BABALAR ve OĞULLARI...

14 Aralık 2010 18:43 / 2126 kez okundu!

 


Can Dündar’ın babasının ölümü üzerine yazdığı bir kaç satır, nedendir bilemiyorum bana yıllar öncesini hatırlattı.

İki oda bir salon bir apartman dairesi. İkinci kat, iki taraftan balkonlu. Salon tarafında bir büyük balkon, yatak odası tarafında küçük bir balkon.

Mimar planlarken sanki yatak odası tarafındakini çamaşır için düşünmüş diye düşünebilir insan.

Küçücük bir mutfak. İki kişi zor sığar.

Bir de küçük bir çocuk odası. 2-3 metrekare arası bir oda. Bir çocuk yatağı, kışın bir soba ve çocuk için oyuncak dolabı vs.vs.

İkinci kat olduğu için kışın aslında çok da soğuk olmayan dairede özellikle İzmir’in bıçak gibi kesen kuru soğuklarını yaşadığımız bir gündü.

Bir yandan işsizliğin yarattığı sıkıntılar, bir yandan da ardı arkası kesilmeyen polis operasyonlarının yoğunlaştığı günler…

Hava soğuk. Evde soba var, odun kömür yok. Çocuk ısınsın ister. Hadi anası neyse kat kat giyinip ısınmaya çalışsa da, çocuk dayanamaz. Nereden bulmalı, nasıl etmeli.

Üzerimde takım elbise. Sırtımda hatırı sayılır bir palto var. Efendi görünelim diye parti tedarik etmiş sağolsun. Hani yakışıyor da. Kravat falan da taktım mıydı en azından öğretmen görüntüsü verebiliyordum. Güneş batıp da akşam karanlığı çökmeye başladı mı, evlerin bacalarından yükselen dumanlar sanki boğuyordu beni. Nasıl gidecektim eve? Daha fazla da dışarılarda dolaşmak sakıncalıydı benim için. Kahveye falan da giremiyordum. Görüşmelerimi tamamlamış eve dönüyordum.

Zaten genellikle de sokaklar bize yataklık ediyordu. Kimbilir ne parti görüşmelerinin tanıklığı var İzmir sokaklarında. Bugün giderek artan betonlaşmanın içinde kaybolan sokaklar. Tel örgülerle çevrili tren yolları da artık metro yolları oldu. Tahta traversler de yok artık. Onları bile, ayak izlerimizi yok etmek (!) için betonlaştırdılar sanki.

Anılarımızla birlikte kaybolan sokaklar. Yasaklanan, bastırılan düşüncelerimizi anlatabilmek için kilometrelerce yol kat ederek bildiriler dağıtıp, duvarlara sloganlar yazmak. Yalnız duvarlara mı? Fırçanın değebileceği en çarpıcı yerlere yazı yazacağız diye neleri göze almadık ki...

Anılardan anılara sıçrıyor insan. Aklıma şimdi Oktay geldi. Şu bizim Kıbrıslı arkadaşımız. KÖGEF başkanıydı galiba. Bornova’da polise yakalandığımız bir yazılama gecesi sonunda polis Türker soruyor:

-Oktay, ne zaman bitecek bu yazılama işi?

- Ne zaman düşüncelerimizi özgürce söyleyebileceğiz, ne zaman gazete ve dergilerimizi kapatmayacaksınız o zaman…

Düşünüyorum da, şimdiki gençler bizden daha mı şanslılar acaba…

Ben gene kaptırdım kendimi galiba. Ne diyordum? Dumanlar, evet tüten bacalara kahrolduğum bir akşam üzeri eve dönerken, yol üstünde bir inşaaata girerek bir çimento torbasına tahta parçaları doldurmaya başladım. Akşama evde sobada yakacak bir şey bulmuş olmama seviniyorum sessizce, ama bir yandan da olur da gören olursa tedirginliğim de var.

-Kimsin kardeşim sen, dur bakalım ne yapıyorsun burada?

İnşaatın bekçisi.

İnşaatın bekçisinin olacağını hiç düşünmemiştim. Büyük bir inşaat değildi herhalde, bu nedenle bekçi olacağını düşünmedim. Elinde el feneri yaklaşan bekçi, beni takım elbiseli ve paltolu falan görünce tedirginliği şaşkınlığa dönüştü.

