Başka türlü ya da başka türle aşk...

16 Haziran 2009 10:16 / 1956 kez okundu!

 


Aşk üzerine dünya dillerinde çok şey yazıldı, söylendi. Tabii, Türkçe’de de... Hatırlıyorum da, “ilk aşk unutulmaz!” diye, “aşk” sloganlaştırılıp siyasi parti faaliyetinin yapıştırıcısı, çekim merkezi daveti olarak bile kullanılmıştı. Önceleri belli bir kesimi toplayabilen o partide şimdi “aşk” mı bitti, yoksa “ilk aşk” tutkusu mu; henüz belli değil. Bilinen, aşkın ayakları yerden kesen, vücut kimyasını değiştiren, dünyaya başka türlü baktıran, insan türünün kendi türleriyle ilişkilerinde de sürdürdüğü “kibirli” duruşunu kıran bir şey olduğu...

Başka “tür”den bir canlı ile iletişim kuranlar, hele de onlarla yaşamı paylaşanlar bilirler elbette. Onlarla kurulan iletişim de zamanla, tarif edilemez bir başka türden aşka dönüşüverir. Hem de, bu aşk insana –çok fazla bilmediği- kendi türüyle daha derin, daha sahici aşklar yaşamanın sihirli, gizemli anahtarını verir. Üstelik çaktırmadan...”

* * *

Epey bir zamandır yayınlanmayı bekleyen ‘Yaşam savunusu’ adlı kitabım, 32 yıldır hak savunuculuğu çizgisini ödünsüz sürdüren Belge Yayınları’nın “Doğa ve hayvan hakları” dizisinin ilk kitabı olarak sonunda yayınlandı ve okurla buluştu. Kitaba yazdığım notta belirtmişim; “uzayın derinliğine ve sonsuzluğa bırakılmış haykırışlardı. Yankı buldu, şimdi de kitap oldu...” diye. Haykırışlarımı kitaba dönüştürmeyi tasarlarken yazdığım bir başka notta ise şöyle demişim: “yemeğini vermeden ve akşamki gezintisine çıkarmadan, eve gelir gelmez doğrudan bilgisayarın başına geçtiğimde, bana sinirlenen ve başımda homurdanıp, havlayıp, pantolonumun paçasından çekiştirerek ‘görev başı’ yaptıran, ama hiç darılmayıp, hep bağışlayıp daima seven Cindy...” Kitap bu notla çıktı ama... O artık yok! 

Annesinin doğumunda başında idim. Elime doğmuştu. O müthiş ana tanıklık etmek istemiştim. Doğduğu günden beri de hiç ayrılmaksızın yaşamı paylaşıyorduk. 19 Mayıs akşamı aramızdan ayrıldı gitti. Evet, o artık yok...

* * *
14-15 yaşlarında süt bezlerinde bir ur oluştu. Zaman içinde büyüdü. Yaşlıydı, hiç tıbbi müdahale yaptırmak istemiyor, yaşamını doğal şekilde tamamlasın istiyordum. Ama oluşan 'ur' artık patlama noktasına gelince, ameliyata dayanabileceği seklinde tıbbi verileri de aldıktan sonra ameliyat ettirdim. Çok iyi idi. Göğsündeki urlar alınmış rahatlamıştı. İyileşti, çabuk toparlandı. Ama gel gör ki, 20- 25 gün önce ön sağ bacağının içinden göğsüne doğru çok hızla gelişen ve büyüyen "kanser" yaşamını sonlandırdı. (12 Nisan 1994- 19 Mayıs 2009) Yaşlılıktan ötürü 8 aydır arka bacakları tutmamaya başlamıştı. Her zamanki yaşam seklinde değişiklik olmasın diye ben yaşam şeklimi değiştirdim. Her gün sabah/akşam beline taktığım 'bel tasması' ile çalışmayan arka bacaklarının yerine, belinden kaldırarak, ön ayakları ile olağan gezintilerimizi yapa geldik son 20 güne dek... 

Öyle bir bakıyordu ki... "Ne yemek isterim, ne su. Yeter ki yanımda ol. Kokunu hissedeyim yeter bana" diyordu... Sıcak, sımcaktı...

Bambaşka bir ilişkiydi, bambaşka bir sevgi tattım, çok şey öğrendim onlardan. Kendini 'en akıllı', 'en zeki' türün mensubu olma böbürlenmesini (palavrasını), onun verdiği ben merkezci bakışı ve tabii kibirliliği terk ettirdi bana. Öğrendiğim en somut şeylerden biri de; insan türüne mensup bireyler olarak, diğer türlerden canlılarla kurulan ilişkinin yerinin hiçbir şeyle doldurulamayacağı...

Bu ilişkiyi ve onlarla yaşamı paylaşmayı herkese tavsiye etmek isterdim aslında. Şimdiki duygularım ve ruh halimle bir tek nedenden ötürü önermiyorum. Yaşam süreleri bizim türden çok daha kısa. İlişkinin sonu mutlaka çok acı bitiyor... 

