DİL YARESİ…

02 Ekim 2010 22:49 / 2589 kez okundu!

 


Onunla konuşuruz, kavga ederiz, onunla aşık oluruz, aşkın ardından gelen ayrılıkta dil-i bi çare oluruz. Savaşın dili ölümdür, barışın dili yaşamak. Kapı kulpunun, kilit içinde inip çıkan küçük dili, kapı açar, bütün diller kapı açıcıdır.

Göç kişisi dilsizdir.
Bazen dil ağız içre büyür, dil acıdır, tatlıdır da. Hayattır dil, kimi zaman da ölüm.
Görüyorsunuz, dil ne çok şey demek… Bütün dillerin alfabesi farklı, gönül alfabesi aşk’la başlar, yar ya da vuslatla biter, yahut ayrılıkla biter.
Dilini, sesini kaybetmek istemeyenin o dili savunması kadar güçtür, onsuz yaşamak zorunda kalması. İki dil arasında dilsiz kalmak, iki kere ölmek olsa gerek.
Anadilinde anlayıp, gürül gürül söyleyip akmak dururken, üstelik başka bir ağızdan, başka bir ‘dil’den dil öğrenmek, kendi dilinde alfabeyi bitirip türkülere şarkılara gökyüzüne geçmişken, yani bir hayli yol katetmişken, ikinci dile koyulmayı düşünün…
Bir dil işgalci olabilir mi?
Neden olmasın?
Epey zaman İngilizce'nin işgalci olduğunu düşündüm, bu düşüncem, duygu demek daha doğru sanırım, değişmedi, ama, işgalci dillere yenileri eklendi.
Dünya büsbüyük bir köy, tamam, anladık, insanların ortak anlaşma dili de o kovboy dili.
Canım tamam, Şekspir'in dili de o, centilmenimiz kovboy olmasa da. İngiliz ve Amerikan edebiyatının evrensel değerlerinin diline söz etmek haddimiz olamaz, bütün bu zat-ı muhteremler de kovboy olamaz… Ama dayatılan dil’ciler Ranger olabilir.
1989’da bu konuda bir söyleşi yapmıştık, hazırlık sınıfı öğretmeni Yücel Özmen Karan’la.
Kıyamet kopmuştu. Önce küçük kıyamet kopmuş, bize Yunus Nadi insan hakları dalında mansiyon vermişlerdi, röportaj birkaç gün süren bir yazı dizisiyle Cumhuriyet’te yayınlandıktan sonra kıyametin büyüğü gelmiş, her gün çuvalla mektup yağmıştı gazeteye. Çoğu ulaşmasa da yayınlananları bir seçkide toplamıştık, ‘Anadilde Çocuk Olmak’.
Bu arada geçirdiğimiz sorgulamalar, gelen müfettişler, öğretmenimizin çalıştığı özel okulla ilişiğinin kesildiğine hiç girmiyorum. Derdimiz, küçük yaşta bile olsa, bir yabancı dilin öğretilmesi değildi, eğitim öğretimin anadil dışında yapılmasıydı…
Yeni bir dil öğrenmeye koyulan o dili anadiline çevirir dururmuş, Marks böyle buyurur.
Vakta ki anadilini hiç anmadan öğrendiği bu yeni dili anadiline aktarmadan hep bu yeni dili kullanır, işte o zaman onu öğrenmiş demektir, yani kendi dilini tümden unuttuğunda… (O yüzden, Attila İlhan şiirini Fransızca söylemeye başladığını fark eder etmez, ülkesine dönmüştü)
Acaba bu hal, başka hayatları, ufukları, tutma hayalleri, eğreti kılık kıyafetleri, sana yabancı sesleri şarkıları, nidaları, ellerin ağzına öykünmeyi de çağırır mı? Büyük olasılıkla öyle.
