ŞANS VE HAYAT

08 Haziran 2020 14:43 / 1720 kez okundu!

 

 

Bütün ideolojilerin, dinlerin ve bilimin esas amacı trajediye karşı mücadeledir.

Hem de yenilgi görünürken umutsuzca da olsa mücadele etmektir. Çünkü trajedinin temeli ölümlü olmaya ve şansın yarattığı kaosa dayanır.

 

****

 

ŞANS VE HAYAT

 

Bütün ideolojilerin, dinlerin ve bilimin esas amacı trajediye karşı mücadeledir.

 

Hem de yenilgi görünürken umutsuzca da olsa mücadele etmektir. Çünkü trajedinin temeli ölümlü olmaya ve şansın yarattığı kaosa dayanır.

 

Buna rağmen mücadelenin sebebi insanın her şeye karşın bir düzenlilik arama isteğidir. Trajedinin temeli ölüm bizi sevdiklerimizden ayırır ve yapılan planları edepsizce ve gözünü kırpmadan çöpe atar. Tıpkı temel bir yasa gibi insanı sürekli tehdit ederken aynı zamanda kendi varoluşunun değersizliğini hatırlatan ve insani özerkliği çiğneyen esrarengiz bir güç gibidir.

 

Akıl doğal mecrada hayatı ve ölümü ve şansı kavramayı denediğinde onu daha kendine uygun hale getirir ve böylece onun gerçek doğasını ortadan kaldırmaya gayret sarf ederken ölümsüzlüğü önerir. Dinler bu anlamda bir yandan kaosa karşı ahlaki bir form oluştururken diğer yandan bir ölçüde ölümün foyasını meydana çıkarmaya gayret ederek insani zayıflığı takviye etmeye çaba sarf etmiştir. Yani, sonuçta dinler de aklın en önemli çıktılarından birisidir.

 

Hegel "Felsefe, muhakkak, nesnelerini dinle paylaşır. Her ikisi de hakikatı nesnesi olarak ele alır" diyor. Bu açıdan Hegel de önemli bir Aristoteles takipçisidir ve etiği temel alan bir görüşe sahiptir. O, benimiz ile yabancılaşma çatışması meselesinin üstesinden gelmeyi amaçladığı için dine temel bir rol yüklemişti.

 

Din bu noktada şans denilen şeyi de bertaraf etme gayretine girişerek onu kadere çevirir. Çünkü nedeni bilinmeyen şeyler normal gidişattan sapma olan şeylerdir ama sıkça başımıza gelir ve onun inkar edilemeyecek anlamsız bir gücü vardır. Bu durumda hem kendimiz hem de sevdiklerimiz için tedirgin yaşam bir temel form haline gelir.

 

Şansı tam fethedemediğimiz gibi tam olarak da kavrayamayız. Mesela, bugün Türkiye’deki sert politize oluş hep bir olumsuzluk (şanssızlık) olarak görülmüştür ama belki de bir iyi şanstır. Bu yüzden Hegel'in "Minerva'nın baykuşu alacakaranlıkta uçar" sözünü hatırlamak gerekir. Yani, bu sözle süreç tamamlanmadan değerlendirmelerimizden emin olmayalım denmek istenmiştir. Yani, Batı’nın giderek depolitizasyonu bizim ise giderek daha politize olmamız pek olumsuz bir şey olmamış da olabilir. Batı’nın giderek daha çok depolitize oluşu onu çok daha olumsuz bir yana savurmaktadır. Bu durumda sosyal medya fenomenleri toplumları yönlendirmektedir ki bu daha büyük felakettir. Artık Batı’da politika yerine sadece depolitize olmuş bireysel kitlelerin reaksiyonlarını göreceğiz ve bunun daha gelişmiş bir bilinci temsil ettiğini kimse iddia edemez. Yağmalayan, kırıp döken ve bilincinin çok üzerinde bir özgüvene sahip olan yeni Jokerlerin peşinden koşan postmodern kitlelerdense bizdeki gibi sertçe politize olmuş kitleler daha olumlu sonuçlar doğuruyor olabilir. Kim bilir? Mesela, Jokerlerin peşinde koşan bu kitleler çok daha büyük bir ekonomik krizle karşılaşsa kim bilir neler olur? Mesela, ABD’de tepkisel vandal kitleler (hepsi için demiyorum ama bir kaos anında daha saldırgan olanların daha etkin olacağını deneyimden biliyoruz) geçerken elinde otomatik silahlarla mülklerini koruyan gergin kişilerin oluşturduğu resim ne kadar ürkütücü. 

 

Genelde bir özet olarak Charles Taylor şöyle diyor: “Batı modernitesi, yeni kurgulanmış benlik arayışlarının ve ona bağlı olarak gelişen ilgili pratiklerin meyvesidir ve insan yaşamının değişmez özellikleri ile açıklanamaz.” 

 

Bu anlatıların sonunda anlıyoruz ki dinler bu açıdan daha anlamlıdır. Ve hiç olmazsa pre-modern ve modern karışımı bir toplumu gelecekte çok arayabiliriz.

 

Klasik Antik dönem öncesi, yani trajedi döneminde hayatın zaten düzensiz olduğu kabul edilir ve şans tanrısı Fortuna'nın hayatımızda büyük etkisi olduğu düşünülürdü. Hayat daha çok bunun üzerinden anlamlandırılırdı ve trajedi bitimsiz bir hakikatti. Fortuna ya da Tyche elinde bir gemici dümenini tutardı. Yani bu figür fırtınalı denizde geminin nereye gideceği belirsizdir meselesini anlatan bir tasvirdir ve ontolojiyi ve olmakta olanı anlamlandırmaya postmoderne göre daha yakındır.

