NE KADAR DEMOKRATIZ?

26 Aralık 2018 11:17 / 509 kez okundu!

 

 

Kendimiz gibi düşünmeyenlere, kendimiz gibi giyinmeyenlere ne kadar tahammül edebiliyoruz? Bu konuda ne kadarımız kendimizi sorgulayabiliyor, kendimizle yüzleşme cesareti gösterebiliyoruz?

Barış Ünlü’ nün “Güçlü ve imtiyazlı grubun bir mensubu olmak kişide güçlü bir haklılık ve normallik duygusu yaratıyor, bu haklılık ve normallik duygusu ise kişinin kendisi hakkında gerçekçi bir fikrinin oluşmasını zorlaştırıyor” sözü konumuza olabildiğince ışık tutmaktadır. Dolayısıyla farklı fikirlere tahammül edememe durumu azınlıklardan, ötekilerden… çok kendisini güçlü ve imtiyazlı grubun mensubu gören ve öyle hisseden çoğunlukta daha fazla karşımıza çıkmaktadır. Peki, bu çoğunluk nasıl yaratılmıştır?

 

****

 

NE KADAR DEMOKRATIZ?

 

Kendimiz gibi düşünmeyenlere, kendimiz gibi giyinmeyenlere ne kadar tahammül edebiliyoruz? Bu konuda ne kadarımız kendimizi sorgulayabiliyor, kendimizle yüzleşme cesareti gösterebiliyoruz?

Barış Ünlü’nün “Güçlü ve imtiyazlı grubun bir mensubu olmak kişide güçlü bir haklılık ve normallik duygusu yaratıyor, bu haklılık ve normallik duygusu ise kişinin kendisi hakkında gerçekçi bir fikrinin oluşmasını zorlaştırıyor” sözü konumuza olabildiğince ışık tutmaktadır. Dolayısıyla farklı fikirlere tahammül edememe durumu azınlıklardan, ötekilerden… çok kendisini güçlü ve imtiyazlı grubun mensubu gören ve öyle hisseden çoğunlukta daha fazla karşımıza çıkmaktadır. Peki, bu çoğunluk nasıl yaratılmıştır?

Cumhuriyet dönemi boyunca toplum Atatürk ilkeleri doğrultusunda şekillendirilmiştir. Ancak hepimizin bildiği gibi Atatürk ilkeleri arasında “demokrasi ilkesi” yok. Devlet ideolojisi dediğimiz bu anlayış eğitim kurumları başta olmak üzere medya, sanat, siyaset, edebiyat, sivil toplum örgütleri, devlet kurumları… aracılığıyla bütün iletişim kanalları kullanılarak toplumun tamamına empoze edilmiş ve büyük oranda da amaca ulaşılmıştır. Mesela biz öğretmenlerden her sene başında yaptığımız yıllık planların genel amaçlar bölümüne “Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda gençler yetiştirmek” yazmamız isteniyordu. Dolaysıyla branşımız her ne olsa da nihayetinde devletin bizden istediği öncelikli hizmet resmi ideolojiyi öğrencilerin beyinlerine zerk etmek oluyordu. Yani öyle söylendiği gibi fikri hür, vicdanı hür gençler yetiştirilmedi, tam tersine eğitim sistemimizle sorgulamayan, demokrasiden, insan haklarından, evrensellikten bihaber körleştirilmiş fertler yetiştirildi. Zamanın MEB müsteşarı rahmetli Bener Cordan, tanık olduğum bir toplantıda “her devlet kendi geleceğini garantiye alacak eğitim sistemi uygular” itirafında bulunmakta sakınca görmemişti. Öyle olunca da evrensel anlamda demokrasi kültürünün yeşermesi oldukça zorlaşmış, dolayısıyla farklı fikirlere tahammülsüzlük, empati yapamama ve “azınlığı boğma” anlayışının hayatın her alanında karşımıza çıkması kimseyi şaşırtmamıştır.

Peki, anaokulundan itibaren etrafımıza örülen o çemberden nasıl çıkılıp da özgür birey olunabilir? Bu konuyla ilgili Peter Ustinov’un bir formülü var. Şöyle diyor: ”Normal zekaya sahip bir insan, devletten toplam ne kadar yıl eğitim almışsa, üzerinden bir o kadar yıl geçtikten sonra ancak o çemberden çıkabilir.” Bu arada kişi bunu istiyor ve çaba sarf ediyorsa tabii, değilse ömrünün sonuna kadar öyle gider.

