Acı ağıt

22 Ağustos 2015 01:19 / 1375 kez okundu!

 

 

Tosunum Tosunum

Yayladaki Sosunum*

 

Sabahları kuş cıvıltılarıyla uyanmak çok keyif verir insana.  Hele birde evde sarı bir kanarya varsa değme keyfine. Gün çok  güzel başlar. Onun ruhu okşayan ötmeleri  hiç bir alarm sesinde  yoktur.   

Ağustos sıcağında  orman yolundaysanız ve öğlen saatleriyse;  doyum olmaz ağustos  böceklerinin orkestrasına. Doğa olanca gerçekliğiyle varlığını hissettirir. Evren’e minnet duyarsınız.

Kanaryalar ağustosböceği gibi ses çıkarabilir mi?

Ya da ağustosböceği kanarya gibi sabahları cik cik ötebilir mi?

Kuzular analarını kaybedin ce   nasıl  meleşir?  Köpekler   eniklerini korurken nasıl havlar?

Kuzu köpek gibi havlayabilir mi?

Köpek eniklerini korurken kuzu gibi meleyebilir mi?

Bir İngiliz bebek ilk konuşmaya başladığında Türkçe, Alman bebek Japonca, Fransız bebek Arapça vs. vs. konuşabilir mi?

Ya da güneş yağmur yağdırabilir mi?

Bulutlar çamaşırları kurutabilir; içimizi ısıtabilir mi? Vs.vs.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

 

Gonca alışverişten gelmiş, çok yorulmuştu. Poşetleri koridora bırakıp salona geçti.

‘Galiba yine tansiyonum düştü; şu kanepeye uzanıp biraz dinleneyim bari. Bu halde yemek falan da yapamam’ dedi . Uzandı ayaklarının altına da bir yastık koydu.

Televizyonu açtı,  kanallarda gezinti yaparken TV 6 ya rastladı.

Devletin bu Kürtçe kanalı yayın hayatına yeni başlamıştı. Bu kanal önceleri onu çok heyecanlandırmıştı. Ama Kürtçeyi çok az anladığı için sevinci kursağında kalmıştı. Birkaç sözcük dışında anadili ona; dünyanın herhangi bir ülkesinde konuşulan diller kadar uzaktı. Ayrıca bu kanalda konuşulan Kürtçe annesiyle babasının konuşmalarına da pek benzemiyordu. ‘Ama yine de yıllarca yasaklanan; Kürtçe şarkı söyledi diye sanatçıların linç edildiği bir ülkede bu da bir şey ‘diyordu.   

Bu kanal ona hep erken yaşta kaybettiği annesini anımsatıyordu.

Bir din görevlisi konuşuyordu . Genelde bu kanaldaki programlar da  dini konular çok oluyordu. Konuşmacı ara da  Hude Hude  deyince Gonca’da çağrışım yapmış bunun Allah demek olduğunu hatırlamıştı.

Annesi çok dindardı. On iki İmam oruçlarını mutlaka tutar, aşuresini yapar dağıtırdı. Türbelere yatırlara çok bel bağlar hep ziyaret eder adaklar adar buralardan medet umardı. Ve iki lafın arasında hep Hude Hude derdi.

Gonca Alevilik konusunda pek fazla bir şey bilmiyordu.’ Can güvenlikleri olmadığı için sürekli Alevi olduklarını gizleyen bir toplum dini inançlarını nasıl çocuklarına öğretip yerine getirebilirdi ki!’ diyordu. Yine de ailesinin tüm dayatmalara karşın asimile olmaması

Onu mutlu ediyordu.             

‘Ah keşke annem bu kanalı izleyebilseydi. Hem Kürtçe hem de dini konular. Çok mutlu olur hiç başından kalkmazdı herhalde’ dedi.


Afşin’in Kaşanlı köyünden Elbistan’a  1960 yılın da taşınmışlar. Annesi yıllardır yaşadığı bu ilçede Kürtçe konuştuğu için aşağılanmış, horlanmış; konuşurken Kürt olduğu anlaşıldığında hep bir suçluluk duymuştu. Babası ‘ şu dilini bir değiştiremedin. Gittiğin her yerde kendini belli ediyorsun ‘diyordu. Annesi de ‘ne yapayım yapamıyorum’ diye hayıflanıyordu.   

