Tadının farkında olan fettan

09 Aralık 2010 21:34 / 2954 kez okundu!

 


Şerbet… Çocukluk şölenlerimizin esas kızı, mevlütlerin vazgeçilmezi.
En uçarı, çat kapı geliveren beklenmedik konuk, kalpte ve dudakta yerini alan, tadının farkında olan fettan.
Yel gibi gelir, tadı damağınızda iken kaçar gider, birazcık aşka mı benzer ne?

Roma şölen masalarına şarap destisi nasıl yaraşıyorsa, bizim şerbetlikler de geleneksel sofralarımıza öyle yaraşır.

Üzüm, menekşe, gül, limon, tarçın şerbeti hatta neylüfer çiçeğinin bile şerbeti yapılmış Osmanlı saraylarında. Elbet sınıf farkı burada da kendini gösterir, menekşe, zambak yanında misk ve amberin de olduğu bahası ağır tad/kokunun katıldığı, konakların hatırlı konuklarına sunulduğu bilinir. Bunlara etek dolusu para dökedursun varsıllar, biz ahali takımı üzüm ve bal ile, karadut, limon, kızılcık, vişne, çilek gibi elimizin altındaki , engin gönüllü ve ucuz tadlar, kokulara elin ve kalbin hünerini katarak ne şerbetler ezdik… İlkin güneşin huzurunda onun ateş nazarında koyultup şerbet ve şurup ettik, ardından şimdi artık kimselerin bilmediği bir deyimle, ‘şerbet ezdik’. O koyu kıvamlı şuruptan miktar-ı kafide alıp, suyla ezdikten sonra ağzına tülbent örtülmüş sürahiyi dışarının ayazında bırakıp soğutup kesme bardaklara koyup ikramlar ettik… Yağmur suyunu, gül şerbetini, koruk şerbetini pencere içinde, mehtabın altında bırakır, sonra ay’ı içerlerdi, sevdalığa iyi gelir, sabrı arttırırdı. Somata, badem ve kavun çekirdeği şerbeti subiya da hısımdı, şerbetlerimiz zaten kocaman bir aile idi, kimin eli hangisine düşerse… Ne bilirdik elin tuhaf kıvamlı kara kolası gelip de bizimkileri tahtından indirecek, devin üflemesiyle taa deniz ötesine bilinmez diyarlara ışınlanacak güzelim şerbetlerimiz…
Şerbetçileri de unutmamalı. Yazın buzlu, serinleten kışın, içenin içini kaynatan sıcak şerbet satan... Karanfil, gül, tarçın şerbeti, Çelebi’nin üslubuyla, ‘cana can katan, cana safa ruha gıda şerbetler’… Evliya Çelebi Unkapanı’ndaki ünlü Arnavut Kasım ustayı ballandırarak anlatır, şerbetiyegah makamından… Kasım günü adamı kızdırıp çarmıh ipte oynatan, leziz, ancak aklı baştan alıp ayaklarda temel komayan bi şerbettir Arnavut Kasım’ınki… ‘İstanbul’da bir adam eğri yürüyüp sendeler ise, ‘Kasım şerbeti içmişe benzer’ diye darb-ı meseli bile vardır.
Dönemin bal ve şeker şerbetleri başı çeker sofralarda ama üzüm suyunun sıkılarak fıçılarda bekletilip sonra biraz sıcak su eklenip iki gün dinlendirdikten sonraki ekşimtrak lezzeti, tatlı istenirse biraz tatlı katılarak tüketilmesi özellikle yabancı konuklarca pek beğenilir. (Busbecg anlatır) Adı Arap şerbetidir ve çaktırmadan çarpar…
Demirhindi, Boyan, Kanela denen tarçın şerbeti, sonra Kaynar yani loğusa şerbeti.
Benim baş tacım niyeyse mevlid şerbeti, şeker şerbeti yani, hem de eski usül yapılmışı. Neden?Çünkü İzmir’i hatırlatır ve şenlikleri… Mevlid okutmak için sebep aranmaz, bebek doğunca okutursun, asker yahut hac dönüşü, ev alınca ev mevlüdü, okul bitirme, mürüvvet görme mevlüdü…
Mirac kandilinde okutulan mevlit sonu, şerbet yerine süt dağıtılır konuklara çünkü melaikelerin göğün yedinci katında peygambere süt sunduğuna inanılır. Mevlid kandilinde, kimi börek, kimi susam helvası, hatta döner pilav dağıtılır ancak benim bildiğim mevlid kandilinde, esas oyuncu şerbettir. Eskiden şekerler kirli olurdu, bez torbalar içinde emaye kovalara akşamdan bırakılan şeker, tadını suya verirdi, kirini beze. Sonra nasıl soğutulurdu, ne siz sorun ne biz diyelim… Buz dolu kazanlar içinde… Yüzüne de tavada pembeleştirilmiş çam fıstığı ve badem koyulur, gülsuyu serpilirdi. Bir nedenle mevlit okutulduğunda duvar açılır, karşılayıcı melekler çıkar da hani, kutsal annenin sırtını kanatlarıyla sıvazlar ya, ‘sundular bir bardak dolusu şerbetii’ deyince mevlidhan, en kalbi sesiyle dillendirdiği fasılda biz çocuklar yerimizde kıpırdanmaya başlardık, bu içerde şıngırdayan, şerbet koyulan cam bardakların az sonra , sakar olmayan genç kız ve hanımlar tarafından tepsi tepsi dağıtılacağının şifresidir çünkü bu…
Bizim mahallede bar kızı komşularımız vardı eskiden, Eşrefpaşa’da.
Eski mahalle komşularından en çok onları özledim dersem şaşmayın e mi… Ne çok mevlid okuturlardı. Gencecik güpgüzel kızlardı, dekolte kadifeler yahut canlı renk ve desenli emprimeler giyinir, iğneoyalı örtüler takarlardı, oksijenle çizgi çizgi açtıkları, çamsakızı alkol karışımından yaptıkları spreyle karavelini sabitledikleri saçlarına.
Günahlarının çok olduğunu sanıp mı bu kadar mevlid okuturlar
dı? Oje sürmeden önce abdest aldıklarını hatırlarım, tırnak abdestsiz kalmasın mantığıyla. Ama rujla kızarttıkları yanakları ve dökündükleri ağır kolonyaları ne kerte mevlidle bağdaştırırlardı, bunu kendilerine sormak gerek. Bu şerbet faslı bitti mi, bitti, mutfağın kuytusunda genç kadınlar kızlar baş başa verir kıkırdar, dönemin şiş karınlı, uzun dar boyunlu likör şişesine konmuş nane likörleri içilir, örtüler omuza alınır, pikaba Sinan Subaşı’nın plağı koyulurdu, ‘bu dünya yalancı bir dünyadır/gözleri görmeyen aşıklar vardır/gördüklerimiz hepsi hayaldır/ Allah’ım bu yolcuyu uyandır’
Şıkır şıkır oynarlardı. Bazen yürekleri kalkınır gözyaşı dökerlerdi. Kol içlerine sakladıkları, kıyısı oyalı dökümlü mendillerle gözlerini silerlerdi. Sonra bizi ekmek almaya bakkala yollar, paranın üstünü de almazlardı.
O günler, o kızlar, o muhabbetler ve pikaplardan yükselen şarkılar, ille de şerbetler bazen öyle burnumda tütüyor, anlatamam…


Ayşe Kilimci

 

 

 

Son Güncelleme Tarihi: 10 Aralık 2010 13:36

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.