Yoksulluk; açlık sınırı ve halının altı

26 Mayıs 2013 01:18 / 1643 kez okundu!

 


İzmir, insan hareketlerinin yoğun olduğu, özellikle son yirmi yılda çok fazla göç alan bir kent. Marmara depreminden sonra İstanbul’dan da çok göç aldı, bunlar çoğunlukla zengindi ve İzmir’deki köylerde bahçeli villalarda yaşıyorlar.

Ülkemizde yaşanan savaş dolayısıyla o bölgelerden kaçan, köyleri boşaltılan insanların yorganını sırtlayıp bir umutla yaşam savaşı vermek için geldikleri de bir kent İzmir. Yıllardır köylülüğü bitirme politikaları nedeniyle geçim derdine düşen yurdumuzun her bölgesinden göçenlerde var. Aynı zamanda, emekli askerler çoğunlukta olmak üzere, yoğun bir emekli kesimin yerleştiği bir kent. Yani genelde yoksul ve açlık sınırında yaşam savaşı verenlerin yaşadığı bir şehir; iş olanaklarının çok olmamasına rağmen, göçlerle çok hızlı büyüyen bir büyük merkez. Türlü işler deneyerek geçim derdine düşenlerin, iş bulamayanların olağanüstü çabalarla yaşadığı bir yer. Bu çabalar öyle yoğun ki, kadınlar tencere kaynatmak için tutumluluk filozofu oldular.

Çok kimlikli, çok kültürlü olmasına rağmen yakın tarihe baktığımızda büyük çatışmaların hiç olmadığı, göçenlerin birazda huzurlu buldukları için gelip yerleştikleri bir kent İzmir. Her ne kadar, şehir içinde doğa savaşı kaybetmiş, yeşil ve ağaç fukarası, beton yığını bir kent olsa da, yine de huzur veren bir cennet İzmir.

Ama bu ortam birilerini rahatsız ediyor, bir çatışma, kaos ortamı yaratılmaya çalışılıyor. Bu kentteki insanlar üzerinde oyunlar oynanıyor. Sevgisizlik, hoşgörüsüzlük yeşertiliyor, tıpkı tohum yeşertir gibi. Toplum rahat bırakılmıyor. Örneğin insanların empati kurma ve birbirini sevme yetileri köreltilmeye çalışılıyor. İnsanların birbirine önyargılı davranmaları sürekli pompalanıyor. Her insanın elbette farklı düşüneceği, bunun insan olmanın doğal koşulu olduğu unutturulmaya çalışılıyor. Yani insan; gerçek insanlıktan uzaklaştırılıyor. İyi, güzel ve mutluluk yok ediliyor. Baskı altında yay gibi gerilmiş bir toplum yaratılıyor adeta. Toplum öyle bir yola sürükleniyor ki; akıl ve mantığa yer yok kesinlikle.

Elbette tüm bunlar bilinçli ve programlı oynanan oyunlar. Birilerinin çıkarları ve hırsları için bilindik ama görülmeyen, fark edilmeyen; yakın tarihe dönüp baktığımızda sıklıkla hatırlayacağımız oyunlar. Sonuçları Kahramanmaraş katliamına ve Sivas vahşetine kadar dayanan çok feci tezgâhlar.

Konak’tan metroyla Bornova’ya giderken sağda gecekondu dağlarını görmek mümkün. İzmir’i zaten gecekondu ya da çarpık kentleşme dağları kuşatmış durumda. Uçakla alçalırken ya da yüksek bir bölgeden kenti kuş bakışı gözlerken yoksulluğu, açlık sınırında yaşayan büyük bir kesim olduğunu görmek mümkün. Bu kadar çok yoksulun yaşadığı bir kentin mutlu olması mümkün değil. Bunu sokakta ya da toplu taşım araçlarında sudan bahanelerle çıkarılan tartışma ve kavgalarla gözlemekte mümkün. Yani, insanların mutsuzluklarını yüzlerinden okumak hiç zor değil.