Üstelik dilsiz kalmak, bırakılmak ya da birkaç dil arasında beynamaz olmak, öfkeyi getiriyor peşisıra.
Giderek de düşman olmayı.
Üniversitede yabancı dilden en üst kurdaydık ama okulu bitirince sahada çalıştığımız zaman gördük ki, bu dil geçmiyor… Ne İngilizce geçiyor ne de Türkçe… Muhataplarımız Güney Anadolu’ya akan Kürt vatandaşlar olunca, onların dili de ‘tunne’ idi bizim dilimiz de…
Hiç unutmam, oğlum küçük, eve gecikmişim, ev iş arası elli kilometre, sabırsızlanırken, kucağında bebesiyle bir pamuk işçisi kadın girdi. Geçmiş gün, derdini unuttum şimdi, ama, o avaz avaz kendi dilinde söylüyor, ben derin derin Türkçe susuyorum, çünkü ne dediğini anlamıyorum. Ha deyince çevirmen bulunmuyor o yıllar, bilen de susuyor zaten, dilini gizliyor.
Sağlık müdürü çevirmen oldu. Personel gitti, biz üçümüz çevirmen marifetiyle anlaşıyoruz, ben kendi dilimden yazıklanıyorum, çevirmen yani müdür kadına ikisinin anadilinde çıkışıyor. Müdür ne söylese kadın uysal uysal dinliyor, bana düşman gözlerle bakıyor… Dil kardeşliği bu olsa gerek. Kadın dört yaşındaki bebesini hala emziriyor, boş memesiyle, ben oğluma süt vermeye geciktim, acılar içindeyiz ikimiz de… Dil yaresi bu işte…
Meslek hayatımda kimi kadınlarım kocaman gözlerindeki derin hüzünle anlattılar, anladım. Kimi el işaretiyle, benim elimi alıp bedenleri üstüne koyarak ipucu verip anlatmaya çabaladı. Büyük çoğunluğu susarak. Çünkü benim dilim ona hükümsüzdü, onun dili bana…
Dilin geçer akçe değil ise, sen de öylesin, ha varsın, ha yok… Hem varsın, hem yok, masal gibi…
Mübadil adalıya nüfus sayım memuru sormuş, ‘anadili Urumcadır, yabancı dili Türükçedir‘ demiş yakınları, memur tersine yazmış olabilir mi? Hani kutsal düzelticilerimiz vardır ya bizim, yer adlarını, suların adını, şarkıların kimi yerlerini silip düzeltirler, onlar gibi… Mümkündür… Mübadilin acısını kim düşünecek peki?
Bazı zaman kaynaştırıcı, bir arada tutucu olduğu sanılsa da, öteki dillerin hak ettiği sevgi, ilgi ve özen esirgendiğinde çimentosuna hasis davranılmış harç gibi dökülüyor o kaynaştırıcı.
Zorbalık ne vakitten beri kahramanlık olmuş? Tutuklu evladıyla anadilinde konuşan ananın dipçiklenmesi nedir, bunun insanca’da karşılığını biri söylese de öğrensek…
Hiç konuşmayan bir çocuğumuz vardı, yuvada. Öyle gururlu, inatçıydı ki, personelin elinden su bile içmez, gider yağmur göletinden avuçlardı suyu. Bizim dilimize epey zaman direndi.
Bilmeyen ahraz sanırdı, söyleneni duymaz (dan gelir) kendi ağzını açıp tek kelime bizim dilden konuşmazdı.
Ne hazin ve ne ibretliktir ki, anadili yasak olan oğullarımız ses bayrağımız oldular, sonrakileri saymıyorum, ilk simgelerden Yaşar Kemal, Zaza beyi Cemal Süreya… Yok mu bunda ibretlik bir hal, ey ahali?
