Hayatın farkına varmak

19 Temmuz 2018 15:13 / 892 kez okundu!

 

 

Piyango çıkmayınca çocuklar kırgın, dönüyorlar çöp toplamacılık oynamaya, çöpün durduğu duvarın üstüne kömürle slogan düşüyorlar, ‘Bir Mucize Olsun!’ Çöpten atık boya bulunca ellerini boyaya sokup, çöp kutusuna yahut duvarına Çiçek, güneş, kalp çizip boyuyorlar, ben boyadıkları çiçeğin kokusunu bile alıyorum, onlar hayatın farkında değiller iyi ki, neşe içindeler.

 

****

 

Hayatın farkına varmak

 

Zor iş…

 

Çabalayarak, bazen mutlu, bazen yaralanarak yaşarsın; sen yürüyüp giderken hayat denen yanınsıra koşar, gölgen gibi bazen önündedir bazen ardında. Kıymetini ömür yumağın tükenende anlarsın, çokluk da anlamazsın.

 

Ne fuzuli işlerle, kişiler ve çekişlerle haraboluyoruz, ömrü ziyan ediyoruz. Ömürse bir ömür, ne müsveddesi var, ne temize çekmesi, tekrarı olası değil.

 

Hepimizin sınavı, çekisi, ülkesi, ailesi, işi, işsizliği, aşkı aşksızlığı boynuna asılı çeki taşı.Hayat denen ummanda batıp batıp çıkarken, başımız su üstünde kalanda hayata, olana olmayana şükretmek yerine, dayatılan şarkıyı söyler gibi yapıyoruz, ‘don’t worry, be happy’, amanın sevsinler seni.

 

Hayatın farkına sahiden varmayalım diye kurgu kusursuz, artık kader katiplerine mi sitem etmeli, ülkem siyasetçisine mi bilmem?

 

Perşembe yazımı iple çekerken, (Pazar yazım farklı çünkü, o gün yazamadığım/salamadığım mektupların günü, o da ayrı keyf.) Perşembe olasıya kurduğum ne varsa darmaduman oluyor, çünkü ülkemiz halleri, siyasetin kimi cephesindeki sefalet, gündelik, kişisel, duygusal, önemsiz hallerde saklı güzellikler, yalın haller, insanın ismin beş hali gibi halleri değil, en yalın hali güme gidiyor. Hepimiz için böyle bu, biz dik durup çiçek açmaya, güzel düşünüp hoş söylemeye yeltendikçe, bir tipi bir dolu, budanıp indiriliyoruz.

 

Baykuş yavrularının kar gibi beyaz olduğuna inandırmaya çalışıyorum torunumu, inanmıyor, nasıl inansın, görmemiş ki… Sincapların kedilerle nasıl oyun oynadığını, cevizleri harıl harıl çalışıp kış için toprağa gömdüklerini, kimse çalmasın diye de üstünü dallarla örtmesini. Üstelik güneş alan yere gömüyor, gölgeye değil.

 

Hem kendi kışlığı hem fidan olacak cevizi onlara borçluyuz, yarıdan çoğunu sincap yiyor kışın, % 30’u da yeni ceviz fidanı olarak sürüyor, peki bunu ona kim öğretiyor Ayşe, diyor bana, bunu bilerek doğduğunu anlatsam da anlamıyor. Hop, araya ana muhalefet lideri giriyor, ne ceviz kalıyor, ne sincap, ne merak…

 

Bak bak kahrol, dizlerini döğ. Sincabın yaptığını yapamıyor muhalefet lideri, bir umut saklayıp, göğertemiyor, varsa niza, yoksa kem söz, ruh örselemek, ortada kuyu var, yandan geç, hakikati boşver, cambaza bak, cambaza...

 

Bırakın kalsın sincapla ceviz yaylada, biz sadede gelelim ve şaşalım, kahrolalım. Bu durumda ruh çürümez mi? İyi şeylere ve küçük keyflere derman bırakmıyorlar insanda, yumurtaya can veren allahım, kimilerini anlamıyorum nasıl yarattın?

 

İzmir’de evimizin olduğu varoş mahallede (o eski mayası ekşimiş), zor yaşanır, zor ölünür bi yer olmuş, öyle de olsa çocuklar cıvıl cıvıl, üstelik iki matematik yıldızı oğluş var. Piyango çıkmacılık oynuyoruz, yolda, araçlar vızır vızır geçerken oyun oynayan çocuklarla…Tek boş arsa var, piyango bize çıkınca orayı alıyoruz, alt katı top sahası yapıyoruz, ikinci katı kütüphane, onun üstünü çocuk merkezi,kısa süreli bakım hizmeti de veren, dördüncü kat resim, müzik ve drama merkezi, onun üstü satranç ve aile danışma merkezi, onların üstüne kaçak katlar çıkıyoruz, bale, tiyatro, dil eğitimi ve ana babalar için okuma yazma kursu yapıyoruz.