Dilinden dolayı yaşadığı onca şeyden sonra kendi ana dilinde bir kanal. Daha ne isterdi ki  Hude’ sinden . En çok ta Kürtçe ağıtların olmasını isterdi herhalde.

Ne yürek yakan ağıtlar yakılmıştı kim bilir  bu topraklarda her dil de. Genç yaşta toprağa karışanlar için. ’Ah ah dedi’ Gonca.

Din görevlisi sustu. Sıra müziğe geldi. Çok neşeli bir halay havası çalınca herkes kendini sahneye attı. Şen şakrak çoğu Kürtçe arabesk türküler eşliğinde  neşeyle halay çekiyorlardı. Kadınların hepsi rengarenk türbanlar takmıştı.

Çok oynuyorlardı bu kanalda. Her şey güllük gülüstanlıktı. Bol eğlenceli  programlarla insanlar dünyadan bir haber eğleniyorlardı.

Yıllardır süren amansız savaşta evlatları  yitiren anneler var mıydı? Onları gören feryatlarını duyan hiç kimse yoktu. Acılar bile ayrıştırılıyordu. Toplum tümden deliriyordu sanki.     

Yemek tarifleri falan da oluyordu  programlarda. Çoğu et yemekleriydi. Bir çok yemek tarifinde bir kilo et oluyordu malzeme listesinde. Kürtler çok zengindi herhalde bol et yiyebiliyorlardı. Kim derdi ki köylerinden sürülmüşlerde şehirlerde açlıkla boğuşuyorlar diye.

Çok yorulmuştu. Kalkamadı kanepe den. Halaylar devam ediyordu. Südütyodaki çoğu kadın olan konuklar oturdukları yerlerden ayağa kalkmışlar el çırparak neşeyle sağa sola sallanarak eşlik ediyorlardı. Onca mutlu insan nasıl bir araya gelmişti?

Çoğu gecekondu mahallelerinden gelmişti sanki. Gariban insanlara benziyorlardı. Televizyona çıktıkları için çok heyecanlı görünüyorlardı.  

Gonca’nın işyerinden bir arkadaşı ‘otobüsleri gecekondulara gönderiyorlar ve biraz da para veriyorlar gelin kaynana doluşup geliyorlar yoksa her gün bu kadar insanı nereden bulacaklar‘ demişti. Halay çekenleri ve salonda zevkten kendinden geçen  konukları izlerken arkadaşının haklı olduğunu anladı. Bir görevi yerine getiriyormuş gibi ciddiyetle halaylarını çekiyor, allı pullu mendilleri sallayarak eğleniyordu tüm salon.

Bir süre izledi kanalı yine ne bir uzun hava ne bir ağıt hiç çıkmadı. Oysa çocukluğunda bazen köye gidince evlerine aşıklar gelir saz çalarak Kürtçe yanık havalar söylerlerdi. Yaşar Kemal’in  Mehmet Uzun’un romanlarında çok okumuştu Dengbejleri. Okurken büyülenmişti adeta. Onlar hiç yoktu bu Kürtçe kanalda.  

Ağıtları düşününce annesi aklına geldi. Gözleri doldu. Yutkundu ağlamaz ise çok kötü olacağını boğazına bir yumruk oturup onu boğacağını biliyordu.

Ağabeyi on beş yıl, annesi de beş yıl önce ölmüştü. Onların acısı bir bıçak gibi yüreğine saplanmış onu çok derinden yaralamıştı. Abisi onun her şeyiydi. Annesi, babası, arkadaşı yoldaşı.1977'lerde Ankara’da birlikte okumuşlar hiç ayrılmamışlardı. Ama sonunda abisi onu öksüz bırakıp gitmişti.

Gözlerinden yaşlar süzüldü usul usul. Derin bir nefes aldı. Annesinin yürek yakan dramını hiç unutamıyordu. Hıçkırıklarla epey ağladı. O acılı günler gözlerinin önüne geldi.

1981 yılı 14 Mayıs günü. Maraş’ın Elbistan ilçesi. Babası Kamil efendi erkenden kahvaltısını yapmış dükkana gitmişti.

Mercan Ana mutfakta öğlen yemeği için hamur yoğuruyor kızlarda patates soğan falan doğruyorlar kömbe yapılacak. Zahmetli ama çok lezzetli  bir tür börek. Kalabalık aile kömbeyi çok yapmak lazım o yüzden harıl harıl çalışıyorlar.

