YALAN HİKAYE İÇİNDE, KÜRDİ-Lİ HİCAZKAR ŞARKI

15 Aralık 2010 23:18 / 2159 kez okundu!

 


Hatırladıkça uzak gençliğimi, bu günlere gelmenin henüz erken olduğu dönemleri, aslında bugüne göre ne kadar da rahat günlermiş diye iç geçiriyorum. Yüzüme rahat bir gülümseme yayılıyor.

Durup dururken, hiç beklemediğim anlarda, kulağım hafifçe, ruhumu okşayan, yüreğimi sıkıştıran, melodilerle doluyor.

Duyuyorum.

Yürürken bir sahilin seslenişini, birleşmiş birçok sesle birlikte bana seslenmesini sürdürmekte. Bazen haykırmakta. Umursamadığım zaman kulaklarımda çanlar çaldırmakta.

Gittikçe, “Hep susmayı tercih etsen de, içinde kalanlar sana yeter. Çok şey yaşadın ve çok ağır yaşadın, unutamazsın” diye kulaklarımda zaman zaman beni şaşırtan sesler duymaktayım.

“Ne seeniiin, aaaşkına muhtaaaç!” derken sözleri, kürdi-li hicazkar bir şarkının…” Sahiden de öyle mi?” diye sormakta benliğim ve yüreğim.

Dönüyorum eskiye.

Yer İzmir, Mithat Paşa Lisesi önü. Zaman dilimi, sanırım öğle üzeri. Yılını bir an hesaplayamadığım, eski mi eski, bir anı.

Bağırıyor okulun önünde turşu satan adam. Oynuyor. Kendi bildiklerini. Cezbediyor bizi. Toplanıyoruz başına. İçiyoruz turşu sularını ve o anlatıyor.

“Eve tuz lazımdı. Ahırdaki horozun üzerine vurdum semeri, düştüm yola!” diye başlıyordu hikayesi. Arada bir de, başkalarının da dikkatini çekip kendi arabasının yanına getirtmek için durup, havayı kokluyor ve “Gelin, gelin! Bak, ne yalanlar söyliycem size!” diye ortalığa sesleniyordu.

Keyifle turşu sularımızı yudumlarken onun anlattığı yalan hikayeleri zevkle, kahkahalarla gülerek dinliyoruz.

Duyuyorum.

Bir yandan içim sızlarken, geçip giden yıllara. Derin bir hüzün içinde, yine aynı makam… Sanırım sonu, “Unutacağım!”la bitiyor. Neyle biterse bitsin.

Hızla dönüyorum eskiye yine.

Bağırıyor turşucu. Hiç unutmadığım her kelimesi yalan olan hikayesine devam ediyor. “Az gittim uz gittim, horozun üzerinde, dere tepe düz gittim. Sonunda tuz gölüne vardım.”

Bizler turşu sularımızdan birer az yudum alırken o devam ediyordu.

Biz garantiydik, aklı fikri yeni gelecek ve hem turşu suyundan içecek hem de hikayesini dinleyip gürültüye gürültü katacak yeni müşterilerdeydi.

“Tuz gölünden bir çuval tuz yükledim horozun sırtına. Ben de çıktım çuvalın üzerine. Sürdüm horozu yola.”

Duyuyorum.

Makam, bazen ağırlaşıyor. O kadar derinden dinlemem gerekiyor ki. İçim susuyor adeta. “Ne eesiriiii’iin olaacaağııım!”

“Bir dere çıktı önüme!” diye haykırıyor turşucu.

Hepimiz yalan hikayenin bu bölümünde dikkat kesiliyoruz. Gülmeler durmuş, bakıyoruz ne yalan atacak diye.

O hiç istifini bozmadan devam ediyor. “Sürdüm horozu dereye.”

“Tuzum ıslandı” diyor. “Horoz dereden çıkınca tuzun, bir de benim ağırlığımdan dizleri üzerine çöktü kaldı!” diyor.

