NE KADAR YERLİ, NE KADAR MİLLİ?

17 Ekim 2018 14:51 / 778 kez okundu!

 

 

Yeni yönetim sistemimizin taşıyıcı ve sürükleyici parolası “Yerli ve Milli” oldu. Ekonomide, üretimde, teknolojide bu düstura ağırlık verip GSMH’mizi artırıp halkımızın bundan daha çok pay almasını ve Küresel Düzlemdeki rekabette en güzel yerlerden birine kavuşmak istiyoruz. Bu noktada başta kendime olmak üzere hepimize sormak istiyorum. Ne kadar “Yerli ve Milliyiz?” Türkiye’nin yüz yıllardır yaşadığı maruz kaldığı sorunları ve krizleri “Yerlilik ve Millilik” çözümlemeye yetecek midir?

 

****

 

NE KADAR YERLİ, NE KADAR MİLLİ?

 

Sevgili okuyucular, bugün bir Devlet politikasına dönüşen ve çoğumuzun neredeyse ağızlarına pelesenk ettiği “Yerlilik ve Millilik” üzerine görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

Cumhurbaşkanlığı Yeni Yönetim sistemine geçişimizin en önemli sebeplerinden biri, yeniden kurulmakta olan Dünya düzeninde önemli bir rolü üstlenmektir. Yeni yönetim sistemimizin taşıyıcı ve sürükleyici parolası “Yerli ve Milli” oldu. Ekonomide, üretimde, teknolojide bu düstura ağırlık verip GSMH’mizi artırıp halkımızın bundan daha çok pay almasını ve Küresel Düzlemdeki rekabette en güzel yerlerden birine kavuşmak istiyoruz. Bu noktada başta kendime olmak üzere hepimize sormak istiyorum. Ne kadar “Yerli ve Milliyiz?” Türkiye’nin yüz yıllardır yaşadığı maruz kaldığı sorunları ve krizleri “Yerlilik ve Millilik” çözümlemeye yetecek midir?

Öncelikle biraz yakın tarihimize kuş bakışı bakmak cevapların önündeki perdeyi kısmen aralayabilir. Bir Cihan Devleti Osmanlı’nın çökertilme projesi, dönemin Küresel Aktörleri tarafından İngiltere’ye sipariş edilmişti. Yokuş aşağı gidiş 1908’de İkinci Meşrutiyetin ilan edilmesiyle başladı. Aradan çok geçmeden Sultan Abdülhamid Han’ın 27 Nisan 1909’da tahttan çok kirli bir operasyonla indirilmesiyle Osmanlı Devletimizin son savunma hattı dağıtıldı. Bu olayın içinde yer alan ve manipüle edilen İttihat ve Terakki Cemiyeti, Küresel Aktörler tarafından Balkanlar’da zeminin hazırlanmasıyla koca bir Devletin yıkılışında rol oynamıştır. Yerli ve Milli olma iddiasında bulunan bizlerin, her şeyden önce tarihimizin ne kadarını bizim yazdığımızı, ne kadarının İstiklal Harbi’nde siyasi kazanımlar elde eden Küresel Güç Odakları tarafından yazıldığını aydınlatması bir zorunluluktur. Aynı zamanda Türkiye’nin kurulmasında bir kadro hareketi olarak çok önemli bir rol oynayan İttihat ve Terakki Cemiyeti, içine gömülü derin sırlarla bir kara kutudur. Yerli ve milli bir teşkilat olarak görünen cemiyet içine sokulan birkaç dışı Türk için ecnebi adamla kontrol edilmiş ve Küresel Güç Odaklarının yönlendirmesine farkında olmadan tâbi olmuş olabilir. Hücre şeklindeki örgütlenme yapısında bunu gerçekleştirmek son derece kolay olmuştur. Osmanlı Devletimizde payitahtta ve Anadolu’da mevcut iki bine yakın misyoner okulu vardı. Bu okullar, dışarıdan bakıldığında hürriyet maskesi altında masum kabul edilebilir. Birçoğu Cizvit okulu olan bu kurumların, takipçilerinin günümüzde çok adını işittiğimiz cizvit örgütleri olan Opus Dei ve taklidi FETÖ ile ne kadar benzerlik içerdiğinin farkına varırsak, mezunların içinden önemli mevkilere yerleştirilenlerin gönüllü ve farkında olmadan casus olarak kullanıldıklarını iddia edebiliriz.