Ceyhan mahallesinde alt katı zahire ambarı olan bu iki katlı eve iki yıl önce taşınmışlardı. Dikdörtgen şeklinde ince uzun yol kenarında bir binaydı. Şardağı’na bakan ince dar L şeklinde bir balkonu vardı.

Gonca’nın doğduğu Güneşli mahallesi Sekili sokaktaki bahçeli evlerinden buraya göçmek zorunda kalmışlardı.

O zamanlar eski evlerinde hep diken üstünde yaşıyorlarmış. Her gün solcuların, ya da Kürt Alevilerin evlerine bombalar atılıyor, silahlarla taranıyormuş. Sokakta yolları kesiliyor her ana ölümü enselerinde hissederek yaşıyorlarmış.

Oysa  Onlar yıllardır bu mahallede yaşıyorlarmış. Hatta çocuklarının kirveleri de aynı mahalleden Sünni Türklerdenmiş.    

Bir gün akşamüstü babasının yolunu kirvelerinin büyük oğlu kesmiş ’bak amca sizi eskiden beri tanırız kimseye zararınız yok ama yine de  bu mahalleden gideceksiniz. Sizi burada istemiyoruz. Başınıza her an bir şeyler gelebilir’ demiş.

Her türlü meyve ağaçlarıyla dolu bu büyük bahçeyi ve evi annesi ve babası tırnaklarıyla yapmışlar. Yıllardır çocuklarıyla burada yaşamışlar. O akşam tüm aile çaresizlik içinde ağlamışlar.

Sonunda her şeyi yok pahasına satıp tüm anılarını geride bırakıp topraklarından zorla sökülüp taşınmak zorunda kalmışlar. Nasıl olsa gitmeye mecburlar diye kimse evlerine bahçelerine pek para vermemiş. İki büyük bahçelerini ve evlerini yok pahasına satıp daha güvenlikli Alevilerin çoğunlukta olduğu Ceyhan mahallesine taşınmışlar. Annesi günlerce evleri ve bahçeleri için ağlamış. Bahçelerindeki her karış toprağın her ağacın onda anısı varmış.      

Gonca kanepede yana doğru döndü. Gözyaşlarını sildi. Şimdilerde bahçelerinin olduğu yerlerde dört  tane on katlı apartman yapmışlardı. Mahallenin hepsi yobazların dini kurumları ve evleriyle dolmuş adeta onların cenneti olmuştu. Sonraları çok değerlenen bu mahalle de pek çok zengin türemişti.

Doğduğu; çocukluğunun geçtiği yerler yoktu artık. Her şeylerini zorla ellerinden almışlardı. Eski evlerini o güzelim bahçelerini hatırlayınca yüreğini derin bir sızı kaplardı. Evcilik oynadığı; ağaçların dallarında kitap okuduğu günleri hatırladığında hep isyan ederdi.’ Bu güzelim topraklarda halkların yaşadığı zulüm hiç bitmeyecek mi?’diyordu.

Yerlerinden yurtlarından zorla koparılıp başka yerlere sürgün edilen insanları çok iyi anlıyordu. Bir çok tanıdıkları akrabaları aynı şeyleri yaşamışlardı.

Kızlar patates ve soğanları incecik doğruyorlardı. Mercan Ana hamuru yoğurmuş ellerini yıkıyordu. Birden yüreği sıkıştı. İçi cız etti.

Babasının Malatya caddesinde zahire dükkanı vardı. Kamil efendi çuvalların ağızlarını gömlek kolu gibi özenle kıvırmış, oraya buraya koşturup sabah işlerini yapıyordu. Dükkanın önünde el arabaları alışveriş yapan müşterilerin yüklerini taşımak için bekleşiyorlardı.

Hasan abisi askerdeydi Gonca’nın. Genco abisi de Mersin’de özel bir şirkette işe başlamıştı iki ay önce. Babası yanına bir yardımcı almış oğlu askerden gelinceye kadar böyle idare ediyordu.

Genco abisi Ankara Mimarlık ve Mühendislik akademisini 1980 yılında bitirmiş Makine Mühendisi olmuştu.12 Eylül darbesi öncesi çok zor koşullarda okumuş uzatarak zar zor bitirebilmişti okulu. Annesi sağ salim eve döndüğü için adağını yerine getirmiş oğluna kurban kesmişti. Oğlu Ankara’da okurken; her gün gençler tutuklanıyor, öldürülüyordu. Sokaklar kan gölüydü. Kadıncağızın yüreği ağzında kötü bir haber gelecek diye gözüne uyku girmemişti okul bitene kadar.  

