2023 Yılında Eğitimde Nerede Olmalıyız?

09 Eylül 2018 11:27 / 3386 kez okundu!

 


2023 yılı Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yıldönümünü kutlayacağımız tarih. 16 yıl sonra çocuklarımız, bizim şu an çizeceğimiz çerçeveler içinde dans edecekler. Doğru iş yaparsak harika, yanlış yaparsak sonuçları acıtıcı olacak.

2023 yılı Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yıldönümünü kutlayacağımız tarih. 16 yıl sonra çocuklarımız, bizim şu an çizeceğimiz çerçeveler içinde dans edecekler. Doğru iş yaparsak harika, yanlış yaparsak sonuçları acıtıcı olacak. Eğitim konusunda İ. Mısırlıoğlu cesur reformlar öneriyor. Önerdiği her adım, toplumda bir kesimi ayağa kaldıracak nitelikte. Değişim eşiğindeki eğitim sistemimiz ve AB yolundaki Türkiye, bu konuda böylesi cesur önerilere kapı açmamızı, üstüne tartışmamızı gerektiriyor. Umarız dipsiz kuyulardan bir ses gelir bu sefer...

Eğitim İşini Bana Bıraksalar…

Bizim çoktan seçmeli sınavlı eğitim sistemiyle yetişmiş ve diplomasını İşletme Fakültesi'nden henüz almış gence babası gururla bakıp sorar:
- Oğlum, söyle bakalım, bizim ülkenin ekonomik kalkınması nasıl sağlanır?
Çocuk bir an için duraklar ve babasına döner:
- Babacığım, seçenekleri söylersen, arasından seçebilirim!

Bu fıkra, eğitim alanında içinde bulunduğumuz durumu ve nasıl bir insan tipi yetiştirdiğimizi güzel anlatıyor. Yıllardır buna güldük geçtik ama acaba ağlanacak noktada mıyız?. Yoksa yakın geçmişte dibe vurmuş eğitim sistemimiz bir dönüşümün eşiğinde mi?. Bu noktaya gelişte hem yıllardır ülkemizde sağlanan olumlu ve olumsuz birikimin, hem dünyada yaşanan zihinsel ve teknolojik devrimin hem de AB'ye giriş sürecimizin etkisi nedir, bunu iyi irdelemeliyiz. Sorun olan ise, eşiği atlamak için iktidar ya da muhalefetten çıkacak cesur reformcuların henüz ufukta görünmemesi…
Ben bu yazımla o cesur reformcuların ortaya çıkışını kolaylaştırmak amacını güdüyorum. Yıllarca yurt içinde ve yurt dışında eğitim konusuna kafa yormuş, bir dönem bu alanda aktif çalışmış, üstelik Köy Enstitüsü mezunu bir babanın oğlu olarak notlarımın, ve yenilikçi kimi görüşlerimin işe yaramasını diliyorum. Önerilerimin bir biçimde yaşama geçmesi durumunda, eğitim ortamımızın ve böylece yetişecek insan kalitesinin, 2023 yılında, bu günkünden daha kötü olmayacağından eminim.

***

“Şu öğretmenler olmasa eğitimi ne güzel idare ederdim…”