Yukarıda değindiğim İttihat ve Terakki’ye ekilen bu ecnebi tohumlar, yıllar içinde uyuyan ve aktif olan hücreler olarak Cumhuriyet dönemimizin farklı safhalarında boy göstermiştir. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türkiye’nin savaşta kazandığı zaferin masada kazanca dönüştürmesinin engellenmesiyle halkımız ortaya çıkan ciddi sorunlar altında ezilmeye başlamıştır. Devlet aygıtının yerli ve milli olmasını engellemek için çok karmaşık bir psikolojik harp faaliyeti yürütülmüş ve ülkemiz Küresel güçler tarafından bir laboratuvar olarak kullanılmıştır. Önce Türkiye’nin bağımsız ve bölgesinde güçlü bir devlet olmaması içine ayağına vesayet prangaları takılmıştır. Vesayetçi prangalar için başlangıçta Amerika içinde derin bir güç tarafından manipüle edilen dönemin Sovyetler Birliği ülkemizi Doğu’daki bazı sınır şehirlerimizi işgal etmekle tehdit etmiştir. Ardından Kore’ye asker göndermemiz sağlanarak NATO’nun koruyucu şemsiyesine sığınıp milli irademizi Küresel Güçlere devrettik. Dönemin konjonktürü gereği, gelip geçen iktidarlar da kendi yerlerini sağlamlaştırmak ve Türkiye’nin güvenliği için Batı blokuna sığınmayı tercih etti. Hiç kimseyi suçlayamayız. O dönemde yerli ve millilik “Yerli Malları Haftasında” ve “Milli Bayramlar’da” kalmıştı. Ekonomimiz zaten ithal ikameci politikalara dayalıydı. Ve montaj sanayiyle ayakta kalmaya çalışıyorduk. IMF ve Dünya Bankası gibi Küresel Vampirlerin suni yardımlarıyla yaşatılıyorduk. Amerika ve Sovyetler arasında kurgulanan Soğuk Savaş’ta bize verilen rol NATO’nun Güneydoğu Avrupa karakolu olmaktı. Tüm idari, siyasi, askeri sistemimiz, eğitim ve adalet kurumlarımız buna göre tasarlanmıştı. Hükümetler, bize biçilen bu dar sınırın dışına çıkamıyor, çıkan hükümetle olursa siyasal ve ekonomik krizlerle ve anarşiyle devriliyordu. Türkiye bu yüzden 27 Mayıs 1960 darbesi, 1963 Talat Aydemir darbe girişimi, 12 Mart 1971 muhtırası, 1977 Namık Kemal Ersun başarısız darbe girişimi, 12 Eylül 1980 darbe girişimi ve 28 Şubat 1997 darbesiyle karşılaştı. Her defasında milli ve yerli olma istikametine giren ülkemiz yolundan saptırıldı ve kimi zaman İngiltere, kimi zaman Amerika ve Avrupa ülkeleri arasında kontrol edildi. Devlet içindeki mevcut olan milli ve yerli çekirdeğin gücü eline alması daima engellendi. Devletimiz, içine sokulan ecnebi kafalı devşirmeler sayesinde öyle bir hale getirildi ki, çoğumuz algılarımıza yerleştirilen Derin Devlet kavramı yüzünden faili doğru tespit edemedi. Önce yanlış bilineni düzelteyim. Türkiye’nin bağrından çıkan bir Derin Devleti hiç olmamıştır. Bize yutturulan Derin Devlet ise, Küresel Güçlerin kendi yetiştirdiği elemanlardan oluşan hücrelerin Devletin derinliklerindeki örtülü ve açık faaliyetlerinden oluşmaktadır. Devletin içinde oluşturulan bu kanatlar birbiriyle bazen çatıştırılmış ve bazen uzlaştırılmıştır. Küresel egemenler tarafından tavanda oluşturtulan bu hücrelerin yansıması tabanda halka da sirayet ettirilmiştir. Bu bakımdan sahte sağ ve sahte solla on binlerce vatandaşımızın çatışmalara sevk edilerek hayatlarını kaybetmeleri ve Türkiye’nin çok büyük bir insan gücünden mahrum kalması sağlanmıştır. Devlet içindeki bu gayrimilli yapılar, halkı düşman olarak tanımlamış ve Devletin güvenlik kurumlarının kendi halkının peşine düşürterek enerjisini boşa sarf ettirmiştir. Kaynaklarımız ve insan gücümüz kardeş kavgalarıyla heba edilmiştir. Bunun sonuncuda halkımız içinde Devlete alerji ve kin duyanların doğal olarak belirmesi, terör örgütlerinin istediği ortamın oluşmasını sağlamıştır. Kısacası, İstiklal Harbini kazanıp kurduğumuz Cumhuriyet’te Devlet yapısı çok yakın bir zamana kadar hiçbir zaman yerli ve milli olmamıştır. Devlet içindeki milli kanadın gücü her zaman zayıf kaldığı için yurt sathında beslenen kaosu seyretmek zorunda kalmıştır.

