'Yargı'

23 Mayıs 2009 22:17 / 2973 kez okundu!

 


BİZİM TİYATRO, YİRMİ SEKİZİNCİ YILI’NDA BİR KEZ DAHA VİCDANLARI YARGILIYOR!
“Savaşın Acımasız Yüzü” Deyip Dururuz, Savaş Gerçeğinin Acımasız Olmayan Yüzü Var mıdır?

İkinci Dünya Savaşı yılları… Şiddet, acımasızlık, vahşet kol geziyor… İnsanlık, utanç dolu sınavlarına yenilerini ekliyor ve acımasız savaş ortamı insani duyguları yerle bir ediyor… Gücü eline geçiren insanoğlunun gözünü hırs bürüyor ve güçsüz olanın yaşam hakkını elinden alabileceği yanılgısına düşüyor… Savaş koşulları söz konusu olduğunda can almak haklı nedenlere dayandırılıyor, oysa ki o savaşın çıkış bahanesini de insanoğlu kendisi yaratıp, aklı sıra insanlığı kandırıyor… 20. yüzyıl savaşları ne yazık ki sadece askeri güçlerin çarpışması ya da halkın içgüdüsel olarak toprağını koruma mücadelesine girişmesinden ibaret değil… Askeri gücü olan bombalayarak yok ediyor, böylece bir yanda elde etme hırsıyla gözü dönenler, diğer yanda çaresizler oluyor daima… Savaşın da kendi içinde bir ahlaki bütünlüğü, tabiri uygunsa bir raconu olması gerekirken, yirminci yüzyıl savaşları sadece “yok etme” üzerine oynuyor. Tüm etik değerler yerle bir oluyor ve insanın varoluşundan bugüne yaşanan insanlık dramı, yok etme kavramının yerleşmesiyle birlikte, yüz kızartıcı bir insanlık suçu haline geliyor.

“Yargı”, Yirmi Üç Yıldır Sahnelerde…

Bizim Tiyatro’nun 28. Yılı’nda, yirmi üç yıldır sahnelenen, Barry Collins’in yazdığı, Enver Özer’in çevirdiği, Zafer Diper’in yönettiği ve oynadığı Yargı, bu kez İzmir seyircisiyle buluştu. İlk kez Dünya Barış Yılı’nda sahnelenen “Yargı”, savaş karşıtı niteliği ile, sahnelerimizde politik tiyatro izlemenin ayrıcalığını yaşatıyor.
Bir buçuk saat soluksuz bir şekilde izlenen oyunda, tüyler ürpertici bir insanlık dramı, Zafer Diper’in olağanüstü oyunculuk performansıyla birleşince daha da etkili hale geliyor.

“Siz Orada Değildiniz, Hiçbir şey Yaşamadınız, Sizi Ürküten Sözcükler Yalnızca…”

İkinci Dünya Savaşı’nda, Naziler’in savaş tutsağı olarak bir hücrede aç, susuz ve çıplak bırakılan yedi Sovyet askerinin yaşam savaşı ve tutsaklık psikolojisinin insan üzerindeki etkisi, Zafer Diper’in yorumuyla sahnede can buluyor. Sovyet ordusunun yaklaştığı haberini alan Almanlar, Rus subayları bir hücrede aç-susuz bırakarak kaçarlar… Askerler, birbirinden dayanılmaz on bir gün sonunda, aralarında kura çekerek içlerinden birini yemeye karar verirler. Amaç; diğer yoldaşlarını kurtarabilmek için hayatta kalmaktır. Kurada Albay Trediakov çıkar… Bu zor bir karardır, içlerinden bazıları bu iğrenç durumdan psikolojik olarak çok daha fazla etkilenir. Yaptıklarının vahşice olduğunun bilincinde olsalar da, açlık psikolojisi ile kendilerini kaybederler, ama hayatta kalmak için başka seçenekleri yoktur ve kapatıldıkları Aziz Peter Raminoviç Manastırı’nda, insan eti yemek, kan içmek gibi iğrenç sahneler yaşanır. Altmışıncı günde kurtarıldıklarında, sadece iki kişi hayattadır; bilincini yitirmiş olan Binbaşı Rubin ve Yüzbaşı Vukhov… 

