MÜZİĞİN SİHİRLİ GÜCÜ

04 Aralık 2018 14:03 / 321 kez okundu!

 

 

Bir Avrupa kenti ikinci dünya savaşında yerle bir ediliyor. Ayakta bir tek bina kalmamış. Savaş bittikten sonra enkazlar arasında şans eseri kurtulabilenler bir türlü kentin meydanına toplanıyorlar. Güçleri oranında kenti onaracaklar, ancak hangi binadan başlayalım konusu gündeme geliyor. Kimisi belediye binasından başlayalım, kimisi önce okulu, hastaneyi… onaralım, derken sonuçta ilk olarak opera binasının onarılmasına karar veriliyor. Gerekçeleri de öncelikle savaştan çıkmış travmatik ruhların tamiri ve sağlıklı düşünebilmeleri için müziğe ihtiyaç duyulması.

 

****

 

MÜZİĞİN SİHİRLİ GÜCÜ

Görüntünün olası içeriği: 4 kişi, gülümseyen insanlar, oturan insanlar

 

90’lı yılların sonları… O zamanlar okumakta olduğum Radikal gazetesinde eğitimle ilgili bir yazım yayımlanıyor. Mutlu oluyorum, ancak o yıllara göre statükoyu rahatsız edici fikirler var yazıda. Öğrenci kıyafeti serbest olsundan, sınıflara ani baskınlarla yapılan üst aramalarında ergenlik çağındaki çocukların üzerlerinden çıkan aşk mektubu, erotik dergiler gibi şeyleri sınıfın huzurunda “utanmıyor musun” gibi sözlerle deşifre ederek öğrencileri rencide etmenin yanlış olduğuna, öğrencinin biat edici değil de sorgulayıcı olması gerektiğinden öğretmenlerinden korkmamalarına kadar konuları irdeleyen bir yazı. Dolayısıyla birileri durumdan rahatsız oluyor ve operasyon başlıyor. Önce bir muhbir yazının kopyasını imzasız şikayet dilekçesiyle ilgili yere gönderiyor. Sonra ellerinde yıpranık kara çantalarıyla soruşturma yapmak üzere müfettişler geliyor. Ondan sonra da siz istediğiniz savunmayı yapın fark etmez, kafaya konulan yapılıyor ve iki satırlık bir yazıyla öğrencilerinizden, kentinizden koparılıp bir başka yere gönderiliyorsunuz.

28 Şubat faşist yılları. Görüntüde ANASOL-D denen sol(!) ortaklı devlet partilerinden oluşan koalisyon var. Ancak perde arkasından askerlerin yönettiğini herkes biliyor. Resmi ideolojiyle barışık değilseniz (ki bu konuda kimin ne olduğu biliniyor, fişlemelerin zirve zamanları)tam bir faşist baskı altındasınız. Dolayısıyla inanmadığınız halde usulen mahkemelere başvurmaktan başka yapacak şeyiniz kalmıyor. Yerel ve ulusal gazetelerde “Yazı yazan öğretmene soruşturma” babında destek haberleri çıksa da durum değişmiyor. Çaresiz mahkemeye veriyorum, ancak tahmin edileceği gibi idare mahkemesi beni haksız buluyor. Yılmıyorum, bir üst mahkemeye itiraz ediyorum, oradan da aleyhte karar çıkınca konuyu Danıştay’a taşıyorum. İnanmasam da bu defa içimde hafif bir umut var sanki. Koca Danıştay’dan küçücük bir şey istiyorsunuz. Alt tarafı kasabadan şehir merkezindeki okuluna dönmek isteyen bir ortaokul öğretmeninin davayı ta Ankaralara kadar getirdiğine göre haklılığı olabilir misali lehime bir karar verir gibi hayallere kapılmıyor değilim.

Umutlu bekleyişim sürerken yaklaşık üç ay sonra Danıştay’dan gelen sarı zarfı büyük bir heyecanla açıyorum, ancak ne görsem iyi: ”Dosyanızda 2 TL posta pulu eksik, bir hafta içinde gerekli pulu dosyaya koymamanız halinde davanız düşecektir” babında cümleler… Bir hafta içinde pullar dosyaya giriyor, ancak o cılız umudum da tamamen sönüyor. En az üç yıl sürgün hayatı yaşayacağım kesin.

Kendimce haksızlığa uğramışım, yenik durumdayım. Sürgün edilmeme sevinen faşist bir güruh var karşımda. Konu günün her saatinde aklımdan çıkmıyor ve müthiş demoralize haldeyim. Peki, ne yapmalıyım?