Saat on olmuş yavaş yavaş müşteriler gelmeye başlamıştı. Dükkana birden telaşla yandaki bankanın müdürü girdi. Babası kantarda bulgur tartıyordu. Şaşırdı!  ‘Allah Allah müdürün ne işi var bu saatte bu hayra alamet değil bu adam sabah sabah işini bırakıp niye geldi ki‘ diye telaşlandı.

Müdür  çekingen, üzgün söze nasıl başlayacağını bilemiyor. .Sonun da kendini toparlayıp ‘Gel hele Kamil efendi işleri bırak ‘ dedi. O sırada dükkana başka adamlar  da doluştular.

Müdür kekeleyerek ‘Genco bir iş kazası geçirmiş’ dedi. Kamil efendi’ sen ne diyorsun ne zaman kim dedi sana?’ diye sordu.’Bu sabah saat onda olmuş kaza; telefon ettiler‘ dedi müdür. ’Nasılmış peki hastanede mi? Müdür başını yere eğdi ‘başınız sağ olsun‘ dedi. Babası yere yığıldı.

Kocaman bir ateş düştü ocaklarına. Dağ gibi oğulları, genç yaşında toprağa karışmıştı. Gencecik bir fidan devrilmişti.

Ankara’nın o cehenneminde sağ kurtulmuş evine dönmüş ama bir iş kazası onu ayırmıştı sevdiklerinden.

Gonca’yla birlikte Mersin de küçük bir evde yaşıyorlardı. Her gün‘ bu şirkette hiç can güvenliği yok işçilerden biri iş kazası geçirecek diye korkuyorum. Patrona söylüyorum ama beni dinlemiyor’ diyordu.

Bir sabah yine Gonca’yı uyurken öptü ve ‘hoşça kal canım’ diyerek işe gitti. Bu onu son görüşü oldu. Sonraları biricik abisinin yüzünü uyku sersemliği hayal meyal hatırlayacaktı.

Evlerine düşen ateş alev alev yanıyordu. Bir damla su bile bulamadılar ateşi söndürmek için. Tüm ev halkı perişan bir halde gece gündüz ağlıyordu. Annesinin gözyaşları sel olmuş akıyordu..

Hangi ana dayanabilirdi ki bu acıya. Daha yirmi üç yaşında genç bir fidan toprağa devrilmişti. Kaç yıldır devrilen diğer fidanlar gibi.

Analar hep ağlıyordu. 12 Eylül cehennemi daha çok ağlatacaktı onları.

12 Eylül darbesi birkaç ay önce olmuş; bir tusunami gibi önüne kattığını sürükleyip götürmüştü. Etkileri olanca yakıcılığla devam ediyordu o sıralar.

Her gün gençler tutuklanıyor işkencelerde aynı cehennemi yaşıyorlardı. Kimisinin akıbeti ya da mezarları hiç bilinmiyordu.

En çok da Kürt Alevilerin evlerini basıyorlardı. Evde kitap bulundurmak ya da asılsız bir iftira tutuklanmak için yeterliydi

   

Genco’nun ölümünü duyanlar taziyeye  geliyorlardı. Uzak Alevi köylerinden akrabaları tanıdıkları hep gelmişlerdi.

Komşularının çoğu  Sünni ve Türk’tü. Annesine’ Mercan bacı hoca çağıralım da kuran okusun’ dediler. Annesinin konuşacak hali yoktu. ‘Tamam çağırın gelsinler ‘dedi. Üç gün bir erkek bir de kadın hoca evde  Kuran okudular.

Köylerden gelenler bu durumu garipsediler; ama bir şey demediler. Mercan ana hocalar okurken biraz ferahlıyor Allaha sığınarak teselli bulmaya çalışıyordu.

Köylü kadınlar gelenekleri olduğu için Genco’nun giysilerini odanın ortasına koyup Kürtçe ağıt yakmak istediler. Böylece ölünün akrabaları iyice ağlar ve içlerindeki zehri dökerlerdi.

Sünni kadınlar bir film izler gibi merakla izliyorlardı onları. Mercan Anayla göz göze geldiler.  