’Komşum açken ben tok uyuyamam,’ sözünün modası çoktan geçmiş; şimdilerde çok uluslu dev ahtapot canavarların mağaza zincirlerinde çılgınca alışverişler yapıyor ve bunlarla huzur bularak huşu içinde mışıl mışıl uyuyor yoksul ve aç olmayan komşular. Birçok yoksulda fark etmeden kendini aşırı tüketim rüzgârına kaptırıyor, kredi kartı borç batağında iyice yoksullaşarak debelenip duruyor. Ve bu durum ailelerde çatışmalara, psikolojik ve sosyolojik sorunlara neden oluyor doğal olarak. Ama bunun pek farkına varılmıyor, çünkü diziler, fallar, astroloji gibi sözde bilimle uyanıkken uyuyor toplum.

Mağaza zincirleri çoğalıyor; yoksulluk artıyor. Üçkuyular’dan Güzelbahçe’ye kadar olan bölgede çoğunluk emekli kesim yaşıyor. Yine aynı güzergâh AVM cenneti. Yakında birbirine iyice yapışacak kadar çoğalacak çok uluslu mağazaların bulunduğu AVM’ler.

Paralar sürekli şirketlere akıyor. Akıl almaz pazarlama taktikleriyle tüketim çılgınlığı körükleniyor. Örneğin, hafta sonları eşyalar mağaza önüne çıkarılıp bağıra çağıra pazar havası verilerek satış yapılıyor. Öyle ya, yoksullar pazarları sever, emekliler de. Sosyologların şirketlere önerdiği bir pazarlama taktiği olsa gerek bu pazar havaları. Tüm dünyada olduğu gibi İzmir’de vahşi kapitalizmin kıskacında inim inim inleyen yoksul ve açlık sınırında yaşayan insanların sessiz çığlıkları büyüdükçe büyüyor. Kent, artık göçleri taşıyamıyor. Sorunlar kartopu gibi yuvarlandıkça büyüyor, büyüyor.

İşte bu noktada insanları sevgisizliğe itmek; ötekileştirmek, önyargılı, hoşgörüsüz patlamaya hazır bomba haline getirmek kolaylaşıyor. Çünkü başkalarına karşı zafer kazanma içgüdüsü onları mutlu ediyor, asıl sorunlarından uzaklaştırıyor, oyunlar başarıya ulaşıyor.

Başka bir yaşam mümkün mü? Evet, mümkün olabilir elbette. Neden olmasın!

Narlıdere Emekli Astsubaylar Derneği Kadın Kolları çay partisi düzenlemiş. Askerlerin yaptırdığı bir sitede yaşıyoruz. Eşim emekli astsubay. Üst komşum çaya davet etti. Eşim çalışırken zorunlu olarak bu tür çaylara çok giderdim. Emekli olduktan sonra pek gitmiyorum. Fakat bu kez gitmek istedim.

Çay partisi Narlıdere pazarının olduğu bir Çarşamba günüydü. Pazarlar vazgeçemediğim bir alışveriş ortamlarıdır. Sebze ve meyveleri ucuza alırım, pazarcılarla, özellikle, üretici kadınlarla sohbet ederim. Bu beni mutlu eder. Artık öyle alıştım ki, dost olduk pazarcılarla, güzel paylaşımlar oluyor aramızda. Birçok insanın benim gibi diyaloglar içinde olduğunu gözlüyorum pazarlarda. Buralarda insanlar sosyalleşiyor; pazarların çok önemli bir işlevi var bu anlamda. Acele pazar alışverişini yaptım ve çaya gittim. Pazarcı dostlarla sohbet edemedim o Çarşamba.

