DIŞ POLİTİKADA ÖNGÖRÜ VE AHLAK AÇMAZI

18 Temmuz 2022 22:04 / 236 kez okundu!

 

 

"Mesela, siz ahlaken olmanız gerektiği gibi darbeci Sisi'ye karşı taraf olursanız, çıkarlarınızın o dönemde örtüşmediği S. Arabistan ya da Fransa ya da ABD ile aranız bozulabilir fakat Cezayir, Tunus, Sudan, Libya ve İngiltere ile aranız düzelir. Bu durumda siz ahlaktan bahsederken, iç muhalifleriniz öngörüsüzlüğünüzden bahsedeceklerdir. Bir başka sefer onlara uyup siz çıkarınız doğrultusunda öngörülü olmaktan bahsederek bir dış politika eyleminde bulunursanız, emin olun ki muhalifleriniz bu sefer avaz avaz ahlak ve erdemlerden bahsedeceklerdir."

 

***

DIŞ POLİTİKADA ÖNGÖRÜ VE AHLAK AÇMAZI

Dış politikada uzun zamandan beri eleştiri yapılırken “öngörü” diye bir kavram ortaya atılmaktadır. Öngörü nedir? Yaşanan bir olgunun ilerideki bir zamanda neye evrileceğini tahmin edebilmek ve ona göre şimdiden tedbir alabilmektir. Oysa bu kavram insani yapının dayandığı “çıkarlar” ilkesi karşısında tutunamaz ve siz hiçbir zaman gerek birey gerekse devlet olarak sadece öngörünüz ile tam olarak kazançlı çıkamazsınız. Çünkü sizin kendi çıkarlarınızı korumakta olan akıl gücünüz ve diğerlerinin kendi çıkarları doğrultusunda kullandığı akıl gücü hiçbir zaman aynı doğrultuda olamaz. Ayrıca kontrol altında tutulamayan üçüncü bir şık daha vardır. O da kimsenin kontrol altında tutamadığı gelişmelerdir. Doğa olayları, salgınlar ve beklenmedik krizler vs. gibi… Hal boyle olunca sizin için yararlı olan şey diğer bazıları için kayıp olacaktır. Yani, “dış güçler” deyip dalga geçenlere anlatmak gerekir ki bırakın devletleri, her insan için bile diğeri bir dış güçtür. Öngörü sizi ancak sadece o dönemde bazen koruyabilir. Çünkü sonuçta hayat kaotiktir.

Aynı zamanda öngörü ve ahlak birbiriyle pek uzlaşamayan, bir ipte oynayan iki cambaz gibidirler. Öngörü, özgürlük gibi kullanılabilen ve her kalıba sokulabilen de bir kavramdır. Mesela, siz ahlaken olmanız gerektiği gibi darbeci Sisi'ye karşı taraf olursanız, çıkarlarınızın o dönemde örtüşmediği S. Arabistan ya da Fransa ya da ABD ile aranız bozulabilir fakat Cezayir, Tunus, Sudan, Libya ve İngiltere ile aranız düzelir. Bu durumda siz ahlaktan bahsederken, iç muhalifleriniz öngörüsüzlüğünüzden bahsedeceklerdir. Bir başka sefer onlara uyup siz çıkarınız doğrultusunda öngörülü olmaktan bahsederek bir dış politika eyleminde bulunursanız, emin olun ki muhalifleriniz bu sefer avaz avaz ahlak ve erdemlerden bahsedeceklerdir. Hayat maalesef hep böyledir. Bu yüzden hayatın trajik yapısından bahsedebiliriz. Yani, öngörü dediğimiz şeyin de dış politikada bir hakikiliği yoktur. Dış politikada daha hakiki olan şey çıkarlara göre şekillenen “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesidir. Bu, insanlığın kaderi gibidir.

Bunun farkında olduktan sonra ilk defa buna uygun yeni bir düzen öneren Machiavelli politika öğretisinin sadece özünü değil, usulünü de değiştiren, modernin önünü açan Aydınlanma’nın ilk filozoflarından biridir. Onun ortaya koyduğu en önemli fikir, politik realizm ile politik idealizmi köklü bir şekilde birbirinden ayırmasıdır. Bu konu daha sonra özellikle Batı siyasetinin temelini oluşturmuştur.

Machiavelli yaşadığı dönemde erdemler etiği gibi bir idealin (Hristiyanlık ahlakı) temel alınarak bir düzen oturtulmaya çalışıldığını görüyordu. Ona göre, o dönem için insanlığın en önemli sorunu güvenlikti. Çünkü devletin düzeni sağlayamadığı bir yerde, kargaşalıkta bireyin ortaya çıkamayacağını ve devletin kontrolü kaybetmesi halinde insanın/bireyin neler yapabileceğini biliyordu.