 

Her hayalin yarısı gerçek olsa da, çekilişlerde bırakın altı numarayı bilmek, tek numara tutmuyor, tek numara… Gene devretti, gene alıcaz, çünkü hayal büyük, büyük iş de küçük olmuyor…

 

Piyango çıkmayınca çocuklar kırgın, dönüyorlar çöp toplamacılık oynamaya, çöpün durduğu duvarın üstüne kömürle slogan düşüyorlar, ‘Bir Mucize Olsun!’

 

Çöpten atık boya bulunca ellerini boyaya sokup, çöp kutusuna yahut duvarına Çiçek, güneş, kalp çizip boyuyorlar, ben boyadıkları çiçeğin kokusunu bile alıyorum, onlar hayatın farkında değiller iyi ki, neşe içindeler.

 

Soluk almaya, biraz sevinmeye zaman yok, 15 Temmuz'un yıldönümü oluyor, kurtuluşun sevinci kalbimizi zorluyor, silah sıka sıka sokak aralarından geçiyor malum parti, elleriyle zafer işareti yaparak, kutladıkları işgalin durdurulmuş olması değil elbette, başka marifet, Allah’ından bul e mi, onlara eşik atlatan malum parti… Ekranda ana muhalefetin genel merkezinde isyanları oynayan partililer, adamcağızın biri, burasına gelmiş olmalı ki, ‘Allah belanızı versin be sizin!’ deyip terk ediyor, genel merkezi.

 

Ben hamamları yazmayı kuruyorum o sırada, Pancaroğlu’nun Ab-ı Hayat’ından sözedeyim istiyorum. Ayasofya’daki Hürrem sultan hamamından seslere yer verdiği bu albüm, Kalan Müzik’ten çıkmış.Sanatçının Bora Uymaz’la çalıştığı albüm türünde bir ilk, çünkü Osmanlı su kültürü üstüne, hamamdaki tınılara dair daha önceden yapılmış bir çalışma yok… Kurnadan taşan suyun sesi, bakır tasın mermere çarptığında çıkardığı ses, takunyaların tıkırtısı, kapanan ağır kapıların yankısı zaptedilmiş, kayda alınmış. Osmanlı’da bazı makamların farklı şifa özellikleri sunduğu düşünülürse, rahatlatan bu makamlardan repertuvar oluşturma özenlerini anlayabiliyor insan. Sanatçı ‘bu rahatlatan, dinlendiren spa müziğin yeni bir tür olduğunu insana kendini cennette hissettirip insan olmaya dair çok derin bir şeyler sunduğunu’ belirtirken, aynı duygulara kapılırken insan tam, ‘bu siyaset denenle hamam nasıl da türdeş’ demeden edemiyor, tabii huzur da alıp başını gidiyor…

 

Sahiden öyle değil mi? Ortada kızgın göbek taşı, ona seçimler diyelim, orada ter ve kir atanla, seçim sonrası kitlesinin karşısına geçen/geçemeyen siyasetçi/lider aynı durumda değil mi? Hamama giren terliyor elbet, kızdıran makam başka oluyor, kirini attıran kişi başka… Sesler hep rahatlatıcı olmuyor, hamamda olageldiği gibi, sesini yükselten niyeyse kaybeden tarafın lideri oluyor.

 

Hamam ahalisinin temposu, kurnada tasla tuttuğu ritm değişmiyor,’ sen oyna yavrum ,sen oyna’, ya da,’ anlatmaya gerek yok, görüyorsunuz, mikembel…’

 

Kendinize ve hayatınıza kıymayın, boşverin fuzuli makamdan atıp tutanları, komiklik yapan cambaza bak’cıları, bir anlığına da olsa durup, hayatın saklı müziğini, ritmine kulak verin, anmaya, sevmeye alkışa değenleri fark edin…

 

Beş dakka ara’larda oyalanırsak, bir bakmışız, ebediyyen ara faslına varmışız, hiç anlamadan…

 

Ne demokrasiler kaldırabilir beş dakka arayı, ne farkına varmadan sürüklersek eğer, ömrümüz…

 

Ayşe KİLİMCİ

19.07.2018

 

Son Güncelleme Tarihi: 20 Temmuz 2018 16:54

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.