Çay partisi büyük bir düğün salonunda yapılıyordu. İçeri girdim, her taraf tıklım tıklım. Zar zor bir sandalye bulup oturdum. Çay biletleri beş lira... Yol parası falan derken yine de hesaplar yapılmıştır sanırım. Genelde elli yaş üzeri kadınlar birbirleriyle gülümseyerek konuşuyorlar. Epeydir bir yerlere gidip eğlenmedikleri belli oluyor hallerinden. Bir an önce oyun havalarının başlamasını bekliyorlar. Eşlerinin yoksulluk sınırının altında aldıkları emekli maaşlarıyla cambazlık yaparak tencere kaynatmaya çalışırken eğlenmek sadece bir rüya onlar için. Eşleri çalışırken gazinolarda yapılan çaylarla ilgili anılarını konuşuyor bazıları. Yaklaşık üç yüz kadının doldurduğu salon arı kovanı gibi; sohbetlerle uğulduyor. Müzik başlıyor ve sohbete ara veriliyor. Piste fırlayıp oynamaya başlıyorlar, kimisi masadan kalkıp orada oynuyor piste gitmeden. Oturanlar elleriyle tempo tutuyor sağa sola sallanarak. Nasılda mutlular. Epeydir eğlenmedikleri belli. Bazıları yetmişli yaşlarda, hafif hareketlerle oynuyorlar. Eğlenmenin insani bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor bu durum, hüzünleniyorum; hiç eğlenemeyen kadınlar geliyor aklıma. Üç kuruşa beş kuruşluk eğlenmeye çalışıyorlar. Zaten hep üç kuruşla beş kuruşluk yaşatmaya çalışmadılar mı ailelerini. Bu yaşam tarzları olmuş; başka şansları yok.

Sıra halaylara geldi, bende fırladım piste. Halay çekmeyi yirmi yaşında öğrenmiştim. Rahmetli amcamın oğlu Kahramanmaraş katliamı sırasında öğretmen okulunda okuyordu. Amcam, oğlunun kurtulması için dualar ediyordu o cehennemden. Elbistan da öylece dövünerek bekliyordu. Kahramanmaraş’a gidemiyordu. Çıldıracak gibiydi. Annesi, daha iki yaşındayken öldüğü için zor bir yaşam sürmüştü analık elinde amcamın oğlu. Kurtulursa her istediğini yapacağına söz vermişti amcam. İşte nasıl olduysa, o cehennemden kurtulmuş, amcamda istediği kızla evlenmesine razı olmuştu oğlunun. Köyde üç gün üç gece düğün yapmışlar, bende o zaman hep halaylar çekildiği için bu güzel oyunları öğrenmiştim. O zamandan beri severek halay çekerim. Bir de halayları kadın ve erkeklerin birlikte el ele oynadıklarını ve hayatı paylaştıklarını gördüğüm için severim. Çünkü köylerde kadınlar, erkeklerle pek aynı sofraya oturmazlar; genelde erkeklerden sonra yemeklerini yerler. Ama birlikte halay çekerler; bu güzel bir paylaşımdır. Bu durum beni her zaman çok etkilemiştir. O yüzden halaylar bana danstan çok paylaşımı çağrıştırır hep. El ele, kol kola sevgi ve dostluk çemberi olarak algılarım halayları.

Üç türküyle halay çektik. Bir Mardin türküsü, damat halayı ve meşhur canne türküsü. Ben çok yoruldum, masaya döndüm. Sıra Ankara havalarına geldi. Eşim Ankara Nallıhan’dan. Çok güzel oynarlar Sobran köyünde bu havaları. Oyunlar için caminin birçok tahta kaşığı vardır. Kimin düğünü varsa tahta kaşıkları camiden ödünç alır o. Erkekler karşılıklı dizilirler, kaşıklarla çok güzel oynarlar. Rahmetli annem de çok severdi, Sobran’lı erkeklerin bu oyunlarını. Tabii ki, halay başının elinde de mutlaka uzun bir sopaya takılı Türk bayrağı olur.

Ben biraz hüzünlendim, anılarım canlandı belleğimde. Daldım gittim, Ankara havaları çalarken sevgili kayınvalidemi hatırladım. Beni ne çok severdi. Daha ilk tanışmamızda sevmişti. Bütün köye anlatmış. Köylü kadınlar, izne gittiğimiz zaman hoş geldin için eve gelirler, merakla bulaşık yıkamamı, yemek yapmamı seyrederlerdi.