Bir Milli Eğitim bakanına ait ünlü sözü anımsarsınız. Her söyleyen kişi, bu sözün öğretmen düşmanlığıyla eşdeğerde olduğunu belirtmeyi unutmaz. Söz konusu bakanın kafasındaki gerçek düşünceyi bilmiyorum. Ancak ben bu sözü çoğunluğun tersine yorumluyorum ve diyorum ki “öğretmenler olmasa eğitim ne güzel idare edilirdi…”
Şimdi sakin olalım ve tümcenin anlamına, bilinenin tersinde bir yorum arayalım… Öğretmenlerin olmayışı olsa olsa bir ütopya olurdu. Demek ki öğretmenler olacak. “Eğitimi idare etmek” dendiğine göre ise, bir ülkenin eğitim bakanlığından söz edilmekte. Bir an için öğretmenlerin, bakanlığın denetiminde olmadığını düşünelim. Onların devlet memuru olmadıklarını ve örneğin okulunu bitiren mimar, mühendis ve doktorlar gibi “iş aradıklarını” düşünelim. Herkes kendisine nasıl iş buluyorsa öğretmen diploması olanlar da öyle bulmalıdır diyelim. “Devlete kapağı atıp”, ömür boyu maaşa bağlanmak kişi için epeyi yararlı olsa da akıl alır bir iş değil!
Bu durumda ne olurdu? Diplomasını alan öğretmen, çeşitli iş bulma kaynaklarını taramaya başlardı. Ardından gelsin görüşmeler, gelsin “biz sizi ararız”lar… Kolay değil, herkes nasıl iş buluyorsa öğretmen de öyle bulacak elbette. Sonuçta kişi, mezun olduğu okula, sahip olduğu niteliklere, kalifikasyonlara bağlı olarak öne çıkmayı başardı ve bir okul ile para, pul, haklar, tatiller vs. üzerine anlaştı diyelim. Bu öğretmen süreç içinde devletin açtığı ya denetlediği kurslara katılarak, yeni sertifikalar alarak, mesleki becerilerini geliştirerek kendisini yenileyebilir ve “piyasa değerini” arttırabilir. Okulundan memnun kalmazsa, başka bir okuldaki başka bir iş için görüşmeler yapabilir. Böyle bir ortamda iyi eğitimli, kendini geliştirmeyi hiç aksatmayan öğretmenlerin yüksek ücretlerle işe girecekleri kesindir. Şu sıralarda devletin kariyer geliştirme sınavlarına katılmamak için bin bir gerekçe sıralayarak bundan kaçmaya çalışan geleneksel öğretmenleri anlamak mümkündür. Ancak önerdiğim sisteme gidişin henüz ip uçları niteliğindeki bu adımlardan sonsuza dek uzak kalmak mümkün değildir.
Özet olarak yeni sistemde, öğretmenler okullarını, okullar elemanlarını “serbest rekabet” kuralları dahilinde çalışan “eğitim piyasası”ndan bulacaklardır. Şu an özel okulların yaptığı gibi…

***

Bir ülkede, öğretmenlerin, hakimlerin ve gümrükçülerin parası en yükseklerden olmalı çünkü…

“…Öğretmenliğimin 8. yılındayım. Büyük bir arzuyla başladığım bu işten nefret etmeye başladım. Eğitimcisini bu kadar aşağılayan bir ülke yoktur sanırım dünya üzerinde..”

Ülkemiz, öğretmenlerine değer verdiğini göstermek için önce onları değerli kılmalıdır. Şöyle düşünelim… Yaşamda en kıymet verdiğimiz kişiler kimlerdir? Elbette çocuklarımız çünkü onlar hem bizim hem ülkenin geleceğidir! Ancak sorun tam da burada başlıyor. En kıymet verdiklerimizi yani çocuklarımızı, en kötü yapılmış binalarda okumak üzere (depremleri ve kötü müteahhitleri düşünelim), en düşük puanlarla yüksek okullara girmiş, çok kötü eğitilmiş, en düşük ücretlerle yaşamaya mahkum edilmiş kişilere teslim ediyoruz. Kime? Öğretmenlere… Bir internet sitesinden aldığım, çok da haksız olmayan, belli ki gözü yaşlı yazılmış yukarıdaki gibi satırların sahibi olan öğretmenlere…
Öğretmenlerimizin önemli bir bölümü, simge olmuş bir anlatımla söylersek, ikinci iş olarak pazarda limon satmak ya da tanınmadığı bir semtte milli piyango satıcılığı yapmak durumunda bırakılmış. Yaşamında bir kez baleye, operaya gidemeyen, bilgisayarı, interneti olmayan, herhangi bir edebiyat dergisine yıllık aboneliği bulunmayan, günlük gazete almakta bile zorlanan bir öğretmenin; gözbebeğimiz olan çocuğumuza, ilköğretimden başlayarak, ne verebileceğini düşünelim artık!...
Uzun yılar yaşadığım Hollanda ve Almanya gibi ülkelerdeki sistem, acıklı biçimde bizdekinin tam tersidir. Öğretmenlik, bizdeki gibi sözde değil, gerçekten “kutsal” kabul edilir ve bunun gereği yapılır. Yani öğretmen olmak, eğitimdeki en zor süreçlerden biridir… Eğitimci olmak için en istekli ve en başarılı gençler seçilir… Okullardaki eğitim süreçleri kendi sistemlerindeki sorunları taşımakla birlikte, en gelişkin aşamadadır… Okullarda gençler, sıradan “eğitmen” ya da “öğretmen” olarak değil; “eğitim ortamları yaratan”, “yaratılmış eğitim ortamlarında, öğrenmek isteyenlere, öğrencilere yol gösteren” kişiler olarak yetiştirilir. Böyle yetişen eğitimciler için mesleki eğitim ve geliştirme programları sunmak, sunulmasını sağlamak ve başarılı olanlara sertifikalar vermek, verilmesini denetlemek eğitim bakanlıklarının en başta gelen görevleri arasındadır. Diploma sonrasında ise böyle yetişmiş öğretmenleri, belediyelere bağlı halk okulları (dikkatinizi çekiyorum, devlet okulları değil, belediyelere bağlı halk okulları çünkü devlet okul işinden çekilmiştir) ve özel okullar yüksek ücretlerle kapışırlar. Aldıkları ücretler, kendilerine sunulan kişisel gelişim olanakları ve nispeten uzun tatilleriyle, öğretmenlik genellikle buralarda baş tacı mesleklerdendir. Böyle bir durumda da öğretmenler, internet çocuğu olarak yetişmiş öğrenciler karşısında; şimdi bizde olduğu gibi hiçbir şeyden anlamayan, pısırık, şamar oğlanı durumunda hiçbir zaman kalmıyorlar. Tersine kendine güvenli, öğrenciden hep en az bir adım önde, her konuda donanımlı öğretmenler olarak onurlu bir görev yaptıklarının bilincindeler. Tıpkı çok eskilerde ülkemizde de kısa bir dönem olduğu gibi…

