"Ne Şeriat, Ne Darbe" mi?

30 Ocak 2009 17:19 / 1275 kez okundu!

 

Bu sloganı kim ortaya atmış olursa olsun, ülke gündemini ve sosyalistlerin tavrını bu derece bulandıracağını elbette ki düşünmüş olamazdı. Ne kadar iyi niyetle olursa olsun, bu slogan yakın ve uzak tehlikeler arasında bir ayrım yapmadan kullanıldığı için, sosyalistlerin tüm güncel görevlerini ertelemesine, yakın dönem için politika belirlemesine engel olmakta ve sol'u uygulanan-pompalanan legal-merkezi politikaların kuyruğuna takmaktadır.

Propaganda niteliğinde kullanılabilecek bir sloganı ajitasyon sloganı olarak kullanmaya başladığımız taktirde de, gerçeklikten uzaklaşılmakta ve politik körlüğe yuvarlanılmaktadır. Şu anda ülkemizde yaşanan gerçeklik tam da bu noktadadır bence. Güncel tehlikenin darbe tehlikesi olduğunu beyinlerde saklamanın en güzel yolu, onu bir başka tehlike algısının arkasına saklayıp adım adım kitle bilincini bulandırma ve tüm toplumu darbeyi ister hale getirmektir. Hatta yaşanılan süreç bize, "ister hale getirme"yi bırakın, giderek o darbenin destekçisi insanların yaratıldığını gösteriyor. "Ne yapalım son tahlilde darbeyi de desteklerim", “geçici olarak darbeye katlanabilirim” gibi sözlerin giderek daha fazla işitilmeye başlandığı da bilinen gerçeklerdir. Üzücü olan bu desteğin kendilerine sol diyenlerde de ciddi anlamda destek bulma noktasında olduğumuzdur.

Son 4-5 yıldır, uygulanan "toplumu biçimlendirme" politikalarıyla, adım adım toplumu milliyetçi bir çizgiye doğru sürükleyenler, giderek ırkçı-linççi bir politikanın da mimarları olmuştur. Toplum Mühendisliği diyebileceğimiz bu çalışmalar sayesinde kitlelerde “öteki”ne karşı dışlayıcı bir algı oluşturulmuş, bir kıvılcım ile harekete geçmeye hazır bir kitle psikolojisi oluşturulmuştur. Birçok ilçede yaşanan Kürt nüfusa karsı eylemsel kalkışmalar, genel olarak sol güçlere karşı yürütülen, görüldüğü yerde "linç etme" saldırıları