LİBERALİZM, MEŞRUİYET, İSTİSNAİ DURUMLAR

02 Mayıs 2018 18:47 / 657 kez okundu!

 

 

“CHP, devletin meşruiyeti ve zımni işlevini iyi anlayamadığı için, hiçbir istikrar ve kargaşa kaygısı duymadan, Türkiye’nin en iyi şekilde becerebildiği (demokrasinin olmazsa olmazı olan ve ülkelerin itibarı olan) seçimleri her seferinde (oy çalma gibi bir şeyin olmadığını bile bile) uydurma senaryolarla gayri meşru ilan etmektedir. Bu durumda CHP, insanların demokrasiye inançlarını zayıflatarak, kendi ülkesi için de kuşku yaratarak, aynı zamanda radikal unsurlara koz sunup, parti çıkarını ülke çıkarının üzerine çıkararak siyaset yaptığını sanıp ülkesine büyük kötülük yaptığının farkında mıdır?”

 

******

 

LİBERALİZM, MEŞRUİYET, İSTİSNAİ DURUMLAR

 

J.Locke ve D.Hume gibi birçok aydınlanma filozofuna göre, insanlar ilkel çağlarda sosyal hayata geçişin ilk dönemlerinde, doğa durumunu (varsayılan) bir özgürlük durumu olmasına rağmen terk ettiler. Bunun başlıca sebebi, bu ilk dönemde ihtilaflarda veya tartışmalarda taraflar arasında hâkimlik veya hakemlik yapacak meşru bir otoritenin bulunmamasıdır. Bundan dolayı bireyler, kendilerini ve kendilerine ait şeylerin korunmasını garanti altına alma amacıyla, doğa durumunda sahip oldukları özgürlüğün bir parçası olan kendi kanununu yapma hakkını kendi rızaları ile bir oluşuma (Devlete) devrettikleri için bu kişi ya da komite ilk andan bu yana meşru bir yönetime sahip oldu. Öyleyse devletin varlık nedeni, topluluğa ve bireye ait şeyleri korumaktır. Bu açıdan mahkeme etme ve zor kullanma yetkisi sadece devlete verilmiştir. Bu, bireyi ve toplulukları koruma açısından son derece akılcı bir gelişmedir. Ancak, siyaset kavramı devlet meşruiyeti kavramından önce gelir. Çünkü devletin bu meşru ortaya çıkışından önce insanlar siyaset yapmayı dost-düşman kavramları üzerinden zaten yapıyorlardı. Bu yüzden siyaset meselesi devletin oluşumundan daha eski ve köklü bir şey olarak yaşamımızdaki derin yerini almıştı.

 

Modern dönemin siyasetine dönelim. Muhafazakârların pragmatizmi ve liberal demokrasiyi içselleştirmeleri, liberallerin gerisinde olsa da olağanüstü durumlar, istisnai durumlar ve devletin meşruiyetini anlamadaki kavrayışları genellikle liberallerden daha güçlüdür. Bilinen odur ki toplumsal yaşamda devlet açısından problem, zımni işlev problemidir. Devletin aşikâr ve görünen işlevlerinin yanında çok önemli görünmeyen işlevleri de vardır ki bunlar, kurumların ortadan kalkmasını tecrübe etmedikçe ortaya çıkmaz. Suriye, Irak, Libya, Afganistan, Yemen, Mısır, gözümüzün önündeki örneklerdir. Bu açıdan bakıldığında muhafazakârlarınn istikrar kavrayışları liberallerden daha güçlüdür. Çünkü muhafazakârlar, istikrar ve onu bozabilecek şeyler ile daha çok ilgilenmeye meyillidirler ve genellikle bu kesimlerde toplumsal yaşamda her şeyin birbirleriyle ilintili olduğu anlayışı daha organik bir anlayıştır.

 

Liberallerin bir kısmı bütün ülkelerde birincil öneme sahip olan ülke çıkarlarını görmezden geldiğinde maalesef pratik hayattan uzaklaşıyor ve yanlış bir bilince doğru gidiyor. Aslen doğru olan, gerçekte ise tam olarak var olamayan bir “olması gereken” teorisi (liberalizm) pratik hayatla karşılaştığında hakiki de olamıyor. Konuyu biraz daha açalım.