Mercan Ana’ yok yok toplayın onları; ağıt yakmayın’ dedi güçlükle. Köylü kadınlar şaşırdılar. Aralarında sessizce Kürtçe konuştular  buna bir anlam veremediler.  

Komşular gidince Mercan ana korkuyla ‘aman ha Kürtçe ağıt yakmayın duyan gören olur ne olur ne olmaz. Burası köy değil. Evimiz yol üstünde bir şikayet eden olur çocuklarımı alır götürürler. Zaten tutuklamak için bahane arıyorlar’ dedi.

Kaç kez cemselerle gelip evi aramışlar yürekleri ağızlarına gelmişti. Bir şey bulamayınca geri gitmişlerdi. Birgün Kamil Efendiyi de silah bulunduruyor diye tutuklamışlar bir şey bulamayınca iki gün sonra yaşlı adamı bırakmışlardı.

Darbeden sonra evde ne kadar kitap varsa hepsini yakmışlardı. Aylardır korku içinde bekleşiyorlardı. Gonca’yla Genco Ankara’da okuduğu için buradaki olaylara karışmamışlar dolayısıyla onları tutuklayamamışlardı. Diğer çocukları da Kamil Efendi çok tehdit; etmiş hiçbiri pek bir varlık gösterememişlerdi.

O günlerde her yerde Kürtçe konuşmak yasaktı. Kenan Evren zaten tümden Kürtleri yok sayıyordu. ’Kürt diye bir ırk yok. Onlar dağda karda yürürken kart kurt diye ses çıkaran Türklerdir ‘diyordu.

Var olmayan bir toplumun ağıtları da olamazdı onlarda yasaktı doğal olarak

Ve düşen ateşle alev alev yanan bu evde belki bir su damlası olup ateşi söndürecek olan ağıtlar yakılamadı.

Oysa böyle genç ve yiğit birine ne ağıtlar yakılırdı. Yüzyıllardır hep böyle olmamış mıydı?  

Mercan Ana diline dolanan Kürtçe sözcükleri haykırarak dağı taşı inletemedi. Oysa çok güzel maniler ninniler söylerdi bebeklerine. Gonca hep hatırlardı annesinin uydurduğu türküleri manileri. Edebi yeteneği de vardı genetik olarak; dedesi de büyük bir ozanmış eskiden.

Haykıramadığı sözcükler gerisin geri giderek onu boğdu kör kuyulara hapsetti. O babayiğit fidanıyla bağırıp çağırarak konuşamadı; doya doya ağlayamadı.

Nasıl ki tüm dünyada bütün toplumlar anadilinde ağıt yakıyorsa; O da sadece anadilinde ağıt yakabiliyordu.

Nasıl ki kuşlar köpek gibi havlayamıyorsa, Almanlar Japonca konuşamıyorsa Mercan Ana da anadilinden başka bir dilde ağıt bilmiyordu. O da yasaktı.

Zaten çok acı olan yürek paralayan ağıtlar; yakılamayınca bir zehre dönüşüp Onun ruhunu hepten zehirlediler.       

Gonca Şardağı’na bakar bakar ağabeyine kızardı ’nasıl beni yanlız bırakıp gittin. Ben nasıl yaşarım sensiz’ diyerek gözyaşlarına boğuluyordu.’ Keşke aç susuz kalsak bir köşede dilenci olsak evimiz başımıza yıkılsa ama abim yaşasaydı’ diyordu.

Neydi bu?

Ölüm gerçeğini çok acı bir kayıpla tatmıştı Gonca.

Kanadı çok derinden kopmuştu. Her gece rüyasında abisini görüyor yine sabahlara kadar politik sohbetler yapıyorlardı. Uyandığında tekrar gözyaşlarına boğuluyordu. Onu okullara yazdıran okumasını sağlayan her şeyi öğreten öğretmeni de yoktu artık. Bu kocaman dünyada yanlız kalmıştı.

Yıllar sonra bile Onun yerini hiç kimse dolduramayacak ve kanadındaki yara izi hiç kapanmayacaktı.

Annesinin içindeki yangın aylar geçmesine rağmen hala sönmemişti. Evin içinde duramıyordu. Odalar onu boğuyor kendini sürekli balkona atıyordu. O kocaman bahçeli evlerden çocukluğunun geçtiği mor sümbüllü bağlardan sonra bu evde kendini  bir kafeste  hissediyordu zaten.

