MARKS, 'MARKS’IN İNTİKAMI' VE BEN

13 Kasım 2010 00:26 / 3946 kez okundu!

 


Desai, elimde tutuğum “Marks’ın İntikamı” adlı kitabın yazarıdır. O bir lord. Bu güzel pazar gününde, kendisini Highgate’e gezmeye davet etseydim, ihtimal yoğun programından dolayı gelemezdi. Ayrıca, birbirimizi tanımıyoruz da… Aslında gelmese de olur, yazdıkları ortada. Kitabını okurken heyecanlandığımda, şaşırdığımda hemen kocaman kafasının çoğunu kaplayan kıvırcık saçlarını sallayarak hayalet gibi yanı başımda beliriyor.

350 sahifelik kitabını satır satır ezbere biliyor. Kitabı Marks’ın düşüncelerine ayırmış, Marks’ın, neyi, ne zaman söylediğini araştırdıkça, fikirlerinin nasıl değişime uğradığını gün gün, sanki, Marks, Engels ve kendisi üçü birlikte aynı zamanda yaşamışlar gibi yazmış. Ben ve hayalet Desai, yani onun kitabı, ikimiz Highgate’e Marks’ın mezarına gidiyoruz. Mezarı, Londra’nın sıradan parklarından birinde. Parka giren herkes kiliseye bir miktar para ödemek zorunda. Parkın işletmesini kilise üstlenmiş.

Kocaman heykelin yanı başına geldiğimde, iki elini, iki dizi üzerine bırakan o büyük insanla yüz yüze geldim. Buraya her geldiğimde başıma gelenleri yeniden yaşadım. Mutluluk ve sevgi selinin etkisi altındaydım, Bu öylesine bir sevgi ki, tanrıya, bir peygambere veya dine inanmışlığın yarattığı, bir kölenin efendisine bağlı olmasının ruhsal bir etkisi değil. Bu, daha çok bilinçle, yüreğin; geçmişle, geleceğin; adaletle, eşitliğin; insanlığa saygının, özgürlüğün birleşerek yoğrularak oluştuğu, dinlerde olmayan, insani bir sevgidir.

Elimdeki kitap ıslanmış olacak ki, heykelin karşısındaki banka oturduğumda elimin tersiyle kitabın kapağını sildim. Heykelin kaidesindeki yazılara gözüm ilişti. “ Tüm Dünya İşçileri Birleşiniz”, “Filozoflar dünyayı yorumladı, önemli olan onu değiştirmek”. Bunları okuduktan sonra kafamı yavaşça kaldırdım, Marks’ın o kocaman gözlerinin içine baktım. Bilincimde ve büyük hayalimde hep sen vardın, dedim. Seninle konuşmaya sohbet etmeye geldim.

“Marks 1858’lere kadar radikal bir söylem geliştirdi. Araştırdıkça çok farklı alanlara yöneldi Daha sonra bunlara geri dönmedi” diyen bir ses, bir esinti, Desai’nin kitabının bir yerinden kulağıma çalındı. Sesler daha da çoğaldı; “ileri burjuva üretim ilişkilerini geliştiren İngiliz şirketlerinin ve İngiltere’nin yayılmasını da destekledi”. Sesleri daha fazla duymak istemiyordum kafamı salladım. Bu kadarı yeterdi. Bu defa kendi kendime sordum. Gerçekten böyle mi oldu? Neden olmasın? Çünkü Marks, insanlık tarihinin büyük dönüşümlerini araştırıyordu. Tarihin, bilimin astronomuydu. Bir üretim ilişkisi, yayılabildiği son sınıra kadar yayılma dinamizmine sahipken, onu hiç kimse durduramaz. Yayılması ne kadar çabuk olursa, daha ileri toplumsal yapının oluşum süreçleri daha hızlı oluşur diyordu. Bunları da ondan öğrendim. O her zaman benim tek düşünce kaynağımdı.