Hani şehirden gelen memur kadındım ya ben. Aşağıdan su taşıyıp bulaşık, çamaşır yıkamam ilgilerini çekiyordu. Sobran’lı kadınlarla sohbet etmeye bayılırdım. Hele kayınvalidem arkadaşım gibiydi. Masal gibi anılarını anlatırdı. İki kadın gülüşerek mutlu mesut yemekler hazırlar, sofralar kurardık. Çok güzel anılarım vardır sevgili kayınvalidemle. Şimdilerde anılarla yetiniyorum. Onu kaybedeli çok oldu. Bir tek kötü anım yok onunla. Bir gün bile bana sormadı neden oruç tutmadığımı, namaz kılmadığımı. Alevi ve Kürt olmamı hiç yadırganmadı köyde. Köylülerle, eşimin ailesiyle, eşimle bu konuda hiçbir sorun yaşamadım. Bir gün bile rahatsız olmadım.

Eşimin annesi ve babası ramazanlarda bize gelir, aylarca kalırlardı. Ben onların sahurunu hazırlar, tekrar yatardım. Hiç oruç tutmadım hayatımda. Hiç sorun olmazdı bu durum. Bir kez köye izine gittiğimizde benim annem babamda geldi. Bir hafta çok güzel tatil yaptık hep beraber. Birbirimizi hiç kırmadık, incitmedik. Sadece sevdik ve saygı duyduk birbirimize. Örneğin annem babam onların yanında hiç Kürtçe konuşmadı. Çünkü onların anlamadığı bir dilde konuşmayı hoş görmediler sanırım. İnsani şeyleri paylaştık sadece her zaman. Köyün o muhteşem çam ormanlarıyla kucak kucağa, dostluk içinde yaşaması nedeniyle doğa, insanlara sevgiyi ve insanlığı öğretmiş olmalı.

Yolunuz düşerse gidin, görün. Çalışma hayatımda binlerce kez köylere gitmişimdir; böyle köy görmedim, çok yaşlı ormanlarla çevrili bir köy. Köylüler ağaca saygı duyuyorlar, katletmiyorlar. Sadece ihtiyaçları için kuru, gereksiz kısımlarını alıyorlar. Orman hiçbir zaman yok edilmemiş, dağlar çırılçıplak, giysisiz kalarak ağlamamış. Doğa çok mutlu o köyde. Çünkü kimse doğayla savaşmıyor. Doğayla barışık hayatı paylaşıyor. Ağacı seven insanı da seviyor. Ağaca kıymayan insana da kıymıyor. İşte bu yüzden, bu köy beni olduğum gibi alıp bağrına bastı. Kimse önyargılı davranmadı bana.

Aslında geçmiş tarihe baktığımızda toplumlar kendi haline bırakıldığında zaten hiç sorun yaşamamışlar. İki çocuğum var. Bizde eşimle çoğu ailede olan tartışmaları yaşadık. Ama etnik kimliğimiz ve dilimizle ilgili hiç tartışmadık. Biz zaten bunları hiç hatırlamıyorduk bile.

Çocuk deyince oğlumun zor doğumu ve Şırnak anılarımı hatırladım.

Kürt sorunuyla ilkokula başladığım yıl tanışmıştım. Elbistan’da o zamanlar ayrımcılık ve ötekileştirmeyi çok hissediyorduk. Örneğin, okulda arkadaşlarımın beni işaret edip Kürtler falan diye konuşmalarını anlam veremediğim bir gariplik olarak algıladığımı anımsıyorum. Öyle etkilenmiştim ki, sonraki yıllarda bu soruna kafa yormaya başladım daha çocukken. Türk ve Sünni biriyle evlenebileceğimi bile düşünmüştüm biraz daha büyüdüğümde. Çünkü bu sorun canımı yakıyordu, belki böyle kendime göre sorunu çözeceğimi sanıyordum çocuk aklımla. Eşimle Gaziantep’te 1985 yılında arkadaşlarım tanıştırdı, evlendim, Şırnak’a gelin gittim.

Şırnak ilçe Ziraat Teknikerliğinde iki yıl görev yaptım. Orada iki olay beni çok etkiledi. Yıllar geçti ama hala dün gibi belleğimde asılı duran iki fotoğraf karesi onlar.