Balkonun en dip köşesine gider; biri duyacak diye de korkardı. Şardağı’nın doruklarına bakarak ses sizce Kürtçe bir şeyler mırıldanarak için için ağlardı. Gonca’yı görünce susar O da ağlayacak diye endişelenirdi. Abisine ne kadar düşkün olduğunu bilmeyen yoktu. Kızcağız aklını yitirecek diye korkuyorlardı.

Gonca onun bu haline çok üzülür acısı daha da katmerlenirdi.

Ne olurdu sanki annesi de dünyada evladını kaybeden tüm anneler gibi özgürce anadilinde ağıtlar yakabilseydi. Feryatları dağı taşı delip inletebilseydi.

Bir ana olarak bu kadarına hakkı yok muydu? O da bir insan değil miydi? Ne yapmışlardı da bunca zülüm görüyorlardı?

Niye komşu kadınlar ’ağla bacım korkma içindeki yangını söndürecekse Kürtçe bağır çağır; ağla ki zehrin aksın‘ demediler? Onların evlatları yok muydu? Onlar ana değil miydi? Niye öylece garip yaratıklara bakar gibi bu acılı insanları seyrettiler?

 

Tuhaf bir insan olmuştu Mercan Ana. Hayalet gibi oğluna kavuşmanın hayaliyle öylesine yaşıyordu. Mezar yerini bile hazırlamıştı yavrusunun yanına gömülmek için.

Hergün Hudesine yalvardı canını alması için. Yaşamak bir zulümdü artık onun için.

         

Hudesi Ona iki kızdan sonra çok güzel bir evlat vermiş; ama onu da geri almıştı.

12 Eylül cehenneminden sonra Elbistan bir çok Kürt Alevi’ye ve solcuya artık iyice dar gelmeye başlamıştı. Birer birer yurtlarını evlerini bahçelerini anılarıyla birlikte geride bırakıp başka illere, ülkelere savruluyorlardı.

Gonca’lar da Mersin’e göçtüler.

 

Yiğidine yakamadığı ağıtlar Mercan Anayı boğdu; içinde biriken yaralar hiç iyileşemedi. Sonunda ciğerleri daha fazla dayanamadı bu derin acıya.

İlk astım krizini geçirdiğinde Gonca Erzurum’da idi. Zar zor kalp masajıyla yaşama döndürdüler bu yaralı yüreği. Gonca o karlı kış gecesinde zor bir yolculuktan sonra Mersin’e gitti ve annesine kavuştu. Yaşıyordu.

Ama O hiç yaşamak istemiyordu ki. Üç yıl daha zoraki yaşadı.

Sonra sessizce kimseyle vedalaşmadan ikinci astım krizin de oğluna kavuştu. Daha  atmış dört yaşındaydı.

Oysa akrabaları çok uzun ömürlüydü. Dedesi yüz on yıl yaşamıştı.

Abisinin ölümüyle kırılan kanadını daha da acıtarak uçup gitmişti annesi. ‘Tosunum Tosunum Yayladaki Sosunum’ diyemeyecekti artık.

Mercan ananın acıları sonunda dindi ve huzura kavuştu. O zaten ruhen yıllar önce ölmüştü. Çocuklarını suyla hamur yoğurur gibi sevgiyle yoğurmuş; kendi gibi merhametli insanları seven sayan güzel evlatlar yetiştirmişti.

Hiç kimseye bir zararları dokunmamış ama tüm yaşamları boyunca da hep zulüm görmüşlerdi. Tek suçları  Kürt ve Alevi olmalarıydı.

Mahkeme hiç kimseyi tutuklayıp yargılamadı. Genco’nun ekibindeki işçiler hiçbir şey görmediklerini söylediler.

İnşaat halindeki binanın kalorifer tesisatı projesini yürütüyordu Genco. Üçüncü kattan aşağı düştüğü görülmüştü. Öyle dediler

Acılı aile kendi derdiyle yanıp tutuşurken işletme sahibi işçilere  ve gerekli yerlere rüşvet vererek işini halletmişti. İnsanca çalışma koşullarından uzak; can güvenliği hiç olmayan ve sistemin işverenleri koruduğu bir ülkede bir gencecik insan daha iş kazası yüzünden yaşama veda etmişti. Suçlu yoktu. Hiç kimse para cezası bile almadı.