Hakimler ve gümrükçülerin neden yüksek ücret almaları gerektiğini ise okuyucunun hayal gücüne bırakıyorum…

***

Eğitim alanında yeniden sıçrama sağlamaya çalışırken, Köy Enstitüleri konusundaki bilgisizliğimize son verebilirsek iyi olacak!

Köy Enstitüsü mezunu bir babanın oğlu olarak, bu okulun bir köy çocuğu üstündeki kaldıraç etkisini yakından gördüğümü, yaşadığımı söyleyebilirim. Ancak toplumumuz bu okullar neden kuruldu, neden başarılı oldu, neden inişe geçti ve neden kapatıldı sorularına yeterli ve doğru yanıtlar aramamış, sürecin kör övgüsünü ya da gözü kapalı yergisini yapmak yeterli sayılmıştır. Gerçekçi çözümlemeler zaten az yapılmaktayken, yapılabilenler de toplumun gözünden uzak tutulmuştur. Bu bilgisizlik zinciri içinde eğitimde devrim yapmak isteyenin aklına da, içi boş bir slogan olarak “Köy Enstitüleri'ni yeniden açalım!” demekten başka bir şey gelmiyor ne yazık ki!
Doğrusuyla, yanlışıyla artık tarihin malı olan bu okulların kurulduğu sırada hangi ihtiyacı karşıladığını ve süreçteki fonksiyonlarını yeterince ve dürüstçe çözümlememiş bir toplumun “eğitimde devrim”e kalkışmaması zaten doğru olur.

***

Yükümüz yumurta küfesi ve süt... Hızlı gitsek yumurta kırılacak, yavaş gitsek süt bozulacak. Alengirli bir açmazdayız.


Eğitim alanında kaçınılmaz bir değişimin eşiğine geldiğimiz şu sırada can alıcı soru şudur: Bu değişim nasıl yönetilebilir ve ne yapılabilir? Çözüm yoluna ilişkin olarak aşağıda sıraladığım başlıkların bir bölümü biliyorum ki daha da açıklanmaya muhtaç, bir bölümü de anlaşılabilir korkular nedeniyle zaten fazladan tartışılacaktır. Bu alanın uzmanı olmadığım için açıklamalarımdaki olası teknik yanlışlara, bilgi eksikliklerine ve kimi kabalaştırmalara takılınmamasını rica ediyorum. Burada önemli olan eğitim alanında yeni, uygulanabilir, akılcı ve adil çözümler bulmaktır. 50 yıllık birikimim ve yurt içi, yurt dışı gözlemlerim, kim bilir belki çözüm için kimi ip uçlarını barındırıyordur. Şu an iflas etmiş eğitim sistemimizin durumu, bu tartışmayı sakin ama ivedi biçimde yapmamızı zorunlu kılmaktadır. Yükümüz yumurta küfesi ve sütten ibarettir. Hızlı gitsek yumurta kırılacak, yavaş gitsek süt bozulacaktır. Alengirli bir açmazdayız.

