçsem de bütün çocuklarımı ikişer yıl emzirerek başkaldırı rekoru kırıyordum, bu kültürlü bilgisizler karşısında.
Bunun yanındaki delirmek de mutfağı silme deliliğidir, bu kanı benimdir.
Altmışların sonuydu, anımsıyorum, mutfak içinde gidip gelinen mesafe, sonra sofra için kat edilenler alt alta yazılıp toplanır, kilometreye vurulur, kadının gün boyu kaç kilometreyi yok yere adımladığı gözlere sokulurdu.
Mutfak asaleti kadının sefaleti demekti. Özgürleşmenin bir yolu da mutfağı dıştan dolanmaktı.
Nasıl?
O zahmetli görkemli masraflı zaman çalıcı güzelim yemeklerimizi dışarıda bırakarak. Daha az iş tutarak. İncesine süsüne püsüne sofra özenine aldırmayarak. Zaten bütün dünya bu nenem işi yemekleri, tencereleri, düzenleri, töreleri boşlamış; millet uzayda fink atıyor, ya biz ne yapıyoruz? Tencere başında yemekten önce biz pişiyoruz, uzaya da bekle gideriz böyle. Fezaya çıkmak ya da çıkmamak, işte bütün mesele bu anacım.
Biz her gece Heybeli'de mehtaba çıkıp duruyorduk, bilmiyorlardı, bunun bir yolu niyetti, öbür yolu tadımlık mezeler ve rakı...
Ev ekonomisi ekolü, enerjisini ev işleri eğitimi konusundaki uygulamalı çalışmaları tüm ülkelerde okutulacak bir ders disiplinine dönüştürmeye harcayan Ellen Henrietta Richards'ın da desteğiyle yeni boyutlar kazanacaktı. Ev işi angaryalarını bir çeşit bilime dönüştürmek amacıyla ev işi ve mutfakta geçen zamanı kısaltmayı yeğleyen bu yeni akım, günlük işleri standarda bağlayıp kimini yapmayı, kimini es geçmeyi yahut üstünkörü yapmayı ve daha az yol katederek daha az yorulmayı öngörüyordu. Biz mutfakların bu akım tarafından belirlenen yeni mimari tasarımlarını aldık, orta karar boylarımızın ancak zıpladığımızda ulaşabileceği tavana yakın dolaplar olarak evimize uyarladık.
Dünyadaki asıl amaç hijyen ve evin kıyı köşesini tertiplemek değil, mutfağa yeni biçimler vermekti. Süsleme kisvesi altında gözden ırak tutulmak istenen, tehlikeli köşeydi mutfak. Bunlan yaparken memelerden ne istediler, anlamak zor doğrusu. Emzirmeyiniz, buyurdular; kadınlar memelerini greve soktu. Çocuklar kazan kaldırdı ama bu bi işe yaramadı. Ana sütü dört aydan sonra kesildi, bebeler dellendi.
O ara gene Sam Amca'nın yardımları yağıyordu, ülkemiz nura gark oluyordu. Manken bebekler, onlara bağlanacak hazır bezler, özel pudralar, alttan çıtçıtlı badiler geliyordu ama, bizimkiler ille kumaş bez kullanıyor, mermerşahiden zibin dikiyorlardı, ya ne etselerdi, bugünkü gibi miydi ortalıktaki bebek şeyleri? Zaten para da yoktu. Öbür yandan süt tozu ve konserve et yardımları yağıyordu. Bebelere mama, çocuklara süt tozu. Biz okullarda kazandan, kepçeyle dağıtılan o iğrenç süt tozlarını yutamıyor, yutsak hasta oluyorduk. Ana sağlıklarına teneke kutularda soya sütü geliyordu, deniyor, sevemiyorduk. Sevmek mecburen ve tatsız olmazdı ki, bunu koca Amerika anlamıyordu, niye anlamıyordu? Yoksa milletlerin efendisi şunu mu dayatıyordu: Az pişirin, az doyun, az halvet olun. Her şeyin azını yeğleyin, çünkü çoklar benimdir. Yahut şu muydu, işten arttırın, dişten, sütten, tencereden arttırın, biriktirin, benim arabalardan satın alın. Mutfakta cahil olsanız da o elektrikli aletleri alıp raflara dizin, hatta kutusundan bile çıkarmayın, süs diye, mahsusçuktan, ama alın, alın alın, almaktan ölün, yemekten değil...