Demokrasi her dile çevrilebilir, ama, dayatılan bir dil anadile ne kadar çevrilebilir? Onun öğrenme hızını, şarkılarının küfrünün tadını, tınısını, rengini ne kadar aktarabilir, bu mümkün müdür?
Demokrasi anadile çevrilirken acaba tanım doğru koyulabilmiş mi ortaya?
Şu dünya aslında bir diller kaygısı, kavgası…
Bilgi, duygu, inanç, sanat, hasret, ayrılık, kavga, sitem, dünyanın düzeni, ilmi her hali çeviriyle algılanmıyor mu?
Aşkı tek taraflı çevirince, hicrana çıkıyor, coşku çok dile çevrilince devrim çıkıyor, ölüm çevrilmese de olur, nasıl olsa o her dilde aynı kapıya çıkıyor...
Tercüman kötüyse hepsi hiçliğe çıkıyor.
Çeviriye gönlümüz yoksa, söyleneni düşmanlık, umuculuğa uzattığı elini yumruk, sözlerini kurşun hükmünde almıyor muyuz?
Çeviriye sinmesi muhtemel çalım faktörünü de göz ardı etmemeli…
Bu dünya tılsımlı, büyülü ve çok tuhaf bir yer sahiden de… Adına galaksi denen o ummanı çevirmek bi yana, zerresini anlayabilmek şöyle dursun, biz bu küçücük gezegende demokrasi dilini kendimize yontarak çeviriyoruz, aşkı bırak anlamayı tercüme ve terennüm etmeye bile yanaşmıyoruz, hem gönül dilimizde hem konuştuğumuz dilde çalım faktörünü hiç elden bir akmıyoruz, yeni bir dili Marks üstadın buyurduğu gibi habire kendi anadilimize çevirip dursak da, sevdamızı, kahrımızı, küfrümüzü kendi dilimizde söyleyip, rüyalarımızı anadilde görüyoruz.
Yaşamak, okumak, sevmek için mahkum edildiğimiz ikinci dil, birincisinin tabir edilmesi olmasın sakın, rüyaların bir görüleni bir yorumu olduğu gibi hani…
Anadilde çocuk olmak gerek arkadaşlar…
Aşk da vefa aksanıyla çevrilmek gerek.
Dilde ötelemek ve böbür ayıptır. Her dil soylu, dünya tahtasından silinmemesi gereken değer.
‘Anadilde çocuk olmak’ kitaplaşırken, biz gelen yankıları derlerken, devran döndü yara çoğaldı, Türkilizce temelli, yabancı dille eğitimi sarakaya alan bu bakış açısına, Kürtçe eğitim kavgası eklendi, derdimiz birken iki oldu. Hem yabancı dille eğitim hem Kürtçe, çifte sancımız oldu. Demek ki neymiş, her çıkmaz öte yola çıkarmış, bir sorun görmezden gelinir yahut gömülürse, katlanır iki olurmuş.
Hoş, sen duymamaya teşne isen, aynı dilde konuştuğuna da el olabilirsin pekala.
Aşkta, rüyada ve küfürde, ille eğitimde anadilin yanı sıra ülkemizin halleri ve dilleri yüzümüzün akı olduğu kadar, boynumuzun borcuymuş, yoksa işler yokuşa, çeviriler aslının bir eksiğine sürgünmüş… Sorunu çözemezsek, eller üstümüze gülermiş. Yüzümüzün gülmesi de her söylenenin, her dersin anlaşılır olmasında imiş… Barışta imiş… Yerler gökler dolusu barışta… Barışı doğru çevirelim, olması gerektiği gibi anlayalım. Barışa uygun davranalım.
Barıştan korkmayalım… Dilden de.