Bu alana şimdiye dek katkıda bulunmuş tüm eğitim emekçilerinin alın terlerine, özverili çabalarına saygılarımı sunuyorum. Onların emeği ve birikimi olmasaydı ben böyle özgürce at koşturamazdım. Çabamın, eğitimde çözüm arayışlarına bir katkı sayılması dileğiyle…

***

2023 Yılında Eğitimde Avrupa Ülkelerinin Düzeyinde Olmak İçin Ne yapmalıyız?

1. Eğitimde reform için ivedi kurultaylar toplayıp, TV'lerde açık oturumlar düzenleyip, sonuçta katılımcı biçimde bir REFORM PLANI hazırlanmalıdır.

2. Eğitim sürecinde devletin rolü tartışılmalı ve yeniden tanımlanmalıdır.

3. Benim önerim bu rolün öğretmen yetiştirme; öğretmen, müfredat, araç-gereç geliştirme ve denetleme (müfettişlik) ile sınırlı olmasıdır. Devlet bu yeni ve çok önemli rolü üzerine tüm gücüyle yoğunlaşmalıdır.

4. Okullar süratle belediyelere devredilmelidir. Devlet okul üretme, okul tamir etme ve okullara harcama yapma sürecinden çekilmeli, okullar bir çeşit döner sermayeler tarafından yönetilmelidir. Ana sahip belediyeler olmakla birlikte, gelire göre veli katkısı alınmalı, okulların başarısına göre de kısmı bakanlık destekleri sağlanmalıdır.

5. Sınırlı sayıda kısmı gerçekten meslek okulu düzeyinde tutularak, kalan İmam Hatip okullarının normal liseye dönüştürüleceği açıklanmalıdır.

6. Kapatılacağı açıklanan İmam Hatip okullarından bir bölümü “özelleştirilmeye” açık olmalıdır. Dileyen yurttaşlar, tek tek ya da birleşerek bu okullara talip olabilmelidirler. Böylelikle bu toplum, ihtiyacı ve gücü oranında, dini ve ahlaki açıdan kendini biraz daha rahat hissedebileceği (en azından eski İmam Hatip Liseleri düzeyinde) okullarda okuma fırsatı elde edebilmelidir.

7. Bu okullar, tıpkı batıdaki gibi “İslam Lisesi” olabilmelidir. Bu okulların örneğin %85 müfredatı genele uygun olmalıdır. Kalan %15 ise, eskiden İmam Hatip Liseleri'nde olduğu kadar din, din kültürü ve ahlak derslerine ayrılabilmelidir. Bu kategori dışında kalan diğer kimi özel ve halk okulları da bu %15'i kimi yerel ihtiyaçlara ya da isterlerse Çince, Rusça vb. ek derslere ayırabilmelidirler.

8. İslam Liselerine başka dinden olanlar ya da din kültürü almak istemeyenler de gidebilmeli; istemeyenler bu derslerden muaf tutulabilmeli, belli sayıyı aşan katılımcıya sahip yerlerde ise (örneğin Alevi yoğunluklu bir yerde Alevi kültürü üstüne ders, Alanya gibi bir yerde örneğin Protestan bir grubun çocuklarına da Hristiyan dini ve ahlakı ile ilgili) yeni dersler açılabilmelidir. Tıpkı Avrupa'da kimi Katolik okullarına Müslüman öğrencilerin gidişinde uygulandığı gibi…

9. Bu okullarda uygulanacak derslerin miktarında ya da içeriğinde, kuralların dışına taşılıp taşılmadığını kim denetleyecek? Elbette ki bu, Milli Eğitim Bakanlığı'nın temel işlerinden biridir. Okullardan, öğretmenlerden “kurtulmuş” bakanlığın, yeterli sayıda ve eğitimli müfettiş kadrosu; bu tür okullardaki köktenci, ideolojik, fraksiyonel yaklaşımları, denetimleriyle rahatlıkla açığa çıkarabilir, engelleyebilir.