Bu parka her geldiğimde geçmişle hesaplaşmayı istiyorum. Berlin Duvarı yıkılıp Moskova düştükten sonra kendimi diri diri mezara gömülmüş gibi hissettim uzun zaman. Çok kızmıştım, heykele bakarak Marks’a, “Rusya’da devrim için koşulların hazır olmadığını” söyledin mi söylemedin mi? dedim. Desai kitabının kapağını mı açtı, yoksa rüzgardan mı uçtu, sahifeler bir bir çevrildi ve o önemli saptamanın olduğu sahifede durdu: Marks bir Rus yoldaşına yazdığı mektupta “Rusya’da devrimin hazır olmadığını” açık bir biçimde yazmıştı. Desai’nin homurdandığını duyar gibi oldum. Aynı sahifelerde, “Rusya’da devrim, köylü ve askerler öncülüğünde başarıldı. İşçilerin rolü çok azdı. Ne birleşecek bir işçi sınıfı vardı, ne de kapitalizm. İşçi sınıfının kurtuluşu kendi elleriyle olmadı. Böyle bir fırsat da verilmedi. Öncü parti ve devlet aparatıyla gerçekleşen devrim, işçileri sistemin birer vidasına çevirmişti.” diye yazıyordu.

Desai, daha da ileri giderek kitabının bir yerinde Ekim devrimi 1989’da olsaydı ne olurdu, sorusuna cevaplar arıyor. O bölümü büyük bir heyecanla okudum.

Fransız devriminden önce 1848 sınıf savaşları, 1871 Paris Komünü ve ondan sonra Avrupa’yı sarsan dev halk ayaklanmaları olmuştu. Ekim 1917’den 1923’e kadar Almanya’da, Macaristan’da, Avusturya’da başarısızlıkla sonuçlanan devrimler ardarda denenmişti. Eğer Menşevikler Sovyet seçimlerinde Bolşeviklere dört oy farkla yenilmeselerdi, o zamanın devrim önderleri Marksizm’i tekeline alamayacaklar, Marks’ın tüm eserlerini, mirasını ve ismini milyonlar sahiplenecekti. 80 yıl boyunca Marksizm’i bir dogmaya ve cansız bir duvara çevirenler ortaya çıkmayacaktı. Marksizm, dinamik, yön verici, insanlığın büyük bir projesi olarak kalacaktı. İşte o zaman, büyük Ekim Devrimi, gerçek yerini bulacak, sadece emekçi Rus halkının elleriyle değil, bilgi ve bilinciyle yücelecekti.

----------

Highgate’ten, Londraya tepeden, çiseleyen yağmur altında bakıyorum. Yemyeşil ağaçlardan ucu bucağı görünmeyen koca kent... Parkta yalnızım, Marks’ı ve ‘Marks’ın İntikamı” kitabını hesaba katmazsak. Onların ikisi konuşmuyor, sadece beni dinliyorlar. Islak heykele bakıp avazım çıktığı kadar bağırdım. “Leninizm, Marksizm’in bir devamı değil; Leninizm, Komünizm ve Bolşevizm, Marksizm’den bir sapmadır. Sovyetlerde kurulan her şey senin söylediklerinin tersiydi”. Kendimin duyacağı kadar sesim yükselmişti, sustum. Bildiklerimi içimden geçirmeye başladım.

Marks, Hegel’in felsefesini sadece ayakları üzerine oturtmuştu. Ekim Devrimi, 1917’de değil de, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkıldığı zaman olsaydı, Sovyetler Birliği yıkılmayacak; Fukuyama tarihin sonunu ilan etmeyecek; Popper, Hegel’i totalitarizmin babası ilan etmeyecekti. 1950 ve 60’larda ekonomik politikalarıyla tek alternatif olan ve Kapitalizmi, Marksizm’den ve Komünizm’den koruduğunu söyleyen M. Keynes de doğmamış olacaktı.

Desai’nin kitabının sahifelerini tekrar karıştırır gibi oldum. Amacım kitap okuyor görünümü vermek, parkta gelen gidenlerin dikkatini çekmemekti. Bu arada altını çizdiğim bir paragrafa rastladım. Desai şunları söylüyordu; tarihin akışı tersine çevrilseydi, dünyanın bugünkü durumu çok farklı olurdu. Lenin, böylece zamanından önce doğmuş bir devrime önderlik etmeyecekti. Ekim devrimine “tarihin erken doğumudur” demesine gerek kalmayacaktı.

