UMUDA TUTUNMAK VE HÜSEYİN ÇAKIR ÜSTÜNE...

08 Ağustos 2018 13:11 / 556 kez okundu!

 

 

"Tanrılığa soyunmuş ama Tanrıları güldüren insan türü olarak bütün yanlışlarımıza, aptallıklarımıza, sakarlıklarımıza, etrafımızı kırıp dökmelere karşın bazılarımız ya da pek çokları bütün bunlar içinde hayat tablosuna bir sevgi fırçası atar. Bu sevgi çizgisi tarif edilemezdir. Ne kendisi farkındadır ne de onu yaşarken yargılayan insanlar. Sevgi, dostluk çizgisi bir ressamın tablosuna attığı bir fırça darbesi gibidir, tablo bitince ancak fark edilebilen. Ya da bir yaşam sonlandığında."

 

****

 

UMUDA TUTUNMAK VE HÜSEYİN ÇAKIR ÜSTÜNE

 

>> Fotoğraf Galerisi için tıklayın

Hüseyin’in sevenleri, dostları, yoldaşları olarak, çok ciddi bir kalabalıkla son yolculuğuna uğurladık onu. O nedenle sevgiden söz edeceğim ilkin.

Hüseyin ölmemiş de yaşıyor olsaydı, onun üstüne konuşuyor olsaydık, her birimiz onun beğendiğimiz beğenmediğimiz tarafları, paylaştığımız, paylaşmadığımız fikirleri üstüne konuşacaktık. Her birimiz üstüne konuşulacağı gibi. Hiç birimiz, hiçbir insan mükemmel değildir ama mükemmelin peşinde koştuğu için Tanrıları yarattı insanoğlu.

Sonra da Tanrılar adına bir diğerini yargılama hakkını kendinde buldu. Bu hep böyle süregitti ve gidecek.

Fakat bir şey var burada: Tanrılığa soyunmuş ama Tanrıları güldüren insan türü olarak bütün yanlışlarımıza, aptallıklarımıza, sakarlıklarımıza, etrafımızı kırıp dökmelere karşın bazılarımız ya da pek çokları bütün bunlar içinde hayat tablosuna bir sevgi fırçası atar. Bu sevgi çizgisi tarif edilemezdir. Ne kendisi farkındadır ne de onu yaşarken yargılayan insanlar. Sevgi, dostluk çizgisi bir ressamın tablosuna attığı bir fırça darbesi gibidir, tablo bitince ancak fark edilebilen. Ya da bir yaşam sonlandığında.

Hüseyin kendi yaşamı içinde böyle bir fırça darbesi atmış olmasaydı bugün burada onu sevenler olarak böylesine kalabalık biçimde toplaşmazdık. Bu sevgi halesini görmüş olsaydı kendisi de şaşırırdı muhtemelen.

Edebiyatta hep gülün dikeninden söz edilir de nedense dikenin gülünden söz edilmez. Oysa yaşarken her birimiz gül değil dikeniz ama pek çoğumuzda dikenin gülü de var ama gizli. Ne yazık ki bunu ancak insanlarımızı kaybettiğimizde anlıyoruz. 'Meğerse ne kadar severmişim onu' diyerek.

Ölümlerden önce dikenlerin güllerini derlemek olanaksız mı acaba? İşte bunu bilemiyorum.

Sevgi, dostluk bir yandan da çok ayağa düşmüş bir laf. Burada değindiğimle bu ayağa düşmüş laf arasındaki farkı kesinlikle ayırt etmek gerek.

Biz birbirimizi mahalle kahvesinde pişpirik oynarken tanımadık.

Özgürlük, eşitlik, kardeşlik idealinin sosyalizme, komünizme evrildiği, en azından iki yüzyıllık bir mücadele geleneği içinden gelenleriz. Bizler birbirimizi o kavga geleneği içinde tanıdık. Daha önemlisi hatta tanımadık bile, bizim illegal mücadele pratiği içinde birbirimizi gerçek kimliğiyle bilmezdik. Ama orada bir yoldaşımız vardı bunu bilirdik, sırtımızı güvenerek ona yaslayacağımız bir yoldaşımız, yoldaşlarımız. Ben kendi adıma buna hep güvendim ve çoğunlukla da yanılmadım.