10. Bu tür okullarda öğretmenlik de yapabilecek, ayrıca din alanının eğitimli kadro ihtiyacını karşılayacak her dinden kişinin yetişmesi için bir çeşit yüksek düzeyde ilahiyat okulları (Hristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler için ayrı ayrı olmak üzere ruhban okulları) açılabilmesi ise işin doğası gereğidir. Ki eskiden bu okullar ülkemizde zaten vardı.

11. Tüm eğitim sistemi için öğretmen yetiştiren her düzeydeki okul, özel olarak elden geçirilmeli, eğitim kalitesi katlamalı olarak iyileştirilmeli, öğretmen olmak zorlaştırılmalı, en nitelikli gençlerin öğretmen olması özendirilmeli, yenilerden başlayarak öğretmenlerin maaşlarında sıçramalı bir artış sağlanmalı, öğretmenlere özel kart verilerek tiyatro, sinema, bale, opera, kütüphane, müze gibi yerlere girişlerinden para alınmamalı, her öğretmenin bilgisayarı, ücretsiz interneti olmalı ve öğretmenlerin her yıl belirli sayıda sertifika alması özendirilmelidir.

12. Üniversite sınavı en fazla 3 yıllık hedef koyulup, kademeli olarak kaldırılmalıdır.

13. İlkokuldan başlayan, önceden saptanmış ve açıklanmış belirli kriterlere göre çocuklar liseye, meslek liselerine ve giderek üniversitedeki değişik bölümlere yönlendirilmelidir. Her aşamada velilerin de onayı alınmalıdır. Süreç ile aynı fikirde olmayan velilerin sürece katılma, karşı çıkma, inceleme, gerekirse kararlarda değişiklik isteme hakları olmalıdır. Israr edilen bölüm için öğrencinin yıl içindeki puanı yetmezse, veli çocuğunun bir yıl daha okuması ya da ek dersler alması için girişimde bulunabilmelidir. Bu durum, gerekirse yıl kaybı göze alınarak “köprü sınıf” diye nitelenen sınıfın okunmasına da gidebilmelidir.

14. Her yıl dershaneler sektörüne yatırılan dev miktardaki paranın sadece yarısıyla, ülkenin meslek liseleri Avrupa'yla, dünyayla rekabete hazırlanabilir. Dershane sistemi, giderek ortadan kalkacak biçimde, bu alandaki birikim özel meslek liseleri kurmaya ve/veya eğitim araç-gereçleri üretmeye yönlendirilmelidir. Proje bazlı çalışmalarla bunların girişimleri desteklenmeli ve yararlı projeler %70-80 oranında satın alma garantisi ve %20-30 oranında da finansman katkısıyla desteklenmelidir.

15. Meslek liseleri alanında bazı temel kararlar verilmelidir. Bu toplumun gençlerini liselere doldurup sonra da işsiz durumda bunalımlara sokmak yerine, en kısa yoldan meslek sahibi yapmanın temelleri atılmalıdır. Çeşitli meslek liselerini bitiren, iyi yetişmiş insanlar kendi sektörlerinde iyi para kazanmaya başladıkları zaman üniversite kapılarındaki yığılma kendiliğinden gevşeyecektir.

16. Örneğin bilgisayar sektörü için her kademede nitelikli eleman için yapılacak büyük yatırımlar ülkemizi 2023 yılında Avrupa'da eşsiz kılacaktır.

17. Kaliteli eğitim pahalıdır. Bu nedenle de kişilerin gelirlerinin kayıt altına alınmış olduğu ülkelerde, çok kazanan çok, az kazanan az öder ama eğitim paralıdır. Kayıt dışını azaltmış; vergiyi, az sayıda kişiden insafsızca değil, sayı olarak çok kişiden ama nispeten az alarak vergide adaleti sağlamaya paralel olarak bizde de, kazancına göre çocuğunun eğitimi için okula katkı payı vermesi gereken bir sisteme geçilmelidir. Az verebilenin eksik kısmını, okul idaresi zengin olandan daha fazla alarak, burs biçiminde devreye sokabilmelidir. Durumu uygun olmayan herkes tartışmasız burs alabilmeli; yaygın yurt sisteminden, kazanca göre ödenmek üzere yararlanabilmelidir.