 

Mercan Ana oğlu için verilen tazminat parasını Afşin kaymakamlığına bağışlayarak Onun adına mezarının bulunduğu Kaşanlı köyünde  bir okul yapılmasını istedi.’ Bu parayla okul yapılmaz’ dediler. Daha sonra o para ne oldu hiç kimse bilmedi o acılı günlerde kimse paranın akıbetini sormadı. Zaten 12 Eylül cuntasının hükümetine kimin haddineydi bir şey sormak.

Gonca yıllar sonra ’hiç olmasa bir okulun sınıfına, laboratuvarına, bahçedeki çeşmesine vs ismi verilebilirdi. Parayı aldılar ama Kürt ve Alevi bir aileden geldiği için bu talebimizi hiç önemsemediler ’.diye hayıflanmıştı.

Vergilerini eksiksiz ödemelerine rağmen bu köylere gerekli hizmet hiç gitmezdi. Devlet dairelerine dertlerini anlatamazlardı. Kimse onları doğru dürüst dinlemez insan yerine de koymazdı. Zaten bir çoğu Türkçe'yi de iyi konuşamıyordu.

Devletin  tüm ülkede Aleviler için yaptığı en büyük hizmet; ihtiyaçları olmadığı halde onlara hiç sormadan köylerine cami yapmaktı. Yol su elektrik için bulunamayan paralar; ne hikmetse şatafatlı çok paralara yapılan camiler söz konusu olduğunda fazlasıyla bulunuyordu.

Yıllarca Alevi köylerine cami yapılarak Türkiye’de bir çok Alevi köyü asimile edildi. Tokat’ta Cumhuriyetin ilk yıllarında yüzde seksen olan Alevi nüfusu şimdilerde yüzde yirmilere düşmüştü. Arada ki fark eriyip gitmişti. Bu devletin çok büyük bir başarısıydı.

Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta Dersim’de Aleviler sadece inançlarından dolayı hep katledildiler. Yaşam hakları ellerinden alındı. Alevilerden başka bunu ne duyan oldu ne de gören.

Sünni kızları başörtülerinden dolayı zulüm çekiyor inanç özgürlüğü yok diye ortalığı ayağa kaldıran sözde her şeyi en iyi bilen bazı sosyalistler; inançlarından dolayı yaşam hakları ellerinden alınan bir toplumu hiç görmediler.

Oğullarına ana dilinde ağıt yakamayan analar da var mıdır bu ülkede diye hiç düşünmediler. ‘Biz sınıf mücadelesinden yanayız’ diyerek içkili masalarda vatanı kurtardılar. Yıllardır kan akıtılan bu topraklarda; 12 Eylül cehenneminin yok ettikleri ve mağdurları üzerinden nemalanarak çoğu kör ve sağır olarak yaşadılar. Ve halen yaşıyorlar.      

Yıllar sonra Gonca Diyarbakır’a gitti. Ora da kendini çok özgür ve mutlu hissetti. Sokaklar da  işyerlerin de herkes Kürtçe konuşuyordu. Yılların verdiği özlemle ‘bir rüya damıyım, yoksa burası başka bir ülkemi‘ diyerek çok garip oldu. Çat pat anlayabildiği Kürtçesiyle konuşma dilinde şiirler yazmaya çalıştı. Yılların biriktirdiği duygu seli baraj kapakları açılan bir su gibi boşaldı.

Yıllarca memleketinden uzak sürgün hayatı yaşayan ve sonunda erken yaşta; en verimli çağında ölen Kürt yazar Mehmet Uzun’un mezarını ziyaret etmek istedi.

O görkemli surların dışında; Diyarbakır’ı yüksek bir tepeden seyreden çok büyük bir mezarlık. Tepenin etekleri de mezarlarla dolu.

Gonca yazarın mezarına ulaşmak için epey yürüdü. Akşam kararıyordu. Ama O vazgeçmedi tek başına mezara ulaşıncaya kadar tüm gücüyle yürüdü. Sonunda yazarın mezarına ulaştı. Etrafı parmaklıklarla çevriliydi mezarın yanına kadar  gidemedi. Orada gördüğü bir çocuğa sımsıkı tuttuğu çiçeği verdi. Çocuk demir parmaklıklardan atlayıp çiçeği mezara koydu. Ustaya sevgiyle veda ederek oradan uzaklaştı. Ne çok insan ölmüştü yıllar süren savaşta. Mezarlık ölüler şehriydi adeta. Her sokak başında bir taziye mekanı vardı Diyarbakır’da.Dolup dolup boşalıyordu o mekanlar.