Machiavelli bu yüzden yaşadığı dönemde etkin olmaya çalışan Hristiyanlığın politik birliği sağlamada yetersiz kaldığını görüp ideal fakat soyut olan ahlaki politika talebine karşı somut ve rasyonel bir başka politik bilinç geliştirmeye çalıştı. Ve bununla modernin yolunu açtığı gibi, ulus devletlerin de temelini atmış oldu.

İnsanlar eğer bir arada güvenli şekilde yaşamak istiyorlarsa, ona göre, vatanları ile ruhlarını (din) kurtarma ayrımında kaldıklarında vatanlarını tercih etmeliydiler. Bu fikre inananlara “soğuk Hristiyanlar” diyordu.

O, Hristiyanlığı temel rakip olarak almasına karşın İsa’yı örnek kişi olarak değerlendiriyordu. Çünkü İsa, estetik propagandası ile Hristiyanlığı evrensel bir din haline getirebilme başarısını göstermişti. Bu propaganda şekli kullanılmalıdır.

Bugünkü Batı’nın köklerinde Antik Yunan felsefesi ve Roma hukuku olduğunu biliyoruz fakat Machiavelli’nin Batı üzerindeki önemli etkisini pek bilmiyoruz. “Makyavelizm” diyerek onu ahlaksızlıkla eşitliyoruz. Oysa Machiavelli ahlaksızlığı önermez, ahlakı soyutluktan kurtarıp akılcı ve yararlı olan somut bir şeylere dayamak ister.

Machiavelli’nin ahlak felsefesinin temeli, idealden vazgeçip onun yerine, başarma umudu olan vasata yönelmektir. Konuyu açarsak, ona göre, insan, Hristiyanlığın (ya da başka bir inanç veya düşünce sisteminin) hedeflediği ideal ahlak, ideal rejim diye bir şeyi gerçekleştiremez. Dolayısı ile insanlık kendisine yapabileceği hedefler koymalı ve şansa bağlılığı azaltmalıdır. Machiavelli'ye göre, adalete varmak için rahiplerin vaazları ve İncil gibi din kitaplarının nasihatleri bu konuda gerekli etkiyi sağlayamaz. Çünkü insanın egosu yüksektir ve onun çıkarları peşinde koşması karşısında sürekli erdemlere vurgu yapmak onu engelleyemez. Fakat farklı bir şekilde onun bu çıkarcı yanından yararlanmak mümkün olabilirdi.

Ona göre, insanlığın perişan hali, Hristiyanlık nedeni ile ortaya konulan kriterlerin fazla yüksek olması neticesinde niyetlenilenden çok daha kötü sonuçlar doğmasındandır. Çünkü insan bu idealler karşısında umutsuzluğa düşerek erdemlerden bütünüyle vazgeçme yolunu seçmektedir. Dolayısı ile devletler sosyal ahlak hedeflerini geri çekerek insanın yapabileceği seviyeyi baz almalıdırlar. O, “merhamet yerine faydacılığı koyalım” der fakat erdemi kaldırıp çöpe atmaz. O, insanın doğası gereği erdeme değil, ikiyüzlülüğe eğilimli olduğunu anlatır. İnsanın daha iyi bir düzen oluşturmasını birinci hedef olarak ele aldıktan sonra insanın erdemler konusunda da eğitilmesi gerektiğini anlatmaya çalışır. Fakat asıl olan, erdemler yerine faydayı öne çıkarmasıdır.

Machiavelli’ye göre, insanın en önemli özelliği tutkulu olmasıdır ve bundan yararlanma imkanı da vardır. Bu tutku insanda öncelikle şan-şeref arzusunu tetiklemektedir. İnsanlar kötüdürler fakat iyi olmaya mecbur edilebilirler. Bu ise zorla değil, temel aldıkları çıkarları ve tutkuları aracılığıyla gerçekleştirilmelidir. İşte bunlar onun liberalizm ile özdeşliğini ortaya çıkaran noktalardır. Etiğin temelinde adalet erdemi vardır. O halde, insanlık adaletsizliği kazançsız, adaletli olmayı ise kazançlı hale getirdiğinde, şan ve şeref peşinde koşan insan, bu kazanç ile şan şeref arasında irtibat kurarak kendi yararı peşinde koşacak ve diğer yandan ticarete yönelecek, böylece akılcılıkla zenginleşen ülkelerde adalet daha çatışmasız bir biçimde sağlanacaktır. Dolayısı ile o, “fayda” kavramını siyasal düzlemde kurgulayarak rejimin temel meselesi haline getirir.