Zaten onca zaman harcedip yaptığınız salçalar, reçeller, tarhanalar falan da hijyen koşullarına uymuyor sizin... Zahmet etmeyin ben onları hazır üretirim, siz de kolayca alıp tertemiz tüketin. Yahut en iyisi onu da almayın, siz gene araba alın anacım.
Bu akımın bir diğer amacı, ev kadınlarında besinlerin tadına ve beslenmeden alınan keyfe karşı kuşku yaratmaktı. Keyfe keder düşürmekti. Keder de malum, ayrılık demekti.
Beslenme adına damak mahkûm ediliyordu.
Ben anımsıyorum, annemin baş hemşire olarak çalıştığı her sağlık kurumunda, "yukardan" gelen broşürler, eğitim planlanı hep bu minvaldeydi. Göç alan bölgedeki kadınlar kadar, ana ve çocuk sağlığı merkezlerine eğitim amalı gelen her sınıftan kadına mutfak kilometreleri hesaplatılır, yemekte tırışka usuller önerilir, efen'im çünkü dışarıda hayat akıp gitmekte, bizim kadınlar homini gırtlak peşinde yorulup dünyadan ve bilgiden habersiz didinmektedirler. Sahiden sevsinler...
Bir zaman şaşaladı kadınlar da, eğitmenler de.
Annemiz merkezde kadınlara öğrettiklerini evde uygulamaya kalkardı, biz isyan ederdik, ananem tasalanır ve suçu hep halama atardı, ona göre bu "ecza kokan tatsız mutfak, tencere" anca onun işi olabilirdi. Oysa ona haksızlık ettiği tek konu buydu, halamız bu tongaya hiç düşmedi ve elindeki zadegan ve hörmetli tat, tencere içine katılmaktan hiç eksik kalmadı.
Sonuç neydi peki?
Mafiş...
Mutfağın gözden düşürülmesi yüzyıl dönderebejinde doruğa ulaştı. Aşırılar iyice azıtıp "iyi yemek, yendikten sonra anısı olmayan, iz bırakmayan yemektir" bile dediler. On dakikada damakla, kalple öpüşmeden götürülecek ve hiç anımsanmayacak ruhsuz bir yemek kaç dakikada hazırlanırdı? İşte size hayata ayırabileceğiniz kurtarılmış zamanlar... Nah, netekim.
Biz bunu Balkan ülkelerinden gelen ve eli yemeğe az düşmüş göçmen soydaşlarımızda da görüyorduk. Kiminin eli hünerli, yemek bilgi dağarcığı zengin bu insancıkların büyük bölümü, yemek pişirmeye harcayacağı zamanı ömründen kayıp olarak niteliyor, fritörningi (fritözde patates, piliç, sosis, biber vb. kızartılarak yapılan ayak üstü yemek) yeğliyorlardı.
Biz tabii mutfak sahnesine çıkmak için kuliste bekleyen fritöz yahut derin yağda kızartma makinelerinden bihaberdik, bunların ha babam de babam sosis, patates, biber kızartıp ekmeği katık edip yediklerine, ya da iki kilo yeşil biberi iri iri doğrayıp bi kaşık yağ ile o da çiçek yağıyla, kızarttıktan sonra üstüne tek bi yumurta kırıp on ekmekle buna girişip bütün evcek nasıl doyduklarıma şaşarak, bu kökü dışarıda bilgileri ağzımız açık dinlerdik. "O kıyma nasıl o ince kabağın içine dıkıldı?" sorusundan, "Karnınız için ne kadar zaman yitirirseniz, beyniniz için o kadar az zaman kalır size," mavalına, yokhükmüne savrulur dururduk.
Aslında göçmenler dolma yapmasını, mutfak hünerini bilmiyorlardı, elleri yokluk nedeniyle sıkıydı. Mutfak ve sarmalar elbet dışarıda hınzırlık yapmak için engelleyiciydi, bunda halı olabilirlerdi.
