SEÇİLMİŞLER, SİYASETE NE KADAR DAHİL EDİLECEK? - Nurten Akyazılılar
20 Eylül 2007 05:34 / 2277 kez okundu!
AKP’nin bürokratlarından ve AB Parlamentosu Anayasa Kurucu Üyelerinden Zekeriya Akçam, 61 anayasasının özgürlükleri esas alıp kısıtlamaya istisna getirirken 82 anayasasının tam tersini baz alarak özgürlükleri kısıtladığını belirtip, yeni hazırlanaca
Anayasa Mahkemesinin yapısından kaynaklanan nedenlerden dolayı kararlar üzerinde yenileyici yorum yapma hakkı olmadığı konusunu eleştiren Zekeriya Akçam, yeni anayasada belli bir oranının meclisten seçilmesinin öngörüldüğünü, bunun da sistemi da duyarlı hale getireceğini söyledi. Anayasanın vatandaştan ayrı, yüksek, kutsal bir şey olarak görülmesinin, her şeyin ondan beklenmesinin yanlış olacağını belirten Akçam, çok tartışılan başörtü meselesini örnek verip şöyle devam etti:
“ ‘Anayasa kafamıza uymuyor, anayasayı değiştirelim’ mantığı yerine anayasa mahkemesinin bu konuda yorum yaparak yol açıcı olması gerekir. Hükümetimizin anayasayı ele almasının altında yatan temel etken de bu çünkü anayasa mahkemesi yeni şartlara göre anayasayı yorumlamak suretiyle özgürlüklerin ve temel hakların önünü açmak yerine kapatıyor. Temel hak ve özgürlükler açısından hukukun uygulanması önemlidir”.
Türkiye’de 1920’lerden kalan, ‘Egemenlik kayıtsız şartsız millete ve milletin temsil edildiği meclisine mi ait olmalı’ konusunun tartışıldığını belirten Akçam, “Egemenliğin bölüşülmesi meselesinde Fransız anayasasına atışla ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ diyerek konuyu kapatıp, geriye kalan kısmı çıkarırsanız, olmaz” dedi. ‘Millet iradesi her şeye hakim olmasın, denge sarkacın öbür ucuna gitti’, diyerek 61 anayasasında egemenliğe yeni ortaklar konulduğunu kaydeden Akçam, açıklamasına şöyle sürdürdü:
“Anayasa mahkemesi içine Sayıştay’ı, Danıştay’ı ve Savunmayı dahil ediyorsunuz. Böylece Millet Meclisi ne yaparsa yapsın ‘Yüksek siyasete biz karar veririz’ sonucu çıkıyor. 82 anayasası bunu daha da katmerleştiriyor. Cumhurbaşkanı isterse şu an yürütmenin başı olarak sistemde baskın hale gelecek durumdadır. Önemli olan, siyasete seçilmişleri ne kadar dahil edeceksiniz. Yeni ile yetkileri yüksek siyasete mi, düşük siyasete mi koyacaksınız? Asker sivil ilişkilerini anayasada nasıl düzenleyeceksiniz?”.
“AB SÜRECİNDEKİ ÜLKELERYASAMA YETKİLERİNİ KAYBEDER”
Önümüzdeki AB sürecine dikkat çeken Akçam, sivil anayasa açıklamalarını şöyle sürdürdü:
“Bütün AB sürecine giren ülkelerde parlamentolar Yasama yetkilerini mecburen kaybediyorlar. 120 bin sayfalık müktesebatın hepsini parlamentodan geçirmek mümkün değil. Yasamaeclislerden icra organına kayıyor. Meclisler daha fazla Denetim yetkisi alıyor. Başbakanın çok güçlü olduğu bir sistemde, parlamento hükümetin AB sürecini nasıl gözetim altında tutacak? AB’de komisyonda çıkan bir Yasama faaliyetinde Türkiye’nin katkısı ne olacak? Mesela 96’dan beri Gümrük Birliği içerisindeyiz. Kaç tane Gümrük Birliği kanunu geçirdik? Dış Ticaret Müsteşarlığı otomatik uyum yapıyor. Sizin birliğe devrettiğiniz yetkileri birisinin denetlemesi lazım. Bu konuların anayasanın içine girmesi gerekir”.
Erkler ayrımı dediğimiz demokrasinin temel yapısı olan yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrılması meselesinin önemine dikkat çeken Akçam, dünyanın pek çok yerinde cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiğini belirterek, “Parlamenter rejimden sapma yok. Cumhurbaşkanı ve hükümetin görev başına geliş yüzde oranları farklılığı meselesi anayasa kararı ile şekillendirilerek ‘hükümet mi, cumhurbaşkanı mı daha güçlü olur’, belirlenir ve sıkıntı yaşanmaz” dedi. Ilımlı İslam eleştirilerini de değerlendiren Akçam bu tanımın yabancı kaynaklı olmadığını, 80 iktidarı, Kenan Evren ile geldiğini, İmam Hatip liselerinin de bu dönemde arttığını söyledi. 1950’lerde Hüseyin Cahit Yalçın’ın Ulus Gazetesi köşesinde DP hakkında irtica konulu yazdıklarının, bugün Cumhuriyet Gazetesi’nin AKP hakkında yazdıkları ile aynı olduğuna dikkat çekti.
