Biz sizi sizden çok düşünürüz...

27 Aralık 2011 14:38 / 1141 kez okundu!

 


Daha dün PEN kadın yazarlar komitesi adına bir yeni yıl kutlama metni yazarken ve hem PEN sitesi hem face duvarımdan bunu aleme duyururken, zurnanın son iki deliğinden detone bir ses geleceğinden habersizdim.
Burası Türkiye, yok öööleee...

Kendinden tayin namus bekçileri dururken hele...
Kitapsa da yazarsa da bi yere kadar, herşeyin bi hududu var, di mi iki gözüm?
Hudut aşıldı mı, çekersin yuları, durdurursun tayı. Tay nereye kadar koşacağını bilmezse, mazaallah yarın bi gün büyür at olur, engel aşıcam der, deli koşucam der, ben yaban atı olucam size ne der, der oğlu der... Atı bile tırnağı taşa değmeden ölçüye izana alıştıracaksın anam babam, yoksa önü alınmaz, herkeŞŞ anarşik olur, atıyla tayıyla, otağıyla isyan misyan olur, neden olur, işte bundan olur.
Miktar-ı kafide san'at mirim, özgürlük denen nanemolla da miktar-ı kafide...
Yoksa, alemin alayına eşit pay edersen, yandı gülüm keten helva...
Bizim keten helva unufak edildiği zaman, hani şu bilenlerin bildiği İstanbul Şehir Tiyatroları'nda yasaklanan 'Yedi Tepeli Aşk' adlı oyun, şaşıp kaldıydım, ilerleyen yıllarda da neden o kadar şaştığıma şaştım.
Hayret, demekten usanmadığımız bir ülke burası, olmaz o kadarı, yahut bu kadarına da pes, demekten usansak da bu hallerin bitmediği... Bunlar hafif kalır, daha neler neler yaşatıldı, yaşatılacak da' netekim'...
Bizim oyun yedi hikaye yazarı esaslı kadının yedi güzel öyküsünden kolaj bir oyun idi, şehr-i Istanbul hikaye edilmekteydi. Hoş, benim hikayemin ekseni kaydırılmıştı, hazır yeri gelmişken söylemeden edemeyeceğim, kim bilir belki bu da kısmi sansür idi... Bu benim hikayemin çarpıtılmışı, neden oyunlaştırırken iznimi almadınız, neden bu kadar bozacağınızdan haberim olmadı, dediğimde, genç yönetmenimiz bir dergiden aldığını, kitapla karşılaştırmadığını, herşeyin çok acele yapıldığını söyledi. Oysa oyun, haberimiz olmadan genç günler kapsamında epeyce oynanmış, biz ertesi yıl duyduk, dananın kuyruğu kopunca...
Kahramanım İstanbul azınlıklarından ve ara ara kulüplerde çalışan bir genç hanımdı, sonra taşralı bi tüccara aşık olup, onun kasabasına gidip, geçmişinden arınır ve bitmez tükenmez bi İstanbul hasretine yazılır.
Ben oyunu göremeden kaldırıldı zaten, başı örtülü, ehl-i namus ama durduk yerde İstanbul''u (niyeyse?) özleyen bir hatun kişi yapılmış.
Hadi benim öyküm budanıp indirilmiş, bağışlamadığım bi suç, öte yanda genç hikayeci Seray Şahiner'in Gelin Başı öyküsünde, evlilikte bekaret konusunu hicvederek, Alevilere hakaret gerekçesiyle, sakıncalı bulundu, yazarı da alevi olduğu ve mezhep ya da bir kimliğe, bir cinsiyete saygı ya da saygısızlık gibi kavramlarla hikaye yazılmayacağını, sansürcülerden iyi bildiği halde...
Sonra aynı grubun tiyatroyu yakacağı şaiyası dolandı ortalıkta bir süre.