Kim bilir ne ağıtlar yükselmişti Diyarbakır’daki evlerden gökyüzüne. Ne çok ananın feryatları dağları delmişti. Ama gören duyan yoktu. Sanki bu acılar hiç yaşanmamıştı.

Oysa yüreğin, acıların rengi yoktu. Doğu'da, Batı'da yaralar hep aynıydı. Ama acılarda ayrıştırıldı. Analarda ayrıştırıldı.         

Gonca en son gün Dengbej evine gitti. Avluda oturan Dengbejlere abisinin talihsiz ölümünü anlattı ve ona ağıt yakmalarını istedi. Dengbejlerden biri etrafı eşsiz surlarla çevrili; asırlardır bir çok halkın yaşadığı bu tılsımlı  şehirde genç bir yiğit için Kürtçe ağıt yaktı. Bu güzel ağıt mavi gökyüzünde yankılandı.

Dengbejin o yürek yakan  uzun ağıtıyla  Gonca’nın yıllardır dinmeyen gözyaşları birleşti aktı aktı sel oldu Dicle nehrine ulaştı.

Sonunda annesinin yiğidine yakamadığı ağıt yakılmıştı. Kendisini kuş gibi hafif hissetti. Abisinin ve annesinin onu gördüklerini ve özellikle annesinin çok mutlu olduğunu duyumsadı. Gülümsedi.

Dengbej evinden çıktı. Daracık gizemli; yüzyıllardır bir çok halkın yaşadığı Diyarbakır sokaklarında yürürken acıklı bir aşk destanının sesi yükseliyordu gökyüzüne  Dengbej evinden.          

Gonca gözyaşlarını sildi. TV 6'da başka bir konuk vardı. Bu arada yemeklerde pişmiş konuklar iştahla yiyordu.

Konuşan konuk kimdi neciydi  tanıtılırken duymamıştı. Ama Onun da sözü dönüp dolaştırıp dini konulara getirdiğini anlamıştı.

Televizyonu kapattı. Gidip soğuk suyla uzun uzun yüzünü yıkadı. Biraz kendine gelince koridorda ki poşetleri alıp mutfağa geçti.

O sırada kapı çaldı. Gelen alt komşusu ve oğlu  Ramazan’dı. Gonca onun manevi anneannesiydi. Bu evde doğmuş koynunda uyutmuştu onu. Daha üç buçuk yaşındaydı.  

‘Nenni ben deldim‘ dedi kollarına atıldı.Çocuğa sım sıkı sarıldı. Bu iyi gelmişti Gonca’ya. Ramazanı çok sever bir gün görmese çok özlerdi. Kan bağının hiç önemi yoktu onun için; öz torunu gibiydi.

Onun Sünni ve Türk biri olduğu hiç aklına gelmezdi. O bir çocuktu sadece. Ve kendisini çok seviyordu.

Türk ve Sünni olarak doğmayı Ramazan istememişti. Tıpkı  Kürt ve Alevi, Arap İngiliz, Ermeni, Alman, Roman vs. olarak doğan bebekler gibi.

Yaşadığı onca şeye rağmen hiç kin tutmuyordu Gonca. İnsanları çok seviyor ve insan oldukları için saygı duyuyordu   herkese .

Ama halen apartmanda ki bazı komşuları İzmir’in göbeğinde iki binli yıllar da Onu Kürt ve Alevi olduğu için dışlıyorlar ötekileştiriyorlardı. Apartmanda ona selam  vermeyenler bile vardı. Annesi babası öldüğünde baş sağlığına dahi gelmemişlerdi.

Ramazan büyüdüğünde yine sever miydi acaba nennisini? Yoksa Hrant Dink’i öldüren bir katil mi doğardı ondan; bilinmez….

 

Göknur YAZICI


 24.07.2015/ İZMİR

            

*Annesinin Gonca evli barklı kocaman çocukları varken bile ona sarılıp sarılıp öptüğünde   söylediği ve kendi uydurduğu tekerleme. ( sosun sümbül demek Kürtçe.)

 

Son Güncelleme Tarihi: 25 Ağustos 2015 16:41

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.