Yakınımda kimsenin olmadığını fark edince, kitabı kapattım ve Desai’nin şu söylediklerinin doğru olup olmadığını doğrudan Marks’a, heykele, sordum. Bastıra bastıra, tekrar tekrar okudum. Ben okudum ben dinledim. Soran eden yok ilgilenen de yok. İnanılmaz bir şeydi benim için, bu kadar okumama rağmen nasıl bu tarihsel durumun özgünlüğünü fark etmemiştim. Marks’ın söylediklerine tamamen ters bir devrim yapılmış ve Marksizm sorumlu tutulmuştu. Yıkılan Sovyet deneyiminde devletleştirmeleri yapan, planları hazırlayan, hantal devletle, bürokratlarla işçileri kurtarmayı hedefleyenler, tek partiyle ülkeyi yönetmeye çalışan Marksistler değildi; Leninistlerdi, Bolşeviklerdi. Leninizm, Marksizm’den bir sapmadır ve komünizmin ve komünistlerin mezar kazıcısıdır. Çok mu ileri gidiyordum acaba bir başıma?

Yani bildiğimiz Marksizm, aslında Leninizm’di. Marksizm ise, Türkiyeli komünistlerin Marksizm hakkında bildiklerinin tam tersiydi. Desai’nin şu yazdıklarını önce gözlerimle, sonra içimden ve en sonunda da dayanamayarak yüksek sesle okudum. “Marks, hiç bir zaman sanayinin devletleştirilmesini savunmadı. O, hiç bir zaman pazar ekonomisinin, merkezi planlamayla yer değiştirmesini söylemedi. İşçilerin yaşam koşullarının geliştirilmesi için devlete bakmadı, hatta sosyalist devletten söz bile etmedi. Gümrük duvarlarının yandaşı değildi; tek partili sisteme arka çıkmadı; hiç bir zaman komünist partisinin işçi sınıfına öncülük etmesi gerektiğini söylemedi. Ona göre, iktidarı devirmek için ayaklanma yapan bir parti Blankist’ti. Hayatı boyunca uçan bir canlıya bile zarar vermedi”.

Gözümü heykele diktim, sessizce gözledim. Marks’ın kılı bile kıpırdamıyordu. O şimdi tam bir heykeldi, sonsuz evrenin derinliklerinden gelen buz kütleleriyle dona kalmıştı. İnsanlığın bu kadar yanlış anladığı bir başka bilim adamına tarihte rastlanacağını sanmıyorum. Heykelin üstünden süzülen yağmur damlaları onu pırıl pırıl tertemiz yapmıştı.

Amacım Marks’ın globalizmi nasıl gördüğünü tartışmak. Desai, “Marks, kapitalizmin son sınırının globalizm olduğunu belirtmişti” diyor. Dizlerim üstünde açık tutuğum kitabın kenarını kıvırdığım sahifeleri hızla çevirdim. O bölümü İngilizce’den Türkçe’ye şöyle çevirdim: “Marks kapitalizmin dostu değildi, onun iyi bir öğrencisiydi. 65 yıllık ömrünün yarısını kapitalizmin dinamiklerini araştırmakla geçirdi. Bu dinamikler ki, ona göre, kapitalizmin sonunu hazırlayacak ve komünizmi getirecekti. Bu, bir kapitalist devletin yerini, sosyalizmi getirmeyi amaçlayan başka bir devletin alması demek değildi.

Marks 1848’de, henüz 30 yaşındayken kapitalizmin devrimci dönüşümünün dinamik hareketlerini gördü. F. Engels’le yazdığı ‘Komünist Manifesto’da kapitalizmin global doğasını keşfetmişti. Manifestoyu defalarca okumama rağmen güncel durumu dikkate alarak yorumlamamıştım. “Burjuva sınıfının üretim için pazarı sürekli genişletme ihtiyacı yeryüzünün en ücra yerlerine yayılmasına neden olur. Her yerde kendine ilişkiler arar, kendi kendine rahat ve güvenilir yerler bulur ve orada yerleşir” (Komünist Manifesto, 1948, İngilizce, s,123-25). Marks, kapitalizmin yeryüzünün her köşesine yayılmak zorunda olduğu ve bunu gerçekleştirecek dinamikleri olduğunu vurguluyor. Her çeşit direnci kırarak global sınırlara varacağını açıkça belirtiyor. Marks bununla da kalmıyor, kapitalizm, dünya pazarını sömürürken üretime ve tüketime kozmopolitan bir karakter verir, diyor. Kapitalizmin globalizm sınırlarına varmak için tüm engelleri aşabilecek dinamikler taşıdığını da o zaman belirtmişti Marks. Ulusalcılığın tek taraflı kalmasının hemen hemen olanaksız olduğunu söylerken, ulusların evrensel karşılıklı bağımlılığının yalnızca maddi üretimde değil, aynı zamanda entelektüel üretimde de kendini göstereceğini öngörüyordu. Haberleşme araçlarındaki devasa gelişme en barbar ulusları medeniyete çekecek, Çin setlerini yıkabilecekti.