15 Temmuz işgal ve darbe girişimi, Devletimizin 2011’den girdiği safralarında arınıp güçlü olma yolunda karşılaştığı en büyük badireydi. Bu elim hadisede Küresel Güç Odakları, Devlet içindeki kliklerini harekete geçirdi ve FETÖ maskesini takarak kendi gizledi. Yıllar içinde değişik isimler alan ve renklere bürünen bu hücrelerin idari, yargı ve askeri bürokrasiyi, özel sektörü, medyayı, akademiyi, kültür ve sanat çevrelerini, spor dünyasını örümcek ağı gibi nasıl sardıklarına halkımız her geçen gün şahit oldu. Günümüzde daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi maruz kaldığımız Dünya’nın yeni paylaşım sürecinde Küresel Güç odakları arasındaki çatışmanın Türkiye’nin kaderinin değiştirdiğini tekrar vurgulamak isterim. Bu bakımdan Başkanlık Sistemi, Devletin idari yapısının tamamen değiştirilmesine ve Devlet kurumları içindeki gayrimilli hücrelerinin tasfiyesine hız vermiştir. Deyim yerindeyse ulu çınar ağacını kemiren tırtılları temizlemeden kendimize gelemeyiz. Kurulmakta olan yeni Devlet yönetim tarzı, en başta halk devlet içindir garabetini yıkarak, devlet halk içindir ilkesini hayata geçirmiştir. Bundan sonra önümüzdeki yıllarda Yeni Anayasa’nın yapılmasıyla artık vatandaşın hizmetinde olan Devlet anlayışının pekiştiğine şahit olacağız. Askeri vesayetin 15 Temmuz’dan sonra belinin kırılmasından sonra sıra bürokrasi içinde yerli ve milli dönüşüme gelmiştir. Türkiye’nin yüz yirmi yılına damga vuran bürokratik vesayetinin ilk etapta gücünün azaltılması ve ardından yok edilmesi önümüzdeki en büyük engeli kaldırabilir.

Herkesin aklına şu soru gelebilir. Küreselleşme devrinde ve ülkelerin sınırlarının giderek belirsizleştiği bir dönemde büyümemiz sadece “Yerli ve Milli” olmakla sağlanabilir mi? Örnek olarak “Tek Yol Tek Kuşak” projesiyle medeniyetleri birbirine bağlayacak, mal ve hizmetlerin hızlı taşınmasında köprü rolü oynayacak ülkemizde dev yatırımlar devam etmektedir. Aynı zamanda dinamizmimiz ve büyüme potansiyelimize sıcak para ve yabancı sermayenin en sevdiği ülkelerden biriyiz. Tabi ki yabancı sermayeden, bilgi havuzundan “Milli ve Yerli Stratejilerimiz” doğrultusunda istifade edeceğiz. Enerji bakımında dışa bağımlı olduğumuz için “Yerli ve Milli” kaynaklar diye ısrar etmek bu noktada hayalcilik ve romantiklik olur. Elbette, Devletimizin sırtında kambur olan ve birçoğumuzun satılmasına karşı çıktığı KİT’lerin özel sektöre ve yabancılar devri de bu açıdan gerçekçiydi. Devlet, “Yerli ve Milli” parolasıyla geleceğe damga vuracaksa piyasanın kurallarını belirler ve yabancı sermayenin bu çerçevede faaliyet yapmasına izin verir. Denetleyici işlevini sonuna kadar kullanır.

Yüz yirmi yıldır devam eden büyük bir harbin içindeyiz. Kurtuluş Savaşıyla sadece ilk etabını kazandık. Yeni yönetim biçimiyle ikinci aşamasında olduğumuz harbe güçlü olarak çıkmak istiyoruz. Peki Devletimiz bu harpte en önemli unsur olan milletinin gücünü nasıl arkasına alacak. Dini, kültürü tarihi ve diline Küresel Gücün içimizdeki kripto hücreleriyle yabancılaştırılan halkımız büyük bir hafıza kaybı yaşadı. Bu büyük kayba rağmen 15 Temmuz’da şuur altı kodlarını ilahî bir lütufla hatırlayan halkımızın Dünya tarihine geçecek şahlanışını hep birlikte yaşadık. Devletimizin yeni dönemdeki inşa faaliyetinde öncelikle halkın zihin kodlarını ayarlaması elzemdir. Uyuyan gayrimilli hücreler, cuntalar, klikler tasfiye oldukça, milletimiz dini, tarihi, kültürü ve dili arasındaki engeller kalkacak ve millet büyük medeniyet okyanusuna koşarak kana kana ilim ve irfan suyundan içecektir. Küresel güçlerin en büyük korkusu bu aziz milletin hafızasının yerine gelmesi, unutturulanları yeniden hatırlamasıdır. Çünkü vatanımızda başlayan “yerli ve milli” hatırlama süreci Küresel zihin işgalini durduracak ve Dünya’nın diğer mazlum ve sömürülen halklarının da hafızalarını kazanmalarına neden olacaktır. “Yerlilik ve Millilik” önce zihinde başlar. Zihinsel olarak kurtulan bir millet Devletimizin girdiği her harbi tek vücûd olarak kazanmasını sağlayacaktır. “Yerlilik ve Millilik” anlayışı hiçbir ırka dayanmaz. Önce yurt içinde soy sop, mezhep, inanç, sosyo-ekonomik düzey ayrımı yapmadan herkesi farklılıklarını kabul ederek ve farklılıkları bir görerek kucaklar. Sonra bu anlayışı Türkiye’nin etki alanına giren tüm ülkelerde zulmün altında inleyen halklara ihraç eder.

 

Murat ŞAŞZADE

17.10.2018

 

Son Güncelleme Tarihi: 17 Ekim 2018 15:33

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.