Oyunu beğenen her milletten ve mezhepten sanatsever, kim uyduruyor bunu bizim adımıza diye boşuna bağırdı...
Kimi yayıncıların, çocuk kitaplarımızı pedagog kuruluna inceletmesi gibi bir tuhaflık...
Oyun sahneden indi, üç ay kapalı gişe oynadığı ve dış bağlantılar kurulduğu (yönetmen tarafından) söylendiği halde...
Yetmedi, ertesi yıl, umuma yasaklanan oyun, genç günler kapsamında gene sahnelendi.
Orta yaşa serbest, gençliğe sakıncalı oyun, genç günlerde oynanmaya yeltenildi.
İzin vermedik, kıyameti kopardık, sakıncalı kadın öykülerinden antoloji yaptık, ama, toplumdan da yazarıyla yazmazıyla gık çıkmadı. Bunu da burada arz ederim netekim...
Bu kendinden tayin namus bekçilerinden ne çok çekti bu ülkenin sanatçısı, düşüneni, sıradan insanı, ne çok, daha da çekeceğinden gayrı...
Yazdığım üçüncü hikaye kitabı, ki adı 'Tamir Görmüş Kızlar' idi, devlet memuru bir hatunun 'bu benim hikayem' diye tutturmasıyla sorgulanmıştı. Kadını tanıyalı iki ay olmuş, kitap basılmak üzere yayınevine onu tanıyışımdan bir yıl önce verilmiş, üstelik telifi bile alınmış.
Ciddi ciddi sorgulandık, devlet memuruyduk, il müdürlüğü muhakkik başkanlığında sorguladı, mahkemeye devredildi, üç dört yıl süren dava sonunda hüküm şuydu: 'Bu iki hanımın da hiç işi yokmuş, biri işsizlikten hikaye yazmış, diğeri bundan alınmış...'
Hala güldüğüm bu olayda en güldüğüm fasıl, sorgulayan ekip başkanının kadın doğum uzmanı seçilmesidir, araziyi ya da vak'a mahallini (!) biliyor diye sanırım...
Sanat yapıtını yasaklamanın sonu, yasaklayanın fena halde madara olması... Toplumun da sanatla ülfetinin gecikmesi.
İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü'nün başlattığı 'Yazarlar Okullarda' isimli projeyle, liselere tavsiye edilen Aslı Tohumcu'nun 'Abis' adlı kitabı, pornografik ve küfürbaz olduğu düşünülerek, okullardan toplatılmış...
Buyurun burdan yakın.
Yapıtı okumadım, ancak, eğer bu bir resmi proje ise ve hangi ilköğretim kitabı ya da gençlere uygun hangi kitap olacağı, okullara aylar önceden öğütleniyor, öğrenciler de okuyup, üstüne düşünüp, yazarla biraraya geldiklerinde sorular sormak üzere programa alınıyorsa, yazarın, yapıtın, öğrencinin suçu ne, bu yasaklamanın gereği ne?
Yapıtı seçip öneren makam, neye göre yapmış bu işi?
Diyelim kendi ölçülerine göre sakıncalı, daha iyi ya, sakınca nedir, bu kitaptan sizin edindiğiniz izlenim nedir, yapıtların sakıncalılık hali, kendinden tayin namus bekçileri, sizin ahlakınızı en iyi biz koruruz evladım ya da al sana sakıncalı sayılan bi yapıt, didikle bakayım, diye ortaya bir soru işareti, yorum, ünlem, iki nokta üstüste koyulamaz mıydı? Nedir okullara dağıtılan kitapların toplanması işgüzarlığı?
Üstelik, bu projede emeği olan milli eğitim çalışanı, eğitmen, geçen yıl da aynı işi başarıyla kotaran kişi, sayın Yusuf Çopur da kınama metnine (eğer o liste doğru ise) imza atanlardan.
...