Ama bu ilişkiyi illa yaşamak ve bu ölçülemez sevgi bağını mutlaka kurmak isteyenlere hayvan bakımevlerinden (barınak), bir ya da iki hayvanin sorumluluğunu üstlenerek, onların gıdalarını ve sevgi ihtiyaçlarını karşılamalarını öneriyorum şimdi. Haftada bir iki gün ya da her gün yanlarına giderler, beraber olurlar bir süre, alıp dolaştırırlar ve yeniden ortamlarına geri bırakırlar. [ Bildiğim kadarıyla Adana DOHAYKO'da ve İstanbul Yedikule Hayvan Bakımevi'nde böyle bir uygulama var... (0212) 633 58 57, Meral Olcay-(0535) 712 63 90 )] 

* * *

Yazı boyunca vurguladığım gibi, ben çok şey öğrendim O'ndan, onlardan. “Çaktırmadan” öğretti, öğretmek için değil, kibirsizce, yaşamı paylaşırken farkında olmadan. 

Başka türle ilişkinin öğrettikleri, ne "Milli Eğitim"inki gibi kafaya vura vura, ne de ezberci. Varlıkları gibi, dostlukları da çok sahici. Çıkarsız, karşılıksız, temiz, çok temiz...

Yalçın Ergündoğan
16.06.2009

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
16 Haziran 2009 17:53

hurkus

Yazarımız Ali Rıza Üleç'in mesajı:

Sevgili Yalçın Ergündoğan‘ a 

Leydi

Ben biliyordum başıma gelecekleri. Onun için istemiyordum. Oysa köpekleri ne kadar çok severdim. Çocukluğum ve gençlik yıllarımın anıları arasında sakladığım ne kadar çok hikayem var kedi ve köpeklerle. Sadece kedi köpek de değil kuşlar, tavşanlar, kümes hayvanları, tilki besi hayvanları, atlar, eşekler hepsi ile birebir anılar biriktirmişim. 

Ama bu defa durum başka. İlk defa ev içinde köpekle birlikte yaşayacaktık. Ege Ve Deniz arkadaşlarının köpeği Tapsi doğurunca, yavrulardan birini almak için günlerce ısrarlı oldular. Sonunda annelerini ikna etmişler ve ben en son ikna edilecek kişi olmuşum evde. 

Karşı çıkıyordum. Çünkü kedilerde olduğu gibi sorumluluklarını yerine getirmiyorlardı. Sadece kuru kuru bir sevgiden öte ihtiyaçları ya da sorunları ile ilgilenmiyorlardı. Ne çare ki ok yaydan çıkmış hangi yavrunun alınacağı kararlaştırılmış ve eve getirilmeden önce de ziyaretler başlamıştı. Ben hala ayak diriyor karşı çıkıyordum. 

Olmaz bakın ben hiç bir şeyine karışmam. Beslenmesi, gezmesi, bakımı, eğitimi bütün bunlarla biz ilgileniriz diye söz veriyorsanız? 

Tamam o zaman benim için bir mahsuru yok. 

Sonra bir gün yaklaşık sekiz haftalık kadar olunca eve önce misafir olarak geldi ve alışması için bir gün kaldı. Ben hala söylenip duruyorum ve gelmesine karşı çıkıyorum. Bunu itirazlarımın hiç bir işe yaramayacağını bile bile yapıyorum… 

Ve bir gün çıkageldi. Geri dönmemecesine geldi yerleşti eve. Geçici olarak adını Miki koymuşlar. 

Kara bir baş, hemen burnun iki yanından yanaklarını yalayarak ağıza kadar inen sarılık, çene altında açılarak göğsüne kadar iniyor, ön ayaklarında dirseklerde yeniden kararıyor tüylerinin rengi, ayak bileklerinde yeniden bal köpüğü bir sarı, sonra parmaklarda kirli beyaz oluzor. Sarıdan gözlerinin üzerine adeta kaş gibi oturmuş iki yarım ay. 

Bakınca insanın yüreğine kadar inen masum bir derinliği var gözlerinin. Sarkık kulakları masumiyetinin gücü sanki. Ben bu bakışı tanıyorum ve hemen anlıyorum ki bağlanacağım ve itirazlarımın hiçbir yararı olmayacak, kendim yüreğimdeki köpek sevgisine teslim olacağım.. Bu küçük kara köpek beni kendine aşık etmeyi beceriyor. Çocukluğumdan gelen üç defa ısırılmış olmama rağmen eksilmeyen köpek sevgisi, sezgilerimin dürtüsüyle Miki'de yaşamaya başlıyor yeniden.
Bu defa bir ilk yaşıyoruz Miki ile beraber. Evde bizimle yaşayacak ilk köpek Miki. Üstelik Almanya ‘da da birlikte yaşayacağımız ilk köpek. Kapkara bir yavrucuk. Panter (evin yaşayan son kedisi) den biraz daha iri evin yeni bebeği. Panter’i karaoğlanım (Ecevit‘ le bir ilgisi yok) diye çağırırdım şimdi bir de kara kızımız oldu. Bir aylık deneme süresinin sonunda kalması konusunda hep birlikte karar verince adını değiştirmeye de karar veriyoruz. En fazla oy alan isim Leydi oluyor. Evimizde artık bir Leydi‘miz daha oluyor, Panter‘le ikimiz evin erkek azınlığını temsil ediyoruz. 