-Allah allah, hem de kelli felli bir adamsın. İnşaatttan tahta çalmaya utanmıyor musun?

-İyi akşamlar hemşerim. Utanmaya utanırım da, elde avuçta olmayınca; hava da soğuk, çocuk ne üşümesin diye…

-Böyle takım elbiseler içinde beş parasız ne iş yaparsın sen birader?

Ne diyeceğimi şaşırmıştım.

-Öğretmenim dedim.

- Ha öyle mi? Ne günlere kaldık yarabbi… Tamam ürtmen efendi biraz daha al ve hemen kaybol, bir daha da sakın gelme tamam mı? Allahım ya, ne günlere kaldık… Sen yardımcımız ol…

Bir kaç parça daha alarak hemen uzaklaştım. Sırtımda takım elbise, elimde çimento torbası içinde tahta parçaları, kimseler görmeden apartmandan içeri girsem hanım ve çocuk…

Zor, çok zor günlerdi o günler. Benden daha zor koşullarda darbeye karşı hayata tutunmaya çalışan ne kadar çok insan vardı… Sessiz bir direniş sürüyordu her şeye rağmen hayattan ve insandan yana.

Benim gibi, kimi kendine dayatılan yoksulluk koşullarında hayata ve kavgaya tutunarak yaşıyor, kimi en ağır işkence ve mapusluklara direniyor, kimi dört bir yanından kuşatmada, kaçak koşullarda hayat filizleri arıyor yaşamak için.

Bir yılbaşı gecesi yine böyle “cep delik, cepken delik“, evin yolunu tutmuştum. Yılbaşlarında ya da bayramlarda şöyle bolluk içinde olmasa da yettiğince param bir türlü denk gelmedi. Yine kara kara düşünürken birden kendimi mahhallenin marketinde bulmuştum. Herkes gibi ben de normal, vasat bir yılbaşı için gerekenleri almıştım. Çocuk için de çukulata, bol meyve, küçük bir de oyuncak araba almıştım galiba. Aldıklarımı kasaya yaklaşınca banda yerleştirdim ve tıkır tıkır geçti hepsi, sonra torbalara doldurdum, iş hesabı ödemeye gelince de deftere yaz kardeşim, yılbaşından sonra ödeyeceğim dedim.

Market sahibi çok bozuldu. Aldıklarımı tek tek gülümseyerek hesaplarken, şimdi asık bir suratla, neredeyse azarlıyordu. Ben de altında kalmadan,

- Kaçtık mı kardeşim tanımadığın birisi miyim ben? Ne yapalım, biz de paramızı alamadık, alınca hesabımız neyse öderiz.

-Tamam kardeşim tamam da, bunu önceden söylesen daha iyi olmaz mıydı?..

Bazen ne kadar da çaresiz kalıyor insan. Olmadı mı olmuyor işte.

Soğuk bir kış gecesi inşaattan çalarken yakalandığım tahta parçalarıyla çocuğun sobasını yakıp yatmıştık. Her gece açık kalan çocuk odasının kapısını o gece oda sıcak kalsın diye kapatmıştık herhalde.

Gecenin bir yarısı nasıl uyandım bilemiyorum. Hemen çocuk odasına koştum ve kapıyı açar açmaz oğlumu karyolanın bir kıyısına tutunmuş ağlarken buldum. Uyanmasam boğulacakmış oğlum. Oda yoğun bir duman içinde kalmıştı. Nedendir bilemiyorum, baca hiç de olağan olmayan bir biçimde tütmüştü o gece…

Acaba ağlama sesini duydum da mı uyandım, yoksa hissettim de mi uyandım, bilemiyorum. Dumandan çekip aldığım oğlum yakında 30 yılını dolduracak. Kuşkusuz büyük bir mutluluk. 12 Eylül karanlığından ve sobanın dumanından çekip almak oğlumu ve 30'una taşımak hayatta.

Hani Can Dündar‘a baş sağlığı dilerken, benim de koluma giren olur mu diye düşünmeden de edemiyor insan...

Babalar göç ederken bu hayattan yanlarında en çok oğullarını istiyorlar herhalde.

Bu durum babalar ve oğulları arasındaki anlatılamaz bir özelmiş gibi sanki…


Ali Rıza Üleç

11.12.2010 - Almanya


Son Güncelleme Tarihi: 17 Aralık 2010 13:00

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.