Birincisi, hükümet konağının önündeki meydanda çatışmalarda ölen bölge insanlarının bir kamyonetin içindeki sandalyeye oturtularak akşama kadar teşhir edilmesi, sonra iş makineleriyle götürülerek açılan çukurlara hastalıklı bir hayvan gömer gibi gömülmesiydi. Odam hükümet konağındaydı, tek penceresi vardı. Ben oğluma hamileyim ve gelecek için umut vadeden bir bebek beklerken akşama kadar dehşet içinde ölü seyrediyorum. Herkes ölü seyrediyor. Belki de ölüm, korkunç olmaktan çıkıp sıradanlaşıyor, bunu yaşamak lazım. Anlatmakta zorlanıyorum.

İkincisi, oğluma sekiz aylık hamileyken bizim alaydan taburlarına dönen birliğe kurulan pusu sonucu ölen on iki asker. Onlar için sabaha kadar yapılan tabutların sesleri. Ben o gün neden bu çocuğu doğurduğumu sorgulamış, pişmanlık duymuştum. Daha o zamandan korku yerleşiyor yüreğime. Henüz anne olmadım ama yüreklerine ateş düşen anneleri çok iyi anlıyorum o tabutların yapıldığı gün. Sabaha kadar kâbuslar içinde mücadele ettim. O günü ve bu korkunç savaşı lanetledim o gece.

Prefabrik lojmanda hiç güvenli olmayan bir ortamda iki yıl yaşadım. Yedi aylık hamileyken gece silah seslerinin hiç eksik olmadığı o günlerde lojmanda tek başıma yirmi gün kaldım. Eşim santral kurmak için alaya bağlı karakollara gitmişti o savaş koşullarında. Hamile ve eşi tehlikede olan bir kadın olarak benim neler yaşadığımı tahmin etmek zor olmasa gerek.

Oğluma Diyarbakır’da çok zor bir doğumla merhaba dedim. Henüz çok bitkin bir halde üç günlük lohusayken Şırnak’a dönmek zorunda kaldım. Şırnak’tan izine ya da doktora gidip gelirken yollarda her an öldürülme korkusuyla çok tedirgin yolculuk yaptık iki yıl boyunca.

Şu koca salonu dolduran kadınların kim bilir, daha yakıcı ne anıları vardır eşleri askerlik mesleğini yaparken. Onlar kocaları ve çocuklarıyla savaş koşullarında neler yaşadılar, kim bilir? Zaten bilindiği üzere çok zor katlanılan mesleklerdendir askerlik. Sanırım bu yüzden zorunlu hizmet süresinin on beş yıl olması. Şimdi on yıla indimi bilmiyorum. Böyle bir çalışma vardı sanırım. Yani sevseniz de, sevmeseniz de mecburen bu kadar süre çalışmak zorundasınız. Ülkemizde böyle koşulları olan başka bir meslek yok.

Onca yıl çok zor koşullarda ölüm korkusu yaşayarak çalışmanın bedeli emeklilikte açlık maaşıyla yaşamak. Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 2000 TL. Emekli astsubaylar 1200 TL maaş alıyor, yani açlık maaşı. Kiralar 600-700 liradan başlıyor, çoğu astsubay eşi ev hanımı. Bu maaşla İzmir’de ya da başka bir şehirde nasıl yaşanır, nasıl çocuk okutulur, bunun da kursunun açılması lazım. Birçok kurs yeri açılıyor nasıl olsa ha bire! İçinden çıkılacak gibi değil, akıl mantık almıyor çünkü.

Subaylarda durum farklı... İşte bu yüzden kimse astsubay emeklilerinin açlık maaşı aldığını bilmiyor; duyanlarda inanmıyor. Oysa subaylarla aynı koşullarda belki de daha fazla çalışıyorlar bile. Ama emeklilikte yok sayılıyorlar adeta. Maaşlarından çok fazla kesinti yapılıyor emekli olduklarında. Çünkü yönetim kadrolarında hiç astsubay yok. Üst düzey asker olamıyorlar doğal olarak. Bunun da etkisi var sanırım. Astsubaylar başka birçok olumsuzlukta yaşıyorlar. Örneğin Ankara astsubay orduevinde hiç kalamadık biz. Ama subay çocuklarının pansiyon olarak kullandıklarını çok duyduk. Bizler subay orduevlerine asla giremeyiz ama subaylar bizim orduevlerine çok rahat girerler. Bunca yıl zor koşullarda çalıştıktan sonra emeklilikte büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor astsubaylar. Çünkü açlık maaşıyla yaşam savaşı vermek hiç kolay değil. Yani emeklilikte savaş bitmiyor, başka savaşlar devam ediyor ne yazık ki. Ama bunları pek fark edemiyoruz. Algılarımız ve düşünme yetilerimiz köreldi.

Bu arada oyun havaları bitti. Çayın sonuna geldik. Kadınlar evlerine asli görevlerine dönmek için yola koyuldular. Sıradanlaşan, hiç görünmeyen sorumluluklarından, işlerinden kaçamak yaptıkları iki üç saat sona erdi. Kimilerinin neşesi az da olsa devam ediyor, bu tebessümlerinden belli oluyor. Kimileri rüyadan uyanmış gibi hafif gergin. Ama hepsinin yüzünde yıllarca çok zor koşullarda yaşamanın bıraktığı yorgunluğu, sonunda layık görülen yoksulluğu görmek mümkün. Elbette bazıları miras falan gibi katkılarla belki biraz daha rahat yaşıyorlardır. Fakat bu çok az bir azınlık olsa gerek.

Daha vahim durumda olan emekliler de var elbette. Asgari ücret alanlar… 500- 600 TL emekli maaşı alanlar… Türlü türlü yoksullar, açlık sınırında yaşayan yüzbinlerce insan var İzmir’de. İşsizler ordusu örneğin. Okulunu bitirip iş bulamadığı için hayal kırıklığıyla boğuşan binlerce genç var. Yani halının altı tıka basa dolu. Bunları görmüyoruz, çünkü birbirimize karşı, önyargılı bakışlarla meşgulüz. Oturup konuşamıyoruz; hiç bir şeyi tartışamıyoruz. Her geçen gün kutuplaşmalar artıyor. Gerçekleri asla göremiyoruz. Oysa hepimiz açız, yoksuluz, mağduruz bir şekilde. Yok, birbirimizden farkımız. Ama ısrarla sizin renkleriniz farklı diyorlar.

Toplum olarak birde ne yazık ki, her türlü kimyasal atıklara çok maruz kalıyoruz. Tarımsal ilaç kalıntısı olan besinlerle besleniyoruz hiç fark etmeden. Ondan mıdır nedir, kafayı yedik sanki topluca; kör, sağır olduk hiçbir şeyin farkında değiliz. Bu ilaçlar mı kafa yapıyor, nedir çözemedik bu düğümü? Çareyi yıldız ve kahve fallarında arayıp duruyoruz. Çoğumuz halimize şükrediyoruz.

Dünyayı kuşatan dev şirketler buna da şükür demiyorlar ama hiç; hep daha fazlasını, daha fazlasını istiyorlar. Hiç doymuyorlar. Çok uluslu dev şirketlerin kıskacında inim inim inleyerek açlık ve sefalet içinde yaşayanlar sadece bizim ülkemizde değil elbette. Küreselleşen dünyada tüm ülkelerdeki insanlar birbirinin aynı yaşamlara maruz kalıyorlar. Toplumlar; güçlülerin dayattığı yaşamlara mahkûm ediliyor. Ekonomik ve sosyal yaşam koşullarımızı belirleme şansımız yok. Bu devler bizim gibi hiç ayrımcılık yapmıyor. Bütün ülkeler ve topluluklar birbirinin aynı; dayatılan koşullarda yaşamaya mahkûm ediliyor. Sistem ve uygulanan politikalar tek tip.

Başka bir yaşam mümkün mü? Mümkün olabilir elbette. Olmalı! Nasıl mı? Katılımcı grup çalışmaları yaparak birlikte çözümler üretiliyor tüm dünyada. Agro ekolojik yöntemlerle tarımsal üretim yapılıyor açlığa çare bulmak için. İnsanların kendi yaşamsal gıdalarını doğaya zarar vermeden tüketiciye kadar ekolojik döngü içerisinde üretmeleri sağlanıyor. Dört bin yıl öncesinde yapılan bir tarım sistemi bu zaten. Böylece çok uluslu devlere karşı duruş yaygınlaşıyor. Açlık ve yoksullukla savaşmak için tek yol bu. Topluluklar yaşamak için kendi besinlerini üretiyorlar, hem de organik olarak. Topluluk destekli tarım çalışmalarıyla aracılar ve şirketler devre dışında kalıyor. Üreticiler para kazanıyor; çiftçiler intihar etmiyor, Hindistan da ki gibi. Yoksulluk ve çaresizlikten 200 bin çiftçi intihar etmişti geçmiş yıllarda Hindistan’da.

Agro ekolojik yöntemlerle yapılan üretimler sonucunda tüketiciler sağlıklı organik yiyeceklerle besleniyorlar. Bu hiç zor değil. Çünkü doğa her koşulda çok cömert. Bu çalışmalar küçük ölçekli olduğu için kimilerine ütopik gelebilir, ama unutmamak gerekir. Bu ahtapot devler hep bu küçük şeyleri yuvarlaya yuvarlaya devleştiler. Milyonlarca nokta bir araya geldiğinde kocaman bir fotoğraf çıkar ortaya.

Barışın konuşulmaya başlandığı bu günlerde yakılan, boşaltılan ya da köylülüğü bitirme politikalarıyla boş kalan köylerin durumu gündeme gelmeli. Bu güzelim verimli topraklar bomboş kaderine terk edilmemeli.

15 Nisanda Tarım Ekonomisi Derneği ve Ziraat mühendisleri ortak olarak ‘Başka bir Köylülük Mümkün mü?’ konulu bir çalıştay düzenledi. İtalya’dan gelen konuk akademisyenler ‘Agro Ekolojik’ tarımsal üretim yöntemiyle ilgili tüm dünyadan ve ülkelerinden örnekler verdiler. Bu konunun yaygınlaştığını vurguladılar. Bu üretim yöntemlerinin önemini ayrıntılarıyla açıkladılar. Doğaya ve insana saygılı, insanları mutlu eden, açlığı önleyebilen çalışmalar olabileceğini anlattılar. İtalya’da köylere dönüş için çalışmalar yapıldığını; köylülüğü seven ve köye dönmek isteyen kentlerdeki emekliler üzerinde yoğunlaşıldığını belirttiler.

Köylere dönüşle ilgili ülkemizde de çalışmalar yapılabilir. Büyük şehirlerde yoksul ve açlık sınırında yaşam mücadelesi verenlerle ‘Katılımcı Grup Çalışması’ yapılarak, dönmek isteyenlerle köylere dönüş koşulları tartışılabilir; birlikte projeler oluşturulabilir. Onlara uygulanabilecek olanaklar sağlanabilir. Böylece kentlerin yükü de biraz azalır. Gelecekte daha yoğun yaşanabilecek sosyal sorunlar önlenebilir. Yoksulların yaşamı da biraz daha iyileşebilir. Kendi yiyeceklerini üretirler; daha mutlu yaşayabilirler. Ürettikleri fazla ürünlerle şehirlerdekiler sağlıklı gıdalara ulaşabilirler.

Tüm dünyada bu tür çalışmalar yapılıyor ve başka bir yaşam oluşturuluyor. Biz ülkemizde neden uygulamayalım? Üstelik bizim ülkemizde dört mevsim yaşanıyor. Birçok bölgemiz ekolojik tarıma uygun ve oldukça bereketli.

Doğa ve insanla barışık; savaşmadan, dolayısıyla mutlu yaşayabilmek mümkün. Ama önce bir kır çiçeğini severek, ona bir canlı olduğu için saygı duyarak işe başlayabiliriz. Ve gördüğümüz ilk insanı sadece insan olduğu için sevmeye çalışabiliriz pekâlâ. Bu hiç zor değil. Biz insanlar zaten doğayı ve birbirimizi çok seviyoruz. Sadece bunu bazen unutturuyorlar bize, hepsi bu. Hatırlayanların çoğalması dileğiyle…


Göknur YAZICI

26.05.2013


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.