Hani ilk defa evde köpekle beraber yaşıyor olmamızın acemilikleri de oluyor. Hafta sonları Leydi okula başlıyor. Öğretmeni çok harika ve çok zeki olduğunu söylüyor her derste. Evet gerçekten de bambaşka bir köpek Leydi. Artık öyle rahat ki onu ev içinde hiç sınırlamadık. Tamamen bizler gibi evin her tarafını kullanabiliyor. Sadece çişi ve kakası için beni dışarı çıkarın diyor. Bahçede nereye ne yapacağını da öğrendiğinden pek sorunumuz kalmıyor. Sadece evet sadece gelen yabancılara alışılmadık bir biçimde saldırıyor. Bu konuda onu eğitmekte zorlanıyorsak da eğitmeni “alışacak o daha çok genç“ diyor. 

Leydi geldiğinden beri düzenli yürüyüşlere çıkıyoruz ikimiz. Köyün arkası alabildiğine geniş bir ova. Çilek, buğday, arpa, kuşkonmaz, mısır tarlaları arasından, kiraz ağaçlarının altından süzülüp köyün iki-üç kilometre uzağından geçen derenin yanından dolanıp tekrar eve dönüyoruz. 

Leydi sayesinde günlük altı kilometreden fazla yol yürüyorum. Bize katılmalar da oluyor arasıra. 

Bu yürüyüşlerimizde Leydi‘ nin en çok sevdiği oyun çomak bulmaca. Kısa kısa kestiğim çomakları buğday tarlalarının içine fırlatıyorum, hemen arkasından dalıyor Leydi buğday tarlasına ve bulup bana geri getiriyor. Yol boyunca defalarca oynuyoruz bu oyunu. Bazan bulması zaman alsa da mutlaka buluyor. Her defasında ödülünü alınca öyle mutlu oluyor ki. Havaların ısınmasıyla da artık dereye yüzmeye de dalıyor Leydi. En çok sevdiği iki oyun onu oldukça yoruyor. 

Arka ayakları üzerinde kalkarak başını karın boşluğumuza dayayarak sevilmek çok hoşuna gidiyor. 

Kaşar peyniri ve ciğer ezmesinden yapılmış sosise deli oluyor. Bizim Leydi bir de araba sevdalısı. Arabanın arka koltuğuna oturup camdan dışarıyı seyretmesine bayılıyoruz. Öyle sevimli oluyor ki o zaman. 

Çocuklarla ya da hanımla kucaklaştığımızı gördümü adeta kucağımıza sıçrıyor. 

Leydi bugün dokuz aylık oldu. Doğum tarihi 16 Eylül.2008. 16 Eylül doğumlu iki can var artık evimizde. Duygu ve Leydi.
Leydi dokuz ay gibi kısa bir zamanda o kadar çok bizden oldu ki. Yaklaşık bir aydır da yatak odamızdaki antika koltuğu aldı bizden, orada uyuyor. Hem de öyle tatlı uyuyor ki kafasını koltuğun kolluğuna dayıyor sonra mışıl mışıl. Onu koltuğundan etmeye kıyamadık. 

Herkesi ismiyle tanıyor. Yelda ve Ferda’yı aralıklarla Funda’yı da iki-üç ay arayla görmesine rağmen herkesi hatırlıyor ve karşılaştığında öyle büyük bir sevgi ve özlemle kucaklıyor ki, her defasında yeniden hayran oluyoruz Leydi’ye. 

“Yaşam Savunusu” adlı kitabının yayınlanması üzerine yazdığı yazıda şöyle diyor sevgili Yalçın; 

Başka “tür”den bir canlı ile iletişim kuranlar, hele de onlarla yaşamı paylaşanlar bilirler elbette. Onlarla kurulan iletişim de zamanla, tarif edilemez bir başka türden aşka dönüşüverir. Hem de, bu aşk insana –çok fazla bilmediği- kendi türüyle daha derin, daha sahici aşklar yaşamanın sihirli, gizemli anahtarını verir. Üstelik çaktırmadan...” 

Sevgili Yalçın,
Biz hepimiz Leydi’ ye aşık olduk. 

Ali Rza Üleç -16.Haziran.2009
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.