18. 83 yıl önce yaptığımız hataya bir daha düşmeden gençlerimize ilkokuldan itibaren iyi öğretilen Türkçe'nin yanı sıra bir batı bir de doğu dilini iyi öğrenme olanağı verilmelidir. Örneğin gençlere Osmanlıca alfabenin öğretilmesi, onları hem tüm Ortadoğu'da kendine güvenli ve etkin kılacak hem de kendi geçmişlerindeki hazinelere ulaşma imkanı verecektir. Dedesinin mektuplarını, günlüklerini, mahallesindeki çeşmenin alınlığını okuyamayan; Farabi'den, İbni Sina'dan, İbni Rüşd'den habersiz kuşaklar yetiştirdiğimizi ve günümüzdeki kimlik bunalımlarının önemli bir kaynağının da bu olduğunu anımsamakta yarar var. Bizim çocuklarımızın tanımadığı bu kişileri Avrupa çok uzun zamandır Avicenna, Averros adıyla kendi bilim adamı saymaktadır.

19. Ülkemizde farklı ana dile sahip kimi toplulukların yoğun yaşadığı kentlerde bu dil de ilkokuldan başlayarak, önce zorunlu ana dil eğitim saatleri, sonraki aşamalarda da seçmeli dil derslerinden biri olarak müfredatta bulundurulmalıdır. Dileyen yurttaşlar bu dilin eğitimin yapılabildiği ayrı okullar açabilmeli, bu dilin öğrenilebilmesi için üniversitelerde bölümler oluşturulabilmelidir. Bu dillerin öğrenilmesi, öğretilmesi ülkemiz için bir tehlike değil bir zenginlik, bir kazanç kabul edilmelidir.

20. Toplumdaki şiddeti temel alan kültürle başa çıkmak için kampanyalara başlanmalı, uyuşturucuyla acımasız savaşımda sıçrama sağlanmalı, her okulun kültür ve spor etkinliklerinin 2-3 katına çıkarılması başarılmalıdır.

21. Rehber öğretmenlik sisteminin etkin kılınması, öğretmenlerin ailelerle, velilerle iç içe çalışması sağlanmalıdır.

22. Tüm bunların yapılabilmesi için kaynak gerekiyor elbette. Bu apayrı bir yazının konusu olsa da, üç tarafındaki denizleri kullanmayan, demiryollarına yatırım yapmak yerine dünyanın en masraflı ve lüks “çözüm”ünü seçip karayollarına yönelen bir toplumda küçük yön değişiklikleriyle kaynak çabuk yaratılabilir. Dünyanın gidişini iyi görüp suya yatırım yapan, nitelikli hayvancılığa ve organik tarıma yoğunlaşıp, kadrolarını ve toprağını buna göre biçimlendiren, genç insan gücünün en büyük zenginliği olduğunu anlayıp ona yatırım yapan, bacasız sanayi turizmi altın yumurtlayan tavuğu kesme inadıyla değil daha zekice yollarla büyüten, komşularıyla sıfır sorun, içerdeki “terör” sorununu akılcı biçimde çözerek, her yıl toprağa gömülen milyon dolarların eğitime, yatırıma dönmesini sağlayabilen, “Yurtta barış, dünyada barış!” politikasını gerçekten yaşama geçiren, böylelikle de ordusunu modernleştirip küçültebilen, savunma masraflarını azaltabilen, AB yöneliminin ekonomiye katkısını unutmayıp bu çizgide tavizsiz ilerleyebilen bir toplumun inanıyorum ki kaynak sorunu zaten olmayacaktır.

2023 yılında, çocuklarımızın, torunlarımızın Türkiye'sinde; bunalımsız, yereli ve evrenseli birlikte algılamayı becermiş sağlam bir kimliğe sahip, “mış gibi” yapmayan, çifte standardı temel edinmemiş, korkularla değil, yüksek hedeflerle kendini bağlı gören, üst düzeyde kalifiye eleman konumu nedeniyle tüm ülkede ve dünyada aranan gençler yetiştiren bir eğitim sistemimiz olmasını istiyorsak, hepimizi geceli gündüzlü bir çalışma bekliyor demektir. Yitirilecek 1 dakikamız kalmamıştır. Yoksa o günün gençleri, en hafif deyimle bizi iyi anmayacaklar. Oysa tarihe karşı olduğu kadar çocuklarımıza karşı da alnı açık olmak bizim için en büyük mutluluk olmaz mıydı?

İlhami Mısırlıoğlu

imisirlio@gmail.com


27/10/2006 İstanbul

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.