Zafer Diper’in oyunculuğu ile ete kemiğe bürünen Vukhov, başlarından geçenleri rapor şeklinde askeri heyete sunar ve haklarında verilecek yargıyı bekler… Ölmek mi daha onurlu, yoksa dava uğruna hayatta kalmak için vahşice insan eti yemek mi şeklinde vicdani bir hesaplaşmanın yapıldığı oyun aslında kendi içinde sorgulamalarla dolu… Yüzbaşı Vukhov, bir yandan yaşadıklarından ötürü kendi iç hesaplaşmasını yaparken, diğer yandan da hakkında karar verecek olan yargının, yani askeri heyet yerine geçen seyircinin vicdanına sesleniyor. Gerçeği olduğu gibi anlatsa da, böylesi bir sıkışmışlığın sonucunda yaşanan vahşeti orada olmayan birinin yeterince anlayamayacağını düşünüyor Vukhov… 

Yargının, yargıladığı kişiyi yakından tanımadığı için gerçekten anlayamayacağını, sadece merhamet edebileceğini söylüyor ve yargıya / seyirciye yönelik olarak “Siz orada değildiniz, hiçbir şey yaşamadınız, sizi ürküten sözcükler yalnızca” sözleriyle sesleniyor. 

Bu noktada, savaş vahşeti teması özelinde bir gerçek daha vurgulanıyor; savaş başlı başına yeterli bir vahşet değil midir ki, yargı önüne çıkan savaş tutsaklarının hayatta kalabilmek için birbirlerini yemeleri savaştan daha büyük bir “vahşet” sayılıp, suç olarak yargılanıyor? Bu nedenle Yüzbaşı Vukhov savunmasını yaparken biraz da alaycı bir üslup kullanmaktadır. Olayları birebir yaşamış olmasının verdiği haklılık duygusuyla vicdan azabı çatışmakta, böylece psikolojisi bozuk, ürkütücü bir insan profili çizilmektedir. İşte bu noktada müthiş bir oyunculuk şöleni sergileyen Zafer Diper, bir enstruman gibi kullandığı bedeni ve sesi ile Vukhov’un başından geçenleri seyirciye de birebir yaşatıyor. İnsan eti yemiş, insan kanı içmiş birinin aklını yitirme noktasına gelişini, şaşırtıcı bir oyunculuk üslubuyla ve başarıyla yansıtıyor.

Bir İnsanın Ölümünün İşe Yaramasını Ne Hakla Beklersiniz ki?

Askerlerin diğer yoldaşlarını kurtarabilmek için hayatta kalmaya çalışmalarıyla, hem davaları uğruna bir vahşetin parçası haline gelmeleri, hem de bir insanın hayatta kalabilmek için her şeyi göze alabileceği vurgulanıyor. Bir asker ve dava insanı olmaları, onların hayatta kalma içgüdüsüne sahip birer canlı oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Tıpkı doğadaki her canlı gibi insan da, yaşamla ölüm arasında çaresiz kaldığı noktada hayatta kalma seçeneğine yönelecek, bunun için insan eti yiyecek kadar insani duygularını yitirecek boyuta gelebilecektir. 

Yargı’da, yaşanan vahşetin yansıtılması yerine, o anları yaşayan birinin anlatımıyla olayın yargı önüne çıkması istenmiş. Bu yönüyle, tek kişilik oyunlarda rastlanabilecek durağan aksiyon ve zayıf çatışma tehlikesinden uzaklaşılmış oluyor. Ayrıca teknik açıdan da ilginç bir anlatımla karşı karşıyayız, çünkü oyunun “dramatik olan” ı, yani hücrede yaşanmış olan vahşet, savaş koşulları içinde düşünülürse sıradan hale gelebilir. “Savaş, insanları çaresiz bırakır, böylece şuurlarını ve insanlıklarını yitirme noktasına gelebilirler” önermesiyle yola çıkarsak asırlardır dünyayı kıskıvrak yakalamış olan savaş vahşeti içinde, bir insanın etinin yenmesi çok olağandışı görünmeyebilir, yani “ilginç” ve “dramatik” özelliğini yitirebilir. Oysa ki “Yargı” bu olağanüstü deneyimlerin sıradan hale gelmesinden yola çıkıyor. Oyunun dramatik olayı da işte bu farkındalık noktasından hareket ediyor. Yüzbaşı Vukhov, aslında bir arkadaşının etini yemekten ötürü duyduğu vicdan azabını, suçunun cezasını çekerek dindirme amacında değil, aksine yaşananların doğal bir sonuç olduğunu düşünüyor ve suçluluk hissetmiyor. Zaten oyunun amacı da; yaşananların sıradanlaşmasını vurgulamak ve bunun bireysel bir suç olmadığını, tüm insanlığa ait bir sorumsuzluk olduğunu yargıya / seyirciye anlatarak yargının işlevini sorgulamak. 