Ustinov’un formülü-biraz erken olmakla birlikte-bende aynen geçerli olmuştur. Mesela başörtüsünün bir insan hakkı olduğunu, devlet ideolojisi dışındaki fikirlerin de “fikir” olduğunu, farklılıkların bir sorun değil de birer zenginlik olduğunu… 31-32 yaşlarımda anlayabildiğimi ve içselleştirebildiğimi söyleyebilirim.

Ayrıca sadece okuma, araştırma vb çabaları, bazen gerçeği görmek konusunda yeterli olmayabiliyor. “Yaşayan bilir” sözünden de hareketle empati yapabilmek ve başkalarını anlayabilmek için kişinin kendisi benzer şeyleri yaşaması da gerekebilir. Mesela ben, bir baba ve aynı zamanda bir eğitimci olarak anne-babası boşanmış çocukların arkadaşları arasında ve özellikle de arkadaşlarının ebeveynlerinden ayrımcılık yaşadıklarını Facebook arkadaşım sevgili Arzu Bursa’nın kendisinin yazdığı ve paylaştığı yazısından öğrendiğimi rahatlıkla söyleyebilirim.

Yani mini eteğine, rakısına, fikirlerine ezelden beri dokunulmamış birinin başkalarının hak ihlallerini anlayabilmesi için Fransa’daki “Les Enfants de Don Quichotte” (Don Kişot’un Çocukları) mensupları gibi evrensel ve çok entelektüel düzeyde olması lazım.

Yaklaşık beş yıl Silivri Cezaevi önlerinde, kar kış demeden hayatlarında hiç bilmedikleri tazyikli sularla, bariyerlerle... karşılaşan Ergenekon sanıklarının aileleri, yakınları, darbesever fikirdaşları… inanıyorum ki on yıllarca cezaevi kapılarında itilen kakılan, türlü baskılara maruz kalan Kürt annelerini, solcu çocukların yakınlarını anlayabilme ve empati yapabilme fırsatı elde edebilmişlerdir.

Demokrasilerde “azınlığı boğma” anlayışı olmaz. Şiddet ve hakaret içermedikçe her türlü fikir, serbest olmalı, örgütlenebilmeli, çoğunluk olabilme hakkı olmalı.    

12 Eylül’den yaklaşık on yıl geçtikten sonra 90’lı yılların başlarında ancak kendine gelebilen sol-demokrat çevreler, uzun görüşmeler sonucu ve oldukça da geniş yelpazeli  SBP’yi (Sosyalist Birlik Partisi) kurmuşlardı. Genel başkan Sadun Aren’di. Benim de umut duygularımı depreştirmiş ve büyük beklentilerle 1994’te ilk defa seçimlere giriyordu. Sabah erken saatte, büyük bir heyecanla SBP’ye verdiğim oyumu attığım sandığın da aynı zamanda başkanıyım. Akşam oldu, sandığımızı açtık ve seçmenlerin huzurunda sayım yapıyoruz. Sayım ilerledikçe moral seviyem gittikçe düşüyordu, zira sonuçta 331 oydan benim oy verdiğim partiye sadece benim attığım oy çıkmıştı. Sayımı bitirmiştik, ancak bir sorun vardı: geçerli oylarla partilerin aldığı oylar arasında uyumsuzluk olduğundan yönetmelik gereği bir tane oyun “yakılarak” imha edilmesi gerekiyordu. Beş kişilik sandık kurlunun fikrini sordum, hep birlikte “Şu Sosyalist Birlik Partisi’nin bir oyunu yakalım, iş bitsin” dediler. İyi de, oyunu yakmak istediğiniz partinin sadece bir oyu var, adam gelir de “nerde benim oyum?” derse ne cevap vereceğiz. O adamın da sandık başkanı olduğunu bilmediklerinden sandık kurlu üyeleri birlik olup sandık başkanının oyunu yakacaklar. İşte "öteki” bir partinin aldığı bir tek oya tahammülsüzlük, sadece demokrasi kültürünün gelişmemesiyle açıklanabilir.

Sonuçta demokrasi kültürünün olgunlaşması öncelikli olarak bireylerin demokrat olmalarına bağlıdır ve herkesin günün birinde demokrasiye ihtiyacı olacağına göre de demokrat olmamak için bir gerekçemiz var mı hala?

 

Ahmet OĞUZ

2612.2018, Kuşadası

 

Son Güncelleme Tarihi: 28 Aralık 2018 06:51

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.