 

Sonuçta, salt teoride kalmamak açısından, hayatın pratiğini de yakalamak açısından liberallerin tamamı siyasetin kadim dönemlerdeki anlayışını kavrayarak liberal düşünce içerisine “ülke çıkarları” ve de “istisnai ve olağanüstü” durumları katmak zorundadır. Bunlar olmazsa teori güzel bir süs gibi kalır. 15 Temmuz darbe girişimi, Suriye iç savaşı ve PKK terörü buna açık örneklerdir. Pratik yaşamda batı ülkeleri de (ABD, Fransa, Almanya vs.) sadece demokrasiyi geliştirme değil, ayrı olarak kendi güvenlikleri açısından teröre karşı savaş, istisna hali, olağanüstü hukuk, ve dost düşman ayrımı yapan tezleri kendileri için uygun zamanlarda işlemişlerdir. Çünkü dost düşman kavramı çıkarlar üzerinden halen siyasetin belirleyici unsuru olabilmektedir. Ülkelerin dış siyasetinde kabul görmüş ana kural, kalıcı dostluk ve kalıcı düşmanlık diye bir şeyin olmadığı, ancak kalıcı çıkarların olduğu üzerinedir. Dolayısı ile ülkeler kendi iradesini diğerine kabule zorlamak için çeşitli kuvvetleri kullanabilmektedir. Diğer ülkeler ise gerçek düşmanları olmayan savaşların içine düşmek zorunda kalmaktadır. Mesela, Türkiye kuzey Suriye’de kiminle savaşmaktadır? Dünyada dış siyasetle savaş arasında dolaylı bir bağ kurulmakta, bu zeminde siyaset daha çok çıkarlar üzerinden yapılmaktadır.

 

Batı ülkelerindeki yargı gibi diğer kurumlar da (medya vs.) devletlerin çıkarları üzerinden oluşturduğu siyasetten bağımsız davranamamaktadır. Mesela, ABD İran’a ambargoyu delen bir Fransız bankasının yöneticilerini tutuklamazken aynı konumda Türkiye’yi sıkıştırmak için tutuklama yöntemini kullanabilmektedir. Bu durumda ABD’de hukuk nasıl devletten bağımsız olabilir? Belçika’da Sabancı cinayetinin katilleri bütün kamera görüntülerine karşın yargı tarafından serbest bırakılabiliyor. Yunanistan da aynı şeyleri yapıp teröristleri serbest bırakabiliyor. Bu durumda Belçika ve Yunanistan devletlerinin Türkiye’ye siyaseten bakış açısı etkin olmakta, devletten bağımsız bir yargı kararı ortaya çıkmamaktadır. Ne yazık ki gerçek yargıya ve müzakereye duyulan inancın yerine yine insanın yapısından kaynaklanan bir rasyonaliteden etkilenen dünya siyaseti, dost düşman tezi üzerinden hareket ederek diyalektik olarak her an kendi kendisini tahrip eden bir antiteze dönüşme potansiyeli taşımaktadır.

 

Bu açık duruma rağmen MİT TIR’ları meselesinde Türkiye’de ülkesinin çıkarları aleyhine çalışan (hatta ülkesini Lahey adalet divanında yargılatma gayretinde olan) muhalefeti garip buluyorum. Oysa İngiltere devletinin Meksika’ya yasak olan silahları sattığını haber yapacağını duyuran Guardian gazetesi devletin hapis ve kapatma tehdidi ile geri adım atmıştır. J.Assange halen devlet sırrını açıklamaktan dolayı Ekvator konsolosluğundan çıkamamaktadır. Bu nasıl bir meşruiyet taşımaktadır? Ama Can Dündar’ın hem de yalan olarak Türkiye’nin teröristlere (ÖSO Birleşmiş Milletler terör örgütü listesinde değildir ve Astana görüşmelerine çağrılmış bir örgüttür) silah gönderdiğini gazetesinde yazmasının yargı konusu yapılmasını demokratik bir uygulama olarak görmeyen bir ana muhalefet partimiz ve sözde milliyetçi bir “iyi” partimiz var.