Asıl suç, savaşın ta kendisidir, aç-susuz-tutsak bırakılan insanların vahşete zorlanması, savaştan daha dehşet verici olabilir mi? Burada asıl vahşet savaşı kabullenmektir belki de… Ortadoğu’da bitmek tükenmek bilmeyen savaş gerçeğine alışmak değil, yüzleşmek, kabullenmek değil, sorgulamak gerektiği düşüncesiyle bizleri rahat koltuklarımızda huzursuz edecek kadar evrensel bir gerçeği gözler önüne seriyor Yargı… Oyun, evrensel niteliği ve savaş karşıtı mesajı sayesinde yirmi üç yıldır sahnelerimizde… 

Koşulların acımasız olduğu ortamlarda bireysel bir suç yoktur aslında, sadece insani değerlerin hızla yitirilişinin salgın hastalık gibi yayıldığı kitlesel bir utanç vardır… Yüzbaşı Vukhov, bu utanç duygusunun yarattığı baskıyla kendileri gibi düşünmeyenleri acımasızca yargılayanlara seslenerek hukuki ve vicdani “yargı” nın ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu vurguluyor. 

Zafer Diper’in etkileyici oyunculuk üslubu sayesinde Yüzbaşı Vukhov ve diğer subayların hücredeki dehşet anlarını birebir hissederek yaşıyoruz… Oyuncu, vücut dili ve büyüleyici göz oyunculuğu ile, savaş ve tutsaklık psikolojisinin bir insanı ne hale getirebileceğini başarıyla yansıtıyor, öyle ki sahnede Zafer Diper olduğunu neredeyse unutarak ruh sağlığı bozuk biriyle birlikte o dehşet anlarını yaşıyor, olanları gözümüzde canlandırarak iğreniyor, rahatsız oluyoruz. İşte bu noktada oyun amacına ulaşıyor. Kabullendiğimiz “vahşet” gerçeğiyle yüzleşiyor, savaşın alışılamayacak kadar korkunç yaşamsal bir sorun olduğu üzerine kafa yoruyor, belki de yaşananlara kayıtsız kalmak ve kabullenmekten ötürü bir iç hesaplaşmaya başlıyoruz: İnsan her koşula alışabilir, ama savaş, doğa ya da kader çizgisi yoluyla başa gelmeyen, hırs nedeniyle insan tarafından yaratılan; kabul edilmesi ve alışılması imkansız bir vahşettir, hiçbir canlı bu şartlar altında yaşamaya zorlanamaz ve bunu hak etmez. 

Politik Tiyatro’nun önemli isimlerinden biri olan Zafer Diper’in bu müthiş oyunculuğunu izlemenizi ve kendi “Yargı”nızı vermenizi öneriyorum. 

İyi seyirler. 

Başak Sakızlıoğlu

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
04 Aralık 2009 00:42

Attila Bozoğlu

Başakçığım,
Bizlere büyük katkın olacak.
Yazılarını sürekli takip edeceğim.
Selam ve Sevgiler
Attila Bozoğlu - Eski Foça
25 Mayıs 2009 00:13

deepblueeagle

biz de teşekkür ederiz diper'i ve oyunu populist değil de gerçekten toplumcu bir dille hak ettiği şekilde bize sunduğunuz için. diper, genco ile birlikte tiyatro evrenimizin en sevdiklerimizden. neler çekti oyunlarını sergilemek için. kafka, jara, brecht, nazım, woyzeck, örümcek kadın, jarman vb. ne güzel bir ilk yazıyla geldiniz aramıza. hoşgeldiniz. politik tiyatro, toplumcu tiyatro. bu terimleri bile özlemiştik. çok çok yazın. 
24 Mayıs 2009 19:24

sultan

Sevgili Başak,
Aramıza hoşgeldiniz. Şeref verdiniz. Uzun yıllardır sinemaya olan ilgimden tiyatroyu çok ihmal ettim. Sayenizde tiyatro ile yeniden buluşabiliriz diye umuyorum. Çünkü "Yargı" ve Zafer Diper'i sizin anlatımınızla izlenmeye değer buldum ve heyecanlandım. Ahmet Büyükçulhacı'ya içten teşekkür ediyoruz sizi bizlerle tanıştırdığı için. Ve elbette size de, edebi, zarif eleştirilerinizle "yargı" lar konusunda farkındalık yarattığınız için.

Sevgi ve Saygılarımızla,
pervin

Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.