Geri doğru çekildim, sırtımı banka dayadım. Gözlerimle Highgate’i değil geçmişi taramaya başladım. İzmir, İstanbul ve Antakya’daki gizli parti toplantılarını gözlerimin önüne getirmeye çalıştım. Kaç defa bunları okuduk tartıştık ve kaç defa devrim yolundan dönmeyeceğimize dair yeminler ettik, bu ne cehaletti? Kafamızda globalizm hiç yoktu, her şey emperyalizmden ibaretti. Yani Komünist partinin iktidara gelmesi ve üretim ilişkilerinin son bulması aynı anda olacaktı. Politik - sübjektif koşullarla, maddi - ekonomik koşullar birbirinin içine girmişti. Marksizm’de ise, önce burjuva üretim ilişkileri global düzeyde yayılarak sonuna doğru yol alır, yavaş yavaş bir çok alanda işlemez duruma gelir; partiler, çalışan kitleler, onu adım adım yenileriyle değiştirir. Tepemde duran koca heykel okuduklarımı izliyor gibi geldi. Marksizm’de, “kapitalizme son veren devrim” diye bir amaç hiç yoktur. Marks’a göre kapitalizmin sonunu insanlığın global sınırları belirler. Desai’ye göre, Marks, bunları şöyle belirtiyor: “Adam Smith, ticarette ve özgürlüklerde elde edilecek ilerlemelerin insanlık tarihinin en yüksek ve en son aşaması olacağını kanıtlamaya çalışıyordu. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla, özgürlük ve ticaret çok genişledi. Bundan dolayı Fukuyama, tarihin sonuna gelindiğini ilan etti. Marks ise, tarihin bu son aşamasında daha başka şeyler aramış ve bulmuştu. Ona göre özgürlük, sürekli eşitsizlik üreten özel mülkiyet ve sınıf temelinde oluşan parlamenter demokrasinin de ötesinde bir yerdeydi. İnsanlığın özgürlüğü, karşılıklı bağımlılıklarının farkına vardıkları zaman mümkün olacaktır. Birinin özgür olmadığı bir zamanda hiç kimse özgür olamaz. Bir bütün olarak tüm insanlığın kurtuluşunu amaçlıyordu. Komünizm, hemen şu köşeyi dönünce ulaşılacak şey değildi; üstelik gerçekleşmesi için ne zaman ne de yol haritası vardı.”

Desai bu söylemiyle Marks’ı revize mi ediyor? Belki de evet, tıpkı Lenin’in yaptığı gibi... Çünkü bu durumda Marks’ın bir sosyal demokratlığı kalıyor. Daha da önemlisi, Marksizm’in, kapitalizmin sonunu tanımlaması da sosyal demokrat partilerinki gibidir. Kapitalizmin sonu gelmeyecek mi?

“Ne üretim fazlalığı, ne pazarın yetersizliği, ne işçilerin örgütlenmesi ne onların ulusal gelirden aldıkları pay, ne kaybedilen imparatorluklar, ne petrol yetersizliği, ne de üçüncü dünya işçilerinin tehditleri kapitalizmi durduramadı. Kapitalizmin bu duruma gelebileceğini kim tahmin edebilirdi Marks’tan başka? Bakın 1859’da Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da, kapitalizmin sonunun geldiğini ilan etmesinin üzerinden henüz iki yıl geçmişti ki, şöyle diyordu:

“Üretim güçlerini geliştirme imkânı veren en küçük bir boşluk bitene kadar, bir sosyal sistem yok olamaz, tam tersine gelişir ve yeni daha ileri üretim ilişkileri, eskinin içinde kendini var edecek maddi koşullar oluşmadan ortaya çıkamaz. Maddi süreçleri yakından izleyen insanoğlu başarabileceği görevleri önüne koyar; çözüm için maddi koşullar olgunlaşır veya olgunlaşma sürecine girdikçe sorunların kendisi ortaya çıkar”.