Kahkahalar patlıyor turşucunun arabası etrafında. Kalabalık artıyor. Turşu satışları da patlıyor. Hikaye bitmedi ki…

Hiç ciddiyetini bozmuyor. İşini çok ciddi yapıyor. Elinde turşu bardağı, içine turşuları doldururken…

Duyuyorum.

Bana gelen ezgiler, içimde bir yerleri kanatıyor. Sözleri ise çok ağır bu şarkının… Neden bu şarkı? “Sayan” usta, bu güfteyi yazarken, gerçekten “Yeni aşkın kucağında yeniden doğmayı düşündü mü?”

“Ööyle bir seevgili! buuulduuum kii!”

Tabi tabi, hepsi de sıraya girmiş sevgililerim beni beklemekte. Hemen bulurum. Kolay. Hem ben çok yakışıklıyım di mi?

“İndim!” diyor, horozun sırtından, turşucu. “Kaldırdım horozu çöktüğü yerden.”

“Yakında bir karpuz tarlası vardı!” diye devam ediyor.

“Küçük bir karpuz kopardım, çakıyla kesmek isterken çakı karpuzun içine kaçtı!” diyor. Kahkahalar ikiye katlanıyor.

Ama o durmuyor. Ardı ardına patlatıyor bombaları.

“Girdim!” diyor, “Karpuzun içine!”

Gözlerimiz dışarı uğruyor! Yaşlar akıyor artık gülmekten.

O zamanlar hesapsızca gülmekten, ağlardık. Şimdi de fazla hesap yapmaktan ağlamalardayız. “Yenii aaaşkın kuucaağıındaaaaaa!”

“Aradım buldum çakıyı.” diyor turşucu. Rahatlıyoruz.

Duyuyorum.

Bu ezgi eziyor beni. “İlkar” usta da hiç acımadan besteleyip geçmiş. Beste, sözleri onaylamış. Ben de mi onaylasam bu fikri? Aksak usulde, kürdi-li-hicazkar, esmiş geçmiş. “Seniiiiii u- nu taaa caa ğıım!”

“Zor unutursun!” diyor yüreğim. “Bak, unutmak yeni aşkın kucağında oluyormuş!” diyor.

“Nerde sende o yürek!”, “Kolay mı unutmak!” diye de sorguluyor.

“Sana ne yaaa!” diyorum yüreğime. Ve ekliyorum,

“Bilmiyorum” sessizce, kendim bile duyamıyorum.

“Bilmiyorum”

“Eve döndük!” diyor, “Tuz la!” turşucu!

“Yolda” diyor, “Horozun ayağına diken batmış!” yine dikkatlerimiz turşucuda. Hiç bitmiyor adamdaki enerji.

“Doktor çağırdım!” diyor. “Diken’i çıkardı, horozun ayağına, hindistan cevizi sürün!” dedi diyor!

“Küçükken” diyor, “Hindistan cevizi yemiştim!”, “Dişimin kovuğunda biraz kalmış!”

“Beş tane kazmalı kürekli adam çağırdım, dişimin beş metre dibine indiler!”

“Oradan biraz hindistan cevizi bulup çıkardılar, horozun ayağına sürdük, geçti!” diyor.

Yalan hikayenin sonunda turşucu ve bizlerin yüzlerinde yalandan da olsa birer gülümseme oturuyor.

Yalan hikayeler, yalandan iç burkan aşklar, yaşanmış ya da yaşanmamış gibi yapılan “gel- git”ler her zaman yüzlerde gülümsemeler bırakmıyor ama.

Yaşanmadan daha yaşlandığımız, o güzel duygularımız, hislerimiz…

Hiç hissedilememiş gerçek aşklar.

Sadece yüreğimizde tutup kilitlediğimiz, hiç, ama hiç hayata geçiremeyeceğimiz, kendimizin de inanamayacağı,

“Ööyle bir, sevgiliii buulduum kiii… Seniiiii u-nuuutaacaağııııım!”lar.



Özdener Güleryüz

13.12.201

Son Güncelleme Tarihi: 20 Aralık 2010 10:35

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.