Öğretilmiş çaresizlik

21 Mayıs 2014 19:05 / 1733 kez okundu!

 

 

Küçükken ilkokulda hepimiz müfettişin geleceği günleri bilirdik. Okul anlaşılmaz bir stres seviyesindeyken, öğretmenler aşırı sinirli, bizler de tanımlanamaz bir korku içinde olurduk.

O döneme denk gelen konular neredeyse ezberletilir; mümkünse iyi öğrencilere, önceden hazırlanılmış sorular, sanki tesadüfen seçilmişler gibi sorulurdu. Tabii saç ve tırnak kontrolü da çok esaslı yapılırdı.

Biz de bu sinir dolu haftanın bitmesini dört gözle beklerdik.

Çocukluğumuzda arabalara emniyet kemeri takılmadan binilirdi. Küçük çocuklar şoför yanına kucakta oturtulur, onlara lunapark keyfi sunulurdu.

Büyüklerimiz bazen içkili araç da kullanırdı, bu normaldi çünkü hiçbir zaman kontrolü kaybetmezlerdi.

Bizler de öyle yaptık. İlk gençliğimizde içkili araç kullanmak ve trafiğe takılmamak büyük marifetti. Nereden geldiği bilinmeyen özgüven hiçbir kuralı takmıyordu. Biz de zaten her koşulda çok kontrollü olabiliyorduk.

Sarhoş arkadaşlarımızın arabalarına binmekten hiç çekinmiyorduk. Bir kere çok havalıydı. Ayrıca “alkollü araç kullanmamalıyız” demek iğrenç ve kabul edilemez bir davranıştı…

Çook uzun süre emniyet kemeri ile savaştık. Neyse ki bir çoğumuz yırttık.

Trafik polisleri ile olan ilişkilerimiz çok iyi muhabbet konusuydu. "Nasıl  ikna ettik, ilk rüşvetimizi nasıl verdik; nasıl aptala yattık da bizi bıraktılar…" Hepsi çok komikti. Sanki  polislerin hepsi  rüşvete açık, bizler de çok akıllıydık. Hele bir yakınımız zengin, bakan, tanınmış biri ise; gelsin bitmez tükenmez “sen benim kim olduğumu biliyor musun?”  anektodları...  Kötü otorite diğer kötü otoriteye karşı.  Bunu  o kadar içselleştirmiştik ki, hepsi o kadar normal geliyordu ki.

Normal süregelen daha birçok şey gibi. Tatbikata gerek yok bina sağlam, sana bi şey olmaz, itiraz eden kendini dışarıda bulur, kadın dövülür, çocuk dövülür, inşaata baretsiz de girilebilir, tersanelerde ancak bu kadar önlem alınabilir, aniden kaybolunabilir, düşüncen suç sayılabilir, trafik aynı zamanda tabii bir canavardır, madende ölünür, işin fıtratında vardır…

Otoriteye ses çıkarmamak öncelikle saygının gereğiydi ama yeterince zeki ve açıkgöz isek yandan dolaşmak da bir o kadar normaldi. Yancılar çarpık yapılaştılar, çürük binalar yaptılar, ağaç kesip tarla, arsa yaptılar, işçisini işsizlikle korkuttular, sigortasız çalıştırdılar, kalitesiz gıda, zehirli içecek, zehirli boya, eksik gramajlı ekmek, hayali ihracat yapıp, bankaları boşalttılar; dövüldük, öldürüldük, yaralandık sövüldük. Bazen adalete takılır gibi oldular ama hemen salındılar.

Otoriteden  korkma mecburiyetimiz, genlerimizle taşıdığımız biat geleneği, özgüven eksikliğimiz, cahilliğimizle oluşturduğumuz düşük standartlarımızın bir sonucu idi. Güç ve otorite; denetimsizlik, kalitesizlik, cahillik, insani standartlarımızın vahim seviyesizliğinden, gelir dengesizliğinden, eğitim kalitesizliğinden o kadar acınası hale geldi ki, sadece kötülerin kötülerle olan savaşı var artık. Biz kendi canavarımızı yarattık.

Toplum kendince daha güçlünün peşinden gidiyor. Bir tarafa sığınmak istiyoruz. Birileri bize ne yapacağımızı söylesin, kendi küçük dünyamız güvende olsun, kısa hayatlarımızda bizden zayıflara biz de ego yapalım, güçlülere biat edelim, bulaşmadan fazla da düşünmek zorunda kalmadan, emniyete, hastaneye, hapishaneye, başkalarının eline düşmeden  geçip gitmek istiyoruz.

Öğretim ve eğitim; keskin otorite, tek taraflı iletişim, bastırılmış cinsellik, mahalle baskısı ile şekillendiğinde, sunulan standartlar gelişmiş ülkelerin çok altında kaldığında, fırsat eşitliği, insan eşitliği, iş etiği kalmadığında, ahlak sadece kendi küçük çemberlerimizin içine sıkıştığında; hayata karşı reflekslerimiz "yeterince beklersen geçer", "sabredersen biter", "üzerine boya at karalar gider", "bi sıvadık mı hiçbir şey kalmaz" şeklinde gelişiyor. Toplumda var oluş standardımızı, ünvanımız, paramız, gücümüz, çevremiz hatta dinimiz belirliyor. Unutuyoruz, acılarımız hafifliyor, unuttukça  tekrar ediyor.

İyiyi yeterince övmeyi, kötüyü gerçekten cezalandırmayı, doğruyu sahiplenip, korumayı  beceremiyoruz. O kadar bastırılmışız ki tepkimiz kontrolsüz güce, taleplerimiz ya hep ya hiçe; başkasına bakışımız ya siyah ya beyaza dönüşüyor.

Oysa siyahı griye, griyi beyaza dönüştürmeye başlamazsak kapkara olacağız. Tekrar basite dönmeliyiz, derhal temele inmeliyiz. Birlikte yaşamak için konulmuş kurallara uymaya, çocuklarımıza doğruyu tekrar öğretmeye ihtiyacımız var. Neden sonuç ilişkisini etik, ahlak, insana, doğaya saygı çerçevesinden bakarak anlatmalıyız. Yanımdakini en az benim kadar düşünmek, işimize, sorumluluklarımıza, toplumumuza, insani standartlara saygı duymak ve ne olursa olsun onları uygulamak zorundayız. İyi örnekler yaratmalıyız, iyileri çoğaltmalıyız, iyi olanı objektif olarak alkışlamalıyız.

Unutmamak, sorgulamak, doğruyu yüceltmek, düzenbazlığın, kısa vadeli ahlaksız kazançların peşine düşmek, yanlış egolara prim vermemek, yaptıklarımızın sorumluluğunu taşımak, kimsenin sırasını kapmamak, ekmeğine el uzatmamak, kul hakkı yememek, ahlaklı, sorumlu iş yapmak, çocuklarımıza saygı duymak, saygıyı korkuyla yönetmemek, birbirimizden gerçekten özür dilemek, gerçekten ders almak.

Temize saf tutmak, tarafsız vicdan olmak durumundayız.

Yoksa biliniz ki; iki yanlış hiçbir zaman bir doğru etmeyecek.

 

Yonca BUĞDAYCI M.

21*05.2014

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.