Marks’ın ölümünden ve özellikle 1917’den sonra bu temel saptama inkâr edilmeye çalışıldı. Marks hakkında kafamızda yer etmiş birçok şeyi unutmamız lazım. Yeniden kapitalizmi tartışmaya ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde Marks’ı yeniden okumaya zaman ayırmak ayrı bir önem taşıyor. Ancak böyle yaparsak, 21. yüzyılın başında yaşamakta olduğumuz büyük değişimleri anlayabiliriz. Kapitalizm ne zamana kadar devam edecek, yerini, çalışan insanlığı mutlu kılacak bir sisteme bırakacak mı, kapitalizmin yayılmasının sınırları varsa bunlar nelerdir? Bu sınırlar içsel mi dışsal mı? Ekoloji, işçilerin hoşnutsuzluğu, ulusalcı karşı duruşlar, dinci fundamentalizm anti-kapitalizm mi? Gerçekten bildiğimiz her şey aslında Leninizm mi? Marksizm nasıl revize edildi? Bu bölümlerin altını çizmekle kalmadım yan taraflarına dikkat çeken işaretler de koydum.

Ey ordakiler! Hükümetin politik taktiklerini tartışmakla zaman kaybedeceğinize biraz da kapitalizmi tartışsanız nasıl olur!

“Marksizm önce R. Hilferding sonra Lenin ve daha sonra da birçok Marksist tarafından revizyona tabi oldu. En çok da, Marksizm’in, bir devlet ve bir sınıf öncüsü politik örgütlenme teorisinden yoksun olduğundan şikâyet edilirdi. Bir üretim biçiminden ötekine geçişin, Marks tarafından çok mekanik ve basit bir şekilde ifade edildiğinden yakınılırdı. Hatta o kadar ileri gidildi ki, Marks’ın, kapitalizmin zayıf halkasını ve kapitalizmin potansiyel olarak sosyalizmin habercisi olduğunu görmediğini, ısrarla söyleyenler oldu. Fakat en son gülen Marks oldu. O, ne yanlıştı, ne mekanistti ne de basit. Kapitalizmin, kendi gelişme potansiyelini tüketinceye kadar yok olmayacağını çok iyi biliyordu. Teknolojik devrim henüz yeni başladı, gelecek ne getirecek kimse bilemez. Biyoteknoloji, yeni materyaller, evrende keşfedilecek yeni gezegenler ve henüz global kapitalizme tamamen entegre olmamış yeryüzü. Örneğin, dünyanın birçok bölgesi kapitalizme entegre olurken Afrika bunu halâ gerçekleştiremedi.

Birçok kişi globalizmi korkunç bir süreç olarak görür. Bu alanlarda kapitalizmin önüne engellerin çıkmasının kaçınılmaz olduğu ileri sürülür. Örneğin, belki çevre, belki ulus-devletlerin karşı direnci, belki de, devletler üstü devlet veya global düzeyde G20 gibi örgütlenmeler azgın gidişini durdurabilir.

Marks, kapitalizmi frenleyebilecek dış faktörleri ve kapitalizmin değişime ve yenilenmeye karşı güçsüz olduğunu görmedi. Ancak kapitalizmin sonsuza dek var olamayacağını biliyordu,. Ona göre kapitalizm, zayıflığının en güçlü olduğu noktadaydı. Diyalektik metod bunu gerektiriyordu. Kapitalizm, gelişemediği an yok olma sürecinin başlangıcı olacaktır. Her gün kapitalizm koşullarında makinelerin başında çalışan emekçiler yaşamlarında bu durumu hissetmeye ve görmeye başlayacaklar, üstlendikleri misyonla üstesinden gelecekler.

21. yüzyıl başına kadar süre gelen kapitalist dinamizm Marks’ı doğruluyor. Bu, bir anlamda Marks’ın, Marksist’lerden intikamıdır. Onun adına yalan söyleyenlerden, katliam yapanlardan ve en önemlisi yalan umutlar yayanlardan hesap sormasıdır. Bu sefil, döküntü fikirler, sosyal değişim düşüncesini başka yönlere sürükledi. Yeniden Marks’a dönüp kapitalizmin gücünü ve dinamizminin sırlarını öğrenmek gerek. Aynı zamanda kapitalizmin sınırlarına nasıl varılacağını anlamak da son derece önemlidir.

Okudukça oturduğum bankta küçülüyordum, utancımdan küçülüyordum, ben de yalan yanlış umutlar yayanlardan biriydim. Sefil ve döküntü fikirleri yayan Komünist partisinin yılmaz bir neferi olduğumu hatırladıkça daha da küçülüyordum. Doğruldum, kitabı kapatıp hızla parkı terk etmek istedim. Kitap sevgim ve bu kitaba ilgim o kadar fazlaydı ki yapamadım, okumaya devam ettim.