Ayşe Kilimci

02.10.2010

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
04 Ekim 2010 17:18

Baki MURAT

Mevlana 'İnsanoğlu, dilinin altında gizlidir. Dil, can kapısının perdesidir. Yel, perdeyi kaldırdı mı ne var, belirir bize' demiş... Mevlana'nın yüzlerce yıl önce dil için söylediği bu derinlikten onca zaman sonra biz bugün hâlâ bir halkın ana dilde eğitim yapıp yapmamasını tartışıyoruz (Allahım sana şükürler olsun, tartışabiliyoruz. düne kadar o da bir hayaldi), zerre kadar utanmadan ve sıkılmadan.
Kim oluyor bir halkın can kapısının perdesini onca zamandır kapalı tutmaya çalışanlar?
Nerden alıyorlar bir hak sahibiymiş gibi 'vermem' diye direten derebeyleri pervasızlıklarının gücünü?
Kim ki onlar?
80 yıldır ağızlardan düşürülmeyen demokrasiyi yaşamama veya yaşatmama inadıyla demokrasinin semtine uğramamışlık sonsuza kadar sürer mi sanıyorlar/dı?
Diledikleri gibi at oynattıkları şu cografyada sayıca az gördüklerinin haklarını temin etmek ve onlara saygı duymak varken onları türlü hesaplarla yok etme veya yok sayma egosuna kapılmamış olsalardı bugün bu kadar derin olur muydu yaralarımız?
Onca zaman hak olanı 'vermemek' için direnen faşist mantığın yanında, doğal olanı bugün 'verilesi lütuflar' olarak gören mantık da sakattır ve bu rezil rüsva dağınıklığımızın ardındaki nedenlerin sürmesini sağlamaktadır sadece... O yüzden bu konu daha fazla ikiletmeleri kaldıracak halde değildir artık.
Bıraksınlar, herkes dilediği dille katılsın insanlığın evrensel şarkısına, kime ne?
Birilerinin komplo teorilerinin geyikliğinde büyüttüğü korkuları için birilerinin dilini, dinini, mezhebini, düşüncesini kurban etmesi yetmedi mi artık?
Ayrıca, insanların haklarını yasaklamak yerine bir an önce kendi korkularını ortadan kaldıracak tedavilere başlamaları yasakçı akıl daneleri için daha sağlıklı bir adım olmaz mı?

Özgürlüğün yolunu açan elinize, kaleminize sağlık...
04 Ekim 2010 13:17

kizilcam

Her dilin hem acisi hem sevinci vardir. Kürtcenin acilarina tanik oldugumuz gibi umarim sevinclerini de yasariz bir gün.
04 Ekim 2010 12:20

güngör sezgün

Dil yaresini andıracak, yare bulunmaz. (Burada ''dil'' her ne kadar ''gönül'' anlamında kullanılmış olsa da ben görünür biçimiyle anlamlandırdım.) Doğuda öğretmenlik yaparken, (yaş 17, yıl 1965) kimse öğretmen okulunda bize Kürtçe diye bir dil var denmediği için, şaşırmıştım. Her söylediğim duvara atılmış top gibi bana geri dönüyordu. Birinci yıl ne yapacağımı bilemedim. İkinci yıl, lise iki'den terk bir Kürt arkadaş edindim ve bir ölçüde Kürtçe öğrendim. İşler biraz yoluna girdi. Bir gün, köy odasında otorurken, ''Neden Türkçe konuşmuyorsunuz?'' diye sordum yanımdaki köylülere. Biri şöyle dedi: Kürtçe konuşmazsak, dilimiz şişer muallim bey. Ben gerçekten dili şişer zannettim. Çok sonra anladım neden öyle söylediğini. Ayşe Kilimci'ye teşekkürler.
04 Ekim 2010 02:15