 

Antik Yunanda, trajik dönemin negasyonu  olarak ortaya çıkan dönemde Sokrates her şeyin mantıklı bir açıklaması olduğunu ve bu neden, niçin, nasıl soruları üzerinden gidilerek hayatın düzenlenebileceğini, trajedinin etkisiz hale getirilebileceğini anlatmaya çaba sarf ederek modernin tohumlarını atmıştı (Nietzsche bu yüzden Sokratesi olumsuzlar). Talebesi Platon, hocasının (trajik ölümü nedeniyle) bırakmak zorunda kaldığı yerden başlayarak şansı fethetmek istedi. Yani, düzenliliği bozan kaosu yok edip hayatı yasalarla düzene koymak istedi. Bu alanda eserler bıraktı. Bunlardan biri de devletti (rejim).

 

Aristoteles tam olarak aynı fikirde değildi. Aristoteles'e göre hayat nedenler üzerinden gidilerek kısmen düzene sokulabilirdi ama şans fethedilemezdi. Ona göre her şey bir nedene bağlıdır ama şans nedensiz bir büyük etkiydi. Dolayısıyla, o da bir nedendir ama nedensizlik taşıyan bir nedendir ve konu dışıdır.

 

Aristoteles de sonuçta hayatın düzene sokulabileceği üzerine gayret sarf ederek erdemler etiğini yazmıştır. Erdemler etiği Antik Yunandan modern döneme kadar insanın trajediyi engelleme çabasında bütün Batı kültürünün ve eğitiminin ve ahlakının temeli olmuştur. Bu süreç modernin etkinliğini arttırdığı 18. yüzyıla kadar temel öğretilerden biri olmuştur. Hatta üniversitelerde en çok okutulan disiplinlerden biri onun etiğidir.

 

Bu açıdan günümüze baktığımızda neden, niçin, nasıl sorularına cevap arayan insanlığın oldukça büyük bir yol alıp kısmi olarak trajediyi ve kaosu engellediğini görebiliyoruz. Mesela, bir çok tıbbi sorun halledilebilmiş, birçok bilinmez bilinir hale getirilebilmiş ve bir düzen sağlanabilmiştir. Ancak, bunu bütün açısından söyleyebilmek ve hayatı dizginleyip şansı fethetmek açısından söylemek mümkün değildir. Ayrıca şansı fethettiğimizde hayatın daha güzel olabileceğinin bir garantisi de yok. Çünkü böylesi bir durumda sanat gibi hayatın tadı tuzu olan bir çok şey sona erip monoton bir sığlığa mahkum da olabiliriz.

 

Ve modern toplumsal düzenlerde modern öncesi dönemlere kıyasla ölüm/trajedi çok daha büyük bir felakettir. Çünkü insan bir anda özne olmaktan çıkıp nesne haline dönüşür. Hatta çöp olur.

 

Aynı zamanda modern toplumda birey abartılarak temele koyulur. Özgürlük sadece birey olmaya bağlanır. Ana endişe özne olmaktan çıkmaktır. Oysa özgürlük daha çok cemaat olmaktadır. Yani, insan dostluklar ve topluluklar içinde özgür olabilir. Dostlukları ve toplulukları, aileyi ya da devleti kaldırdığında insan boş bir teneke gibi yuvarlanır. Özgürlük için insanın dostluklar kurmaya ihtiyacı vardır. Mevlevi bir düşünür şöyle demekteydi: "Bağımsız kişiydim ben, bağımlı oldum ve hürriyeti bu yolda buldum."

 

Spinoza, modern dönemin başlarında Aristoteles'in yolundan giderek "insan özgür irade yanılgısı içinde yaşar, ancak bu bir illüzyondur. Ama bu illüzyon kendisini dayatan bir illüzyondur" derken bir yandan trajediye karşı düzenlilik arayıp diğer yandan da iradeyi sınırlayarak şansın hakkını vermiştir. Ona göre bizler olmakta olan içinde varlıklarını koruyan varlıklarız. Mutlak olarak da bir belirlenmişlik içinde yaşamaktayız. Bu yüzden o da neden, niçin, nasıl sorularını önemser. O, şöhret, tutkular ve servet yerine daha basit bir hayatı önerir.

 

Marks'ın amacı ise daha kesin biçimde hayatın düzenliliğini bilimsel yoldan sağlamaktı. Batı, pozitivizmin şehveti ile bu alanda oldukça yoğun tezler geliştirdi ama onun çıraklarının her atağında trajedi insanlığa daha da büyük tokatlar indirdi ve milyonlarca insan öldü. Çünkü onlar olmakta olanın tamamını iradi bir şey olarak değerlendirdiler. Devrimciler bu açıdan çocuksu romantiklerdir. Bilimi öyle abartırlar ki sonuçta bütün insanlığın sosyal hayatını bile bilimsel nedenleri anlayarak düzene sokup şansı bile feth edebileceklerini teorileştirirler. Komünist toplum bu açıdan oldukça toy bir teoridir çünkü onlar kendilerini kendi kaderlerinin efendisi olarak bilirler. Bu durum onları trajedi karşısında oldukça zayıflatır.

 

Oysa şans ve zaman iradeyi hep boşa düşürüyordu. Heidegger bu yüzden "zaman (şans dolayısıyla) iradeyi kırar ve esas olarak insandaki intikam duygusu, zamana karşı reaksiyonudur" der.

 

Nihat ÜSTÜN

06.04.2020

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.