Desai, Marks’ın nasıl revize edildiğini şöyle yazıyordu: “Marks’a sert eleştiriler iki konuda, kendi ülkesinden, Almanya’dan, Kautsky’den geldi. Kapitalizmin motor gücü nedir. Yani işçilerin sömürüsünden nasıl kâr oluşuyor ve ikincisi kapitalizmi yakın gelecekte ne bekliyor? Marks, kapitalin birinci cildini yazarken sabırsızdı ve hatta üretim modeli üstüne yazdığı eleştiriler daha bitmeden, sistemin yok olacağı umudu içindeydi. (1857) Etrafındaki Rus, Fransız ve Alman yoldaşları ondan daha da hızlıydılar. Oysa Marks araştırdıkça, kapitalizmin nasıl çalıştığına dair olguları anladıkça sistemin sonunun öyle yakın olmadığını görmüştü. Engels, Kapital’in ikinci cildini yayınladıktan sonra, Marksın bu sonuca nasıl vardığı daha iyi anlaşıldı. 1885 yılına kadar yaptığı araştırmalarla Marks, kapitalizmin krizsiz ve istikrarlı bir dönem yaşayabileceği sonucuna varmıştı. 1894 yılında Kapital’in üçüncü cildi basıldığında ise, Marksistlerin kafaları daha da karışmıştı. Bu dev eserde Marks, kapitalist kâr oranının düşme eğilimini keşfetmişti. Yeniden Marksist teori sorgulanmaya başlandı. Kapitalizm, sömürmeden varlığını sürdürebilir miydi? Emperyalist işgallere gitmeden bu sistem var olabilir miydi?

Böhm-Bawerk, Marksist teorinin istikrarsız olduğu kehanetinde bulunarak, Kapital’in birinci ve ikinin cildinin çelişki içinde olduğunu söyledi. Eduard Bernstein, İngiltere’de geçirdiği bir kaç yıl sonunda, kapitalizmin değiştiğini, Marksizm’in artık geçersiz olduğunu yazdı. Marksist teoriye karşı eleştiriler o kadar keskinleşti ve derinleşti ki, bundan dolayı bölünmeyen hemen hemen bir tek sosyal-demokrat parti kalmadı. Birinci Dünya Savaşı’na kadar, önce Alman SPD bölündü, daha sonra diğer Avrupa partileri. İkinci Enternasyonal derin bir kırılma geçirdi, Lenin ve arkadaşları ayrıldı. Sosyal-demokrat partilerin çoğu savaştan yana duruş sergiledi, işçi hareketi bölündü zayıfladı”.

Bu satırları bakarken Küba’da Kapital’i nasıl okuduğumu hatırladım. Sovyetler’de Perestroyka tartışmaları sürerken ben bir İtalyan üniversitesinden mezun Kübalı bir profesörden üç yıl süren Kapital semineri alıyordum. Satır satır, her tarafını didik didik taramıştık. Seminer sonunda bize Kapital’in üç cildini hediye ettiler ve hocam şunları söylemişti, hiç unutmadım. ‘Okumaya devam edin ayrıca çocuklarınıza miras bırakın, bu eser hiç bir zaman eskimeyecek’.

Bugün kapitalizmin derin krizi tartışılırken, Kapital’deki analizlere geri dönülmesi çok anlamlı. Leninizm’e referans yapılmıyor. Leninizm’le, Marksizm’i ayırmak gerek. Leninizm, politik taktiklerle bir partinin nasıl iktidara taşınacağının söylemidir. Marksizm ise, sistemle ilgilidir. Sol partiler iktidara gelir giderler, yoksulların haklarını, demokrasiyi savunur ve geliştirebilirler. Ancak sistemi ortadan kaldırmak ayrı bir stratejidir. Politik amaçlar uğruna Marksizm, Lenin’den sonra revize edildi diyordu Desai. Çünkü, Lenin Narodnik’leri eleştirirken, her şeye rağmen NEP politikalarını uygularken bu durumun farkındaydı. “Devrim hiç kimsenin beklemediği yerde Rusya’da Lenin’in önderliğinde Bolşevik parti tarafından gerçekleşti. Bolşevizm, Marksizm’in tek versiyonu oluncaya kadar Marksizm revize edildi. Sayısız Marksist akımın düşüncesi yalınlaştırıldı. Marks, bilinmez ve karanlık olmaktan çok uzak. Öyle bir duruma getirildi ki, Marks, yeni bir dinin kurucusu oldu. Bolşevik olmayan her şey dışlandı, hasıraltı edildi. Rus devriminin ilk on yılında Marksizm üstüne elle tutulur, açık bir tartışma yapılamadı. Ne bir üniversiteden, ne de herhangi bir politik akımdan katkı, yeni bir yorum gelmedi. Batı Avrupa, ayaklanma beklenilen ülkeler, birer birer, ardı ardına hiperenflasyon, deprasyon ve savaşla çalkalanırken, sosyal demokrasinin bir versiyonu olan komünizm tek bir ülkede varlık gösteremedi. İtalya ve Fransa’daki geçici seçim başarıları yerini yenilgilere ve gerilemeye bıraktı”.