sonicar

ilginç bir site ile karşı karşıyayım. bir kaç gün önce sezen aksu hanım için derin bir tartışmaya girmiştim sitenin sahibiyle. elbette kendimce beklediğim cevapları alamamıştım (ilerleyen günlerde sitenin politikasını kestirmeye başladıkça neden ciddi cevaplar alamadığımı anlamaya başladım...) kişisel polemiğe dönememesi için konuyu fazla uzatmadım. ancak görüyorum ki tartışmalarımız ciddi anlamda uzun ve derin olacak. sitenizde makale yazan da yorumlayan da işi "duygusallaştırma" çabası içerisinde. sitenizde hiç kimse olan biteni ciddiye almaya, yanaşmaya niyeti yok gibi. varsa yoksa şiirsel bakış açısı ve edebi yaklaşım. ancak bu yaklaşım her nedense demokrasiye "en çok ihtiyacı olan" kesime hitaben. bu da sonun da demokrasiyi sağlayan kesimi, "demokrasiye ihtiyacı olan" kesime, demokrasi sağlattırmak olarak karşımıza çıkıyor. biliyorum cümle biraz karmaşık oldu. hali hazırda "dil" den konu açılmışken, bu cümleyi de dil açısından sadeleştireyim. demokrasi sağlanacak kesime o kadar çok demokrasi sağlıyoruz ki, demokrasiyi sağlayan kesim, sonunda demokrasi ister konuma dönüyor... halbuki demokrasi, çoğunluğun azınlığa sağladığı haklardır. ancak son yıllarda Türkiye'de işler tam olarak tersine dönmüş gibi görünüyor. azınlığa verilen demokratik haklar, çoğunluğu hak ister durumuna getirme yolunda emin adımlarla ilerliyor... daha önce aklımdan geçen ama uygulamakta tereddüt ettiğim bir yöntemi bu sitede uygulamaya koyacağım. bu site "hoşgörü" "demokrasi" "azınlık hakları" vs... gibi konulara çok düşkün ya! ben de burada bu konularla ilgili günlük haberleri (işlerimden arta kalan zaman oldukça) copy-paste şeklinde sizlerle paylaşmayı düşünüyorum. kişisel görüşlerimi bildirmemeye çalışacağım ancak bazı yerlerde müdahale edeceğim... tabiki sitenin moderatörlerinin izniyle. bakalım karşıt görüşe ne kadar hoşgörü gösterebileceksiniz ve karşıt görüşe tahammül sınırlarınız ne kadar esnek... tek referansım, sitenizin çok hoşgörülü olması... bakalım bu sınavı geçebilecek misiniz? buraya ekleyeceğim haberlere ne kadar tahammül edebileceksiniz... ilk başlarda hoşgörünüzü göstereceksinidir elbette... ama can sıkıcı haberleri eklemeye başladığımda, alınmaca-gücenmece olmasın... saygılarımla...
04 Ekim 2010 01:17

msakaryalı

Ellerinize ve aklınıza sağlık.
Çok güzel bir yazı. Yazıyı yazıcıdan çıkartıp dosyaladım.
Bu yazı bana iyi geldi, doyurucu geldi.

Teşekkürler

Muammer

03 Ekim 2010 16:15

gökay

Boğaz tepelerinin birinde yeşilin her tonu arasında kaybolmuş, küçük, sevimli yurtta aynı odayı paylaştığımız çocuklardan birinin konsolos babası gelmişti o gün.
Hepimizin bölümünü, bildiği yabancı dilleri sordu tek tek.
Sıra Diyarbakır'lı dostumuza gelince, gururla bildiği dilleri saymaya başladı:
-İngilizce, Fransızca, Arapça, Türkçe..
Durakladı, gülümsedi ve ilave etti:
-Vee, Kürtçe.
Konsolos beyin yüzü buruştu, yaramaz öğrencisini azarlayan tatlı-sert amca edasıyla dostumuzu ve hepimizi bir güzel haşladı:
-Kürtçe diye bir dil yok! Boş şeylerle uğraşmayın. İngilizce ve Fransızcayı layıkıyla öğrenmeye bakın.
Birkaç yıl önce bir uçak kazasında hayatının en verimli dönemindeyken kaybettiğimiz dostumuzun, o an yüzüne düşen derin ve suskun acıyı unutabilmek sanırım orada bulunan hiç bir öğrenci için mümkün olmamıştır.
Ayşe hanımefendinin muhteşem yazısı zamanı geriye döndürdü ve katlanan acının tablosunu gözlerimin önüne tüm ayrıntısıyla serdi.

Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.