“ATATÜRK İLKELERİ ÜLKE GENELİNDE UYGULANMADI”
“Kürtçenin seçmeli bir ders gibi veya bir şekilde öğretilme meselesi mi önemli olan yoksa burada gerçekten Kürtçe dilini konuşanlara bir grup statüsü verilmesi midir?...”
Türkiye’nin modernleşme projesinde eksiklik yaşandığını kaydeden Akçam, insanlar bir şekilde sisteme demokratik yollardan dahil edilebilseydi günümüzde bu sorunların yaşanmayacağını belirterek şöyle konuştu:
“İnsanlar etnik, cemaat ve mezhep yapılanmaları gibi dayanışmalarla modernleşmeye dahil olma arayışlarına giriyorlar. İlk kez 80 ihtilalinde okuma yazma seferberliği başlatıldı. 80 yılı aşmış cumhuriyete rağmen PKK’lı biri öldüğünde halen Kürtçe ağıt yakılıyorsa bu bizim eksikliğimizdir. O insanlara Türkçe öğretemediysek, radyo televizyon götüremediysek bu gerçekten bir ayrımcılıktır”.
Uluslaşma sürecinin halen tamamlanamadığını, Atatürk ilkelerinin ülke genelinde tam olarak uygulanmadığını ifade eden Akçam, “ ‘Karşı Devrim’, ‘Turuncu Devrim’ gibi laflar son derece yakıştırma. Bunu söyleyenler hala soğuk savaşın sona erdiğinin farkında değiller” dedi. 90’lı yıllarda dünya geneline yayılan demokrasileşme kuşağında Türkiye’de de anayasanın yenilenmesi gerektiğine değinen Akçam, “Eğer 90’larda yenilenseydi milli azınlık meselesi bu kadar gündemde olmayacaktı. Uluslar arası hukuk bakımdan da insan hakları mahkemesi bakımından da milli azınlık dediğimiz meselenin ayrı bir hukuku, ayrı bir statüsü var” dedi. Türkiye’de temel haklar bakımından sıkışmanın hangi noktada odaklandığı konusunda mutabakat gerektiğinin altını çizen Akçam, şunları söyledi:
“Kürtçe’nin seçmeli bir ders gibi veya bir şekilde öğretilme meselesi mi önemli olan yoksa burada gerçekten Kürtçe dilini konuşanlara bir grup statüsü verilmesi midir? Yeni anayasayı hazırlayanların bir dil konuşan, mezhebe inanan ya da etnik gruba mensup bireylere statü hakkı doğuracak bir yönteme gireceklerini sanmıyorum. Böyle bir kararın altından hiç kimse kalkamaz. Avrupa’da şu an Türkçenin konuşulması, yazılması yasaklandı. Almanya’da vatandaşlık bağı ile bağlı olma durumu çok özel bir formata getirildi. Avrupa’da böyle bir karar alındığı aşamada, Türkiye’nin tam tersi bir karar alması beklenmemelidir”.
AB’ye dahil olan devletlerin tamamının sınır güvenliği ve egemenliklerinin birlik tarafından taahhüt edildiğini anlatan Akçam, şöyle konuştu:
“Ulus devlet statüsünün korunmaya müdahil olduğu bir sisteme yaklaşırken Türkiye’nin bir taraftan tamamen postmodern bir tarzda sivil anayasa adı altında bir düzenlemeye gideceğini sanmıyorum. Eyalet sistemi tartışmaları için çok erken; bunlar “Nereden, ne ses gelir” anlamında beyin jimnastiğidir. En çok Kürt vatandaşlar üzerinden siyaset yapıyoruz. Azınlıklar sözleşmesine Makedonya’da olduğu gibi sınırlar çerçevesi çizen taraf olmaya niyetli olup olmadığımıza karar verip anayasada buna göre hakların yer alması gerekir.”
“AZINLIKLAR MESELESİNDE ALINACAK RADİKAL KARAR TÜRKİYE’Yİ BÖLER”
Yeni anayasada grup hakkı doğuracak bir şeye doğru gidildiğinde çok ciddi sıkıntılar doğacağına dikkat çeken Akçam, açıklamalarını şöyle sürdürdü:
“Lozan anlaşmasında Türkçeden başka dil konuşanlar için hayata geçirilmeyen düzenlemeler var. Bu eksiklik var ama radikal bir karar aldığınızda Türkiye’de gerçekten dinsel, etnik, mezhepsel bir şeyin de kapısını açarsınız. Bu sefer milli azınlıklar kavramına sizi zorlarlar ki Türkiye’de milli azınlıklar kavramını nereye kadar taşıyabilirsiniz. Dinsel anlamda son yıllarda Avrupa komisyonu raporlarına Sünni Olmayan Müslümanlar tanımı eklendi. Mesela Alevilere azınlık statüsü verme mezhepsele giriyor. Etnik olarak Kürtler var. Dinsel olarak başkaları çıkacaktır. O zaman bunlara bir grup hakkı ve bu grubun siyasi, etnik, otantik kültürünün yaşanması alanının da yine bunlar tarafından yönetilmesi gibi bir sonuç çıkar ki en çok Kürt vatandaşlarımızın yaşadığı yer İstanbul’dur! Bunu nereye kadar muhafaza edeceksiniz?”
HABER: NURTEN AKYAZILILAR