Kitabı kapattıktan sonra, Marks’ın heykeline bakarken şu düşünceler kafamda uçuştu. Sovyetler Birliği, yirmi yıl içinde, kapitalizmin yüzyılda gerçekleştirmediği sanayileşme devrimini gerçekleştirdi. Bağımsızlığını kazanan tüm sömürge ülkelere örnek oldu. Marksizm’in Bolşevik versiyonu zaferle taçlandı. Bu durum 1956’lara kadar sürdü. Macar ayaklanmasının bastırılması ve Stalin’in yaptığı vahşi terörün ortaya serilmesi, Bolşevizm’in çok derin bir kırılma geçirmesine neden oldu.

Sovyet devriminin Marksizm’e yaptığı akıl alamaz revizyon ve tahrifatlar, Batı Marksistlerini çileden çıkardı. Marksizm’den etkilenen sayısız sol akım 60-70 yıllarda toparlandı, güç kazanmaya başladı. Soğuk savaş döneminde Batı Marksizm’i öyle bir yükselişe geçti ki, Marksizm’i okutmayan üniversite neredeyse kalmadı. Marksist teorinin her tarafı didik didik araştırıldı ve zenginleştirildi. Sovyetler’de ise, Marks’ın önemli eserleri basılmadı bile.

Fakat ne yazık ki 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla, Sovyetler ve Doğu Avrupa ülkelerinin sosyalist rejimleri ardı ardına çökünce her şey değersizleşti. Ne Sovyetler’in canlı, yaşayan sosyalizmi, ne de Petersburg işçilerinin Lenin’e bağlılık sırları, ne Çin, ne de Küba’nın sosyalizmi yaşatma kararlılığının bir değeri kalmadı. Buharin, Troçki, Stalin veya Mao’nun katkıları da değersizleşti, unutuldu gitti.

Yirminci yüzyılın sonuna gelinirken, kapitalizm, tarihinde ilk defa, 1914 ten beri bu kadar dinamik ve dünya çapında güçlü bir realiteye dönüştü. Birçok ülke sorunlarını çözmek için sosyalizmi terk etti, kapitalizme yöneldi. Kapitalizm teknolojiyi geliştirme kapasitesini gösterdi, gelişme potansiyeline sahip olduğunu kanıtladı. Anında yere serilip gebertilecek bir sistem olmadığı anlaşıldı.

Burjuva üretim ilişkisi (Marks hiç bir yerde kapitalist üretim ilişkisi dememiş) yani kapitalizm 21. yüzyıla farklı girdi. Büyük bir krizle sarsıldı. Kimilerine göre ‘büküldü’, kimilerine göre ise ‘kırıldı’. Tarihte her üretim ilişkisinin 200-400 yıllık bir ömrü var. Kapitalizm, bir üretim ilişkisi olarak, 250 yıllık bir geçmişe sahip, yani yaşlılık döneminde. 2008 finans krizi bilinen krizlerden biri olmayabilir. Nasıl çıkılacağı hakkında henüz bir mutabakat da sağlanmış değil.

Deli gibi bir başıma, bir bankta saatlerce kitap okumaktan ve yazı yazmaktan yorulmuştum. Kitabı kapattım, eşyalarımı çantama koydum ve Marks’a baka baka parktan çıkıp evin yolunu tuttum.



Mehmet Taş


29.10.2010, Londra



***

Meghnad Desai

Lord Desai,Londra Üniversitesine bağlı Ekonomi Okulunda emekli Profesör. İşçi Partisinden Lord, Hint asıllı bir İngiliz.