Tanımadığın bir insana sırtını dayamak güveni nereden geliyordu?

Umuda tutunmaktan. Yalnızca bundan.

Birbirimize ve bizi bağlayan ideallere güvenmekten başka neye güvenebilirdik? Cezaevlerinde, işkence odalarında, politik göçmenliklerde direnmenin gücüne bağlandık. Ben biliyordum ki burada direniyorsam ötede, adını sanını bilmediğim bir başka yoldaş da direniyor. Umudu yaratan şey bu direnmedir, yalnızca direnme.

Hüseyin bize umuda tutunmayı hatırlattı, onu cisimleştirdi. Yoğun bakımda 42 gün direndi. Çanakkale devlet hastanesine geldiğinde bir süre sonra doktorlar hastanenin acil kapısı önünde bekleyenlere, artık yaşama ihtimali milyonda bir, beyin ölümünü bekliyoruz ama beyin ölümü gerçekleşene kadar tedaviyi sürdüreceğiz, en kötü duruma hazırlanın demişti. Beyin ölümü ne zaman gerçekleşir belli değildi, bir gün sonra da bir ay sonra da. Milyonda bir umuda sarılarak hastane önünü terk edip evlerimize döndük. Ama üç gün sonra doktorunun da deyimiyle bir mucize gerçekleşti Hüseyin hayata döndü. Eşi Vicdan ile konuşabiliyordu. Artık yoğun bakımdan normal servise çıkacağı günleri bekliyorduk. Umudun sıradan olmaktan çıkıp cisimleşmesi dediğim budur. Hüseyin bize umudu hatırlatmıştı o mucizeyi yaratarak. Tersi durumda bu 42 günün sonunu umutsuzca bekleyerek geçirecektik. Ne var ki enfeksiyonla mücadele kazanılmıştı ama bir de kanseri vardı, bağışıklık sistemi çok zayıflamıştı. Bu nedenle ikinci raundu kazanamadık.

Umut, bize sonunda ölümü getirecek olduğunu bildiğimiz hayata tutunmaktır. Sonu kesin olarak başarıyla bitecek bir mücadelede umudun yeri yoktur. Umut, kazanmanın milyonda bir ihtimal olduğu durumda söz konusu olur ancak. Sonunda kaybetseniz de önemli olan her durumda umuda sarılmaktır.

Umuda sarılmayı bugünlerde siyasi nedenlerle de hatırlamak gerek. Dünya ve Türkiye kötü günlere gidiyor. Kötü günler geçmişte de yaşanmıştı, örneğin Hitler faşizmi gibi. O zamanlarda olduğu gibi sonrasında verdiğimiz mücadelelerde örneğin yasala çıkma mücadelesinde de umuda sarılarak direnmekten başka güvence yoktu.

Hüseyin Çakır'ı kaybettik!..

Onu uğurlarken bizler Hüseyin’den hoşnuduz ve onu hoşnutluk duygularımızla son yolculuğuna uğurladık. Partili mücadelesi bir yana sonrasında Küyerel içinde son derece ciddi çabaları, emeği oldu. Yeni düşüncelerin peşini kovaladı. Pek çok projesi vardı, birlikte projelerimiz vardı. Onlardan birini 'Elele Özgürlüğe' çalışmasıyla gerçekleştirmiş olmamız tek tesellimdir.

Şimdi mesele, barış, demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve sol üstüne onun yarım bıraktığı fikirsel projelerini sürdürmektir.

Hoşça kal, bize sevgi ve dostluğu, umuda sarılarak direnmeyi fark ettiren, sevgili kardeşim, mücadele arkadaşım, fikirdaşım, sevgili yoldaşım Hüseyin.

Hoşça kal.

 

Nabi YAĞCI

07.08.2018

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.