Machiavelli’nin adalet ve erdemle ilgili bu görüşünü biraz daha yumuşatan filozof da liberalizmin kurucu babası olarak tanımlanan J. Locke’tur. J. Locke,  farklı olarak, insanın ihtiyaç duyduğu şeyin mülkiyet olduğu konusunu işleyerek bir adım daha atmıştır. Ona göre, insan kendi tutkularını tatmin etmek için mülkiyet sahibi olması gerektiğini kavrar. Bunu yapması mümkün olan tek alan üretim ve ticarettir. Bu alanda risk alıp kazanarak mülk sahibi oldukça bunların korunabilmesi için daha akılcı ve iyi bir düzene ihtiyaç duyarak bunun da peşine düşer. Yani, insanın tutkuları ve çıkarları kullanılarak daha iyi ve adil bir düzen mümkün hale gelebilir. Bu yüzden insanların mülkiyet çabaları yüksek duvarları olan ve soyut bir ahlak formuna kurban edilmemelidir. Ahlak aranacaksa, bu yol ile oluşan ekonomik iyiden ahlaki iyi düzene geçmek mümkündür.

Machiavelli’yi en iyi anlayan düşünürler Montesquieu ve J. Locke olmuştur. Liberalizmin temellerini atan J. Locke mülkiyet kavramına önem verirken ayrıca onun devletten de korunabilmesi konusunda Montesquieu’ye öncülük etmiş, devletin daha faydalı çalışması için çaba harcamış ve güçler ayrılığının temellerini de atmıştır.

Sonuçta, Machiavelli’ye göre, adalet ve erdem konularında insana ancak başarabileceği kadar yük bindirilmelidir. Bu, toplumsal sözleşme açısından da önem taşıyan önemli bir fikirdir. Liberal düşüncelerle ortak yanları vardır. Nitekim liberal kuramcı Hayek de “Liberalizm toplumda insanların diğer insanlar tarafından zorlanmasının mümkün olduğunca azaltıldığı bir insani vasattır” demiştir.

Fakat Machiavelli'nin de es geçtiği bir şey vardı. Bu vasatlık taşıyan yapının (diyelim ki bu liberalizmdir) dünyadaki bütün ülkelere barış, huzur ve zenginlik getirebileceğine dair bir kanıtımız yok. Mesela, Afrika’daki bir ülke ticareti daha serbest hale getirip demokrasisini daha düzenli hale getirdiğinde, o ülkeye sermayenin akacağına ve o ülkenin giderek (Batı seviyesinde olmasa da) makul bir yaşam seviyesine ulaşabileceği fikri uzunca bir gelecek için hayaldir.

Özetlersek, erdemleri yüksek tutarak (bunun devlette etkin olduğu dönemde) nasıl insanlık huzura kavuşamamışsa, sosyalizm gibi başka bir ideal olarak gösterilen liberalizm de bütünlüklü bir alternatif olamaz. Bu sadece bütün dünyada ekonomik gelişme belirli bir düzeyde sağlandığında başarılı olabilecek bir görüş iken, bunun tüm ülkelerde gerçekleşmesi de bir hayaldir.

Bu yüzden Antik Yunan döneminde Sokrates öncesinde trajedinin bitimsiz bir konumu vardı. Bu şartlar o günden bu güne değişmedi çünkü bu, insanın karakterine ait bir şeydir. Yani, ikiyüzlülük ve ekonomik çıkar ilişkileri bireylerde ve devletlerde aynen duruyor.

Hayatın trajedisini ve kaotik yapısını göz önünden ayırmadan kendi ülke çıkarlarını da makul bir oranda zihnine yerleştirebilmiş ve liberalizmi de sadece kötünün iyisi olarak ele alan, fakat bunu kısmi olarak savunurken devleti küçülttükçe bireylerin büyüyeceği, güçleneceği, özgürleşeceği ve böylece insanlığın kurtarılacağı gibi bir hayalin peşinden koşmayan (insanın karanlık tarafı devletin karanlık tarafından fazladır), devletin önemini kavramış olmakla birlikte bireyin hak ve özgürlüklerinin tam olarak sağlanması gerektiğini de düşünen, insanın bir kaderi olan trajediyi ve kaosu anlayan, orta yolcu yeni fikirlere ihtiyaç var. Bunun için sol sekterlikten ve oryantalist müstemleke aydını gibi davranarak sürekli kendi ülkesini kötülemekten kurtulmak ilk adım olabilir.

Bunların ışığında son 20 yıla baktığımızda Türkiye’nin kendi çıkarları temelindeki dış politikasının aynı zamanda ahlaki olan politik idealizm ile bugüne dek hiç olmadığı kadar uyumlu olduğunu söyleyebiliriz.

 

Nihat ÜSTÜN
18.07.2022

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.