Marks’ın İntikamı

Kapitalizmin Dirilişi,

Devlet Sosyalizminin Ölümü

İngilizce, 2002, Verso



 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
23 Kasım 2010 20:22

nuhungemisi

Sait Almış'ın yazı üzerine kapsamlı eleştirisi için bakınız:
http://www.izmirizmir.net/bilesenler/koseyazilari/yazi.php?yazi_no=1652
13 Kasım 2010 14:40

nuhungemisi

Volkan Akyıldırım:

Köylülerin çoğunlukta olduğu geri bir ülke olan Rusya'da devrim olur mu? sorusuna 1882'de Manifesto'nun Rusça baskısına yazdıkları önsözde Marks ve Engels şu yanıtı vermişti:

"Buna bugün verilebilecek tek yanıt şudur: Eğer Rus Devrimi, Batıd...aki bir proleter devriminin habercisi olur, ve bunlar, böylelikle, birbirlerini tamamlarlarsa, Rusya'daki mevcut ortak toprak sahipliği, komünist bir gelişmenin başlangıç noktası olabilir."

Yani Marks'a göre geri bir köylü toplumunda da sosyalist devrim mümkündür, çünkü kapitalizm küresel bir sistemdir ve dünya devrimi ile yıkılabilir.

Yazının bütününü yanlış kılan hata ise "Marksizm-Lenininizm" olarak kendini tanıtan stalinizm ile leninizmi aynı şey olarak görmek, Stalin'in yolunu Lenin'in açtığını söylemek. Sonra da stalinizmin tohumlarını marksizm içinde aramak.

Yazarın savaştığı şey leninizm değil stalinizmdir. Leninizm-bolşevizm ve stalinizm zıt kutuplardır. Biri egemen Rus bürokrasisine diğer işçi sınıfına ve ezilenlere dayanır.
21. yüzyılda bunları görebilmek zor değil. Lenin ve Troçki ile Stalin dönemlerinde iki farklı toplumsal örgütlenme, iki farklı anlayış olduğu ortadadır. Stalinizm soldan türüyen bir sapma değil, Rusya'daki bürokratik devlet kapitalisti rejimin ideolojisidir ve iyi ki 1989'da Doğu Avrupalı işçiler tarafından yıkıldı.
13 Kasım 2010 14:39

nuhungemisi

Muhtesem Özdamar:

‘Ve şimdi kendi payıma, çağdaş toplumdaki sınıfların varlığının ya da bunlar arasındaki mücadelenin keşfi konusunda bana ait olan bir şeref yoktur. Benden uzun süre önce burjuva tarihçileri, bu sınıf mücadelesinin tarihsel gelişimini açıkla...mışlardır ve burjuva iktisatçıları da sınıfların ekonomik yapısını açıklamışlardır. Benim yeni olarak yaptığım şunları tanıtlamak oldu: 1) Sınıfların varlığının sadece üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere [historische Entwicklungsphasen der Produktion] bağlı olduğunu; 2) Sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne yol açacağını; 3) Bu diktatörlüğün kendisinin yalnızca bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız topluma geçişi oluşturduğunu.’(Marks, Kugelmann’a Mektup, 23 Şubat 1865.)

Leninizmle hesaplasmaya itirazim yok ama ondan önce de yapacak seyler var.
Ha bir de onbirinci tez var.
Tabii o misyonun sahibi isçi sinifinin mevcut durumu var.
Velhasil Marx'in heykelinde yer alan iki temel düstur en tartismali konular.
Allahin hikmeti midir nedir?:)))
13 Kasım 2010 14:38

nuhungemisi

Bergüzar Sanciş:

Teşekkürler paylaştığınız için. Bence savaşlar ve sonrasında açılan yeni pazarlar bugün eskisinden çok daha fazla oranda kapitalizme yaşam kaynağı oluyor. Ve çok daha düşük oranda yeni üretim süreçleri geliştirilerek eskiye adapte olabiliyor. Küresel açılımın korku kaynağı savaşların bitmesi olmuştur, olacaktır da...
13 Kasım 2010 14:37

nuhungemisi

Mehmet Kazım Ablak:

Açıkçası çok farklı bir yaklaşım. Mehmet Taş'ı, durgun ama dolu akan bir nehiri algıladığım gibi algıladım hep. Şimdi bu yazısı ile de beynimi geçmişime yönelik çok farklı bir açıdan sorgulamaya itmedi diyemem....
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.