Olay, ev içi angaryaları ve tencere başına tutsaklık mıydı, yoksa dışarıda kum gibi kaynayan yığınla işe mutfak nedeniyle yeterince zaman ayıramayış mıydı?
Geçiniz efenim bütün bunları bi kalem...
Men ne söylerem, tanburam ne çalar?
Ev içi angaryalarından kurtulayım dese bizim kadın, törenin, kocanın, işsizlik ve mesleksizliğin kıskacına düşüyordu. Toplumsal etkinliklere zaman ayırmak istese, hangisine iç huzuruyla varıp çalışacak? Eşitlik ve ekonomik özgürlük için çabası, gücü, kararlılığı yerindeydi ama iş haniydi? Kadınlar çırpınıp didinse de, on parmak daktilo, steno öğrense, dil kurslarına gitse de, ekmeği gene yemekten, dikişten, İzmir Fuarı'nın tanıtım pavyonu hostesliğinden kazanıyordu.
Hayata katılmak bu muydu? Yoksa bizim düşünebilmemiz için daha on fırın ekmek mi yememiz gerekiyordu? Yoksa bütün bu başımıza gelenler ve bilgisizligimiz hep fırın dolusu ekmek yemekten mi oluyordu?
Ordaki biz nerde, şimdiki biz nerde?
Şimdi de hazır salatalar, bekâra bilgisize üretilmiş, minicik doğranmış peynirler, her şey her biçimde satılık, her şeyin fiyatı var; iş, alabilmekte.
Peki bizim mutfak nerde?
Ötekiler gibi semt-i meçhulde mi?
Haşa... Yerliyerinde. Bi de sunumunu, satışını yapabilseydik, kayda kuyda aldırıp bu bizimdir diyebilseydik... Bütün dünyanın yemek kişilerinin mutfağımızın önünde saf tutup aşçı külahlanını çıkartıp selâma durması gerekirken öyle olmuyor. Hala kusur buluyorlar, acaba karşılıklı eksiğinden mi tutuyoruz biz bu işi?
Memlekette, baklavayı sen buldun ben buldum çekişi eden Marikayla Meryem, Almanya'da işçi olup komşuluk ederken, köftelik bulguru, yalancı sarmanın salamura yaprağını, nar ekşisini hangi bakkalda, yani markette bulacaklarını fısıldıyordu birbirine, "kız anam içli köfteyi de pişirir mi bu mikrodalga tandır?" diye soruyorlardı, ee peki nasıl düşman kalınacaktı?
Dayatılan düşmanlıklar da yeni moda mutfaklar da beyhudeydi, insanlar şükür ki bildiğini okuyordu ve mutfakların şerefi bu sıradanlıkla kurtuluyordu.
Mutfağı dıştan dolanmak mı? Hadi efenim, siz de...
Taşı dolanın, düzenbazlığı, düşmanlığı, hasedi, sevgisizliği, nadanlığı dıştan dolanın, aman diyeyim zinhar, mutfağı dıştan dolanmayın ey insanlar. Herkese eşit (yani eşite yakın) sunulmuş tek keyif olan sofra, tencere, yemek zevkinde bildiğinizden şaşmayın, geliştirin ama asla vazgeçmeyin...
Haneniz nur, sofranız mamur, gönlünüz şen, ağız tadınız yerinde olsun. Elinizin hüneri bildiğinizden geri kalmasın. Aşınız bereketli, suyunuz datlı, kızınız komşu olsun. Yağınız acımasın, tencereniz hışımlı düdüklüsünden olmasın, domatınız kırmızı, kokulu, her bişeyleriniz hormonsuz, yerli ürününüz ucuz, ejnebisi pahalı olsun. Peynirinizin sütünüzün tadı yerinde ve katkısız, ineklerinizin huzuru ve sütü bol olsun. Karpuzunuzun çekirdeği çitlenecek gibi, kendi datlı, kırmızısı essahlı olsun. Salçanız güneşte pişsin, turşunuz diri düşsün, kılıç bamyanız hiç sümbüllenmesin. Sininiz ekmeksiz, suyunuz besmelesiz, kalbiniz aşksız kalmasın, valla para kadar önemli bunlar...
Ayşe KİLİMCİ