 

İşin ilginç yanı, PKK’nin de “dost-düşman” ve “örgüt çıkarı” siyasetini ideal sosyalist siyasetinin üzerine çıkarmasıdır. Sosyalizmin kaba anlatısı emperyalizme karşı mücadele ekseninde ortaya çıkar. Temel mesele sömürüdür. Emperyalizmin en cisimleşmiş görüntüsü de ABD’dir. Ancak, PKK bugün Suriye’de ABD bayrakları ile dolaşmaktadır. Bu nasıl olabiliyor? Bunun nedeni PKK’nin de kendi ideal teorisini öteleyerek ve çıkarları öne alarak dost-düşman ilişkilerini siyasetlerine oturtmuş olmasıdır. Oysa Türkiye’ye dayatılmak istenen ne? Birçok belaya (FETÖ-PKK-Suriye iç savaşı) karşın naif bir çekingenlik içerisinde durması.

 

Bununla liberal demokrasinin önemini pasifize etmek istemiyorum. Tersine, liberal demokrasiyi olmazsa olmaz olarak görüyorum. Ancak, pratikten kastettiğim, istisnaların ve olağanüstü durumların liberalizmin siyasetine eklemlenmesidir. Çünkü devlet terör harekâtı üzerindeki kontrolünü kaybettikçe kısmi savaş durumunun toptan ve mutlak savaşa dönüşme riski artar. PKK eylemleri ve Gezi olaylarının ülkeyi sarsması akabinde 15 Temmuz darbe girişimi bu olguların Mısır’daki gibi bir devirme harekâtına dönüşmesinin Türkiye gibi ülkelerde mümkün olabileceğini göstermiştir.

 

Şimdi somut PKK-HDP çizgisinin siyaseten meşruluğunu tartışalım. 2002’ye gelindiğinde AKP hükümetleri dönemlerinde Kürt azınlığı için bir reform dönemine girilmiş, yavaş yavaş birçok haklar verilmeye başlanmıştır. Daha önce böylesi hakların kenarından bile geçilmediği malumdur. Ancak, hakların alınması ve verilmesi siyaseten “zorlamak” meselesidir ve yapılması gereken de budur. Demokratik bir ülkede her siyasi partinin azınlıkların bütün isteklerini aynen kabul etmesi gibi bir tutumu olamaz. Ancak, sadece ve sadece devletin zor ve silah kullanması meşrudur. Bir kısım kendini entelektüel sanan solcu, maalesef sadece siyaseten haklı çıkabilmek, silah kullanımını örtbas edip meşruluğa vurgu yapabilmek için HDP ile PKK çizgisini birbirinden ayırarak siyaset alanına sunmak istiyor. Bugün devlet açık bir şey söylemektedir ve doğrudur. “Silahlarınızı gömerseniz ve bir daha silahları çıkarmazsanız ve bunu garanti ederseniz size siyaset alanında yine yer açabiliriz. Devlet sadece silahların gömülmesi için örtülü görüşme yapabilir. Yoksa silahlı terör örgütü olan PKK ile bağlantısını tespit ettiğim tüm kişileri yargılarım.” Size sesleniyorum kendini entelektüel sanan sol aydınlar, bunun neyine karşısınız?

 

Seçim dönemine girilmişken meşruiyet açısından son bir şey daha yazmak istiyorum. CHP, devletin meşruiyeti ve zımni işlevini iyi anlayamadığı için, hiçbir istikrar ve kargaşa kaygısı duymadan, Türkiye’nin en iyi şekilde becerebildiği (demokrasinin olmazsa olmazı olan ve ülkelerin itibarı olan) seçimleri her seferinde (oy çalma gibi bir şeyin olmadığını bile bile) uydurma senaryolarla gayri meşru ilan etmektedir. Bu durumda CHP, insanların demokrasiye inançlarını zayıflatarak, kendi ülkesi için de kuşku yaratarak, aynı zamanda radikal unsurlara koz sunup, parti çıkarını ülke çıkarının üzerine çıkararak siyaset yaptığını sanıp ülkesine büyük kötülük yaptığının farkında mıdır?

 

Nihat ÜSTÜN

02.05.2018

 

Son Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2018 09:05

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.