Ben de bir şekilde çağrılıydım bu projeye, ancak gerek geçen yıl gerek bu yıl, onay verip gelirim dediğim halde, İstanbul'da olacağımın ay gün ve saati kesin olarak istendiğinden, ikamet adresim Istanbul olsa bile bu programlamayı yapamayacağımdan, konuk oyuncuya ayrıldım, Bağcılar olarak gösterilen ilçemde sanırım buluşamayacağız öğrencilerle.
Ama buluşacak olsa idi, derdim ki, ilköğretim öğrencilerine döllenme ve doğumu anlattığım "Merhaba Dünya" adlı kitabımı, liselilere de 68 dönemi anı kitabım "Ah Benim Akortsuz Kalbim" yanısıra, hikaye kitabım "Mucize Var Mıdır Memet Abla?" kitaplarımı okutun...
Hepsi sakıncalı, alttan üstten, akıldan fikirden, sol yandan dipten doruğa sakıncalı...
Sanat, sakıncalılık halidir, uslu sanat olur mu, sakıncalı hallere isyandır, bunu şu saatte bizden öğrenecek değilsiniz . Öğretimin yanında eğitimi de esas alanlar böyle eder...
'Gündelik hayattaki şiddete dikkat çeken 'Abis' kitabının yazarı Aslı Tohumcu üzerinden ifade özgürlüğüne yönelik başlatılan bu çirkin saldıraya karşı siz de imzanızla tepkinizi gösterin' diyerek metni imzaya açmış arkadaşlar, sağolsunlar.
Ne imza, ne mühür, ne çığlık, ne isyan, bildik bileli bu sakıncalılıktan evham hali sürüyor, sürecek, biz karşı çıkacağız, imzalar toplayıp mühürler bile vuracağız, ama, şu kendinden tayin namus bekçiliği kadrosu her zaman dolup taşacak, öyle görünüyor...
Sen ayıbı bilir misin, diye soran annesine, demiş ki çocuk, 'bilirim elbet, aaaa-yıp.'
Öyle işte, hanımlar beyler ve akıldaneler, bekçiler, bizi bizden çok düşünenler, akla fikre namusa nizamat vericiler, 'aaaaaa-yıp'
Ama ayıp başka şey... Ayıp ne yorgan altı, ne şu ne bu... Ayıp, şu edip durduğunuz, sizin...

Ben aslında herkesin yeni yılını kutlayacaktım, öyleydi niyetim...
Aklımı fikrimi karma karış eden memleketim, 'yalnız ve güzel ülkem' olmayıp, tersine, fazlasıyla kalabalık, karmakarışık, ama, siyaseten karışıklık dışındaki insan, ırk, uygarlık, töredeki güzelim karmakarışıklığına bayıldığım, kendimizi dünya arenasında hiç de yalnız saymadığım, elbet insan onuruna ve demokrasiye kasıt hallerimiz dışında, görüyorsunuz bekçiler ve her metne maydanoz olan yarı biliciler yüzünden dipnot düşmekten de helak oluyoruz, metinleri uygun yerinizle okuyun ey hazirun, durduk yerde iş çıkartmayın, manasız sorgulamalarınıza açıklama yapmak zorunda bırakmayın bizi...
Biri toparlasa şu tümceyi...
Memleketim memleketim, sen bilirsin her hallerim, bekçiler, sorgucular, nizamatçılar, bizi bizden çok düşünüp korudum sananlar, darbeciler, haksız hükümcüler, tırışkalar ve beyhudeler gidici, kalıcı olan sen ve senin güzel insanların, elbet bir de haketmediğimiz o hüzün, onca zamandır mührü silinmeyen...
Ömürlerinize hüznün mührü vurulmasın. Vuran olursa da gücünüz, sesiniz onunla boğuş
maya yetsin.
Şu kısacık hayatlarımızda şu güzelim kalabalık, kimileyin güzel kimileyin şaşılası ülkemize bir mühür vurulacaksa illa, demokrasi mührü vurulsun, kalplerinize de aşkın mührü.
Yeni yılda eskiyen şeyler yenilensin, size sözüm yok, insan hep yeni zaten...


Ayşe KİLİMCİ

27.12.2011

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.