İşte bu noktada müziğe sığınıyorum.

Görüntünün olası içeriği: 11 kişi, gülümseyen insanlar, sahnedeki insanlar ve açık hava

Öğretmen lisesi yıllarımda nota ve bağlama çalmayı biliyordum. Müzik yeteneğimi yeniden depreştirmek isteği öyle yoğunlaştı ki, kısa zamanda edindiğim kısa sap bağlama ve notalarıyla türküler kitapları başucu materyallerim oldu bir anda. Gün içinde mırıldandığım türküyü eve gittiğimde notasını açıp saatlerce çalışıp kıvamına getirdikten sonra bırakıyordum bağlamayı. 90’lı yıllarda türkülerin, türkü barların, konuyla ilgili televizyon programlarının revaçta olması da motive olmamı pekiştiriyordu.

Kasabanın çalışkan bir belediye başkanı var. “Siyaseten farklı olabiliriz, buraya sürgün geldiğinizi de biliyorum, ancak çalışan adamı severim. Müzik faaliyetlerinize her türlü desteği veririm” sözü beni çok rahatlatmış ve müzik faaliyetlerimiz başlıyordu.

Bağlama kurslarıyla işe koyuluyorum, sonra halk müziği korosu kuruyoruz. Kasabanın ev hanımından elektrikçisine, öğretmeninden serbest çalışanına… 30-40 kişilik müziksever grup vücut buluyoruz kıs zamanda. Ben de koristlerim de mutluyuz ve heyecanlıyız, zira kasabada bir ilki başaracağız. Türkülerle yatıp kalkıyoruz ve sene sonunda hazırlıklarımızı tamamlayıp kasabanın meydanını dolduran kalabalığa muhteşem bir konser veriyoruz. Öyle alkışlanıyor, öyle ödüllendiriliyoruz ki, günlerce zafer sarhoşluğumuzu üzerimizden atamıyoruz. Yetmiyor; kursiyerlerim okul gecesinde boylarından büyük bağlamalarıyla toplu halde Ege türkülerini çalarak hepimizi şaşırtıyor.

Görüntünün olası içeriği: 28 kişi, Ahmet Oğuz dahil, gülümseyen insanlar, ayakta duran insanlar ve açık hava

Yoğun müzikli süreçte yaralı ruh halimin nasıl tamir edildiğini gördüm ve yıllar önce bir söyleşide dinlediğim müzikle ilgili bir anekdotun ne kadar doğru olduğunu yaşayarak anlamış oldum.

Anekdot şöyleydi: Bir Avrupa kenti ikinci dünya savaşında yerle bir ediliyor. Ayakta bir tek bina kalmamış. Savaş bittikten sonra enkazlar arasında şans eseri kurtulabilenler bir türlü kentin meydanına toplanıyorlar. Güçleri oranında kenti onaracaklar, ancak hangi binadan başlayalım konusu gündeme geliyor. Kimisi belediye binasından başlayalım, kimisi önce okulu, hastaneyi… onaralım, derken sonuçta ilk olarak opera binasının onarılmasına karar veriliyor. Gerekçeleri de öncelikle savaştan çıkmış travmatik ruhların tamiri ve sağlıklı düşünebilmeleri için müziğe ihtiyaç duyulması.

Müzikle iç içe üç yıllık sürgün dönemimi tamamladıktan sonra normal tayinle onarılmış, sapa sağlam ruh halimle ve maddi-manevi kazanımlarımla yaşadığım kente dönüyorum. Neredeyse ne iyi ki sürgün edilmişim diyecek kadar olmuştum.

Müzik uğraşılarımla çevre algımın değiştiğini de fark ettim. Bir dostumun “Seni bağlama çalarken gördükten sonra normal bir insan olduğuna karar verdim” dediğini hiç unutmuyorum. Dolayısıyla her insan en az bir enstrüman çalmalı, günün birinde zor durumda kalırsa hani…

Bu arada mahkeme sonucu ne oldu sorusu aklımıza geliyor değil mi?

Dönüşümün üzerinden iki yıl geçtikten sonra bir gün yüksek mahkemeden bir sarı zarf daha geliyor. Artık hiçbir önemi kalmasa da açıp bakıyorum ve “idarenin haksız uygulamasının iptali” kararını görüyorum. Yani beş yıl sonra adalet nasıl tecelli etmiş değil mi? smiley   

 

Ahmet OĞUZ

02.12.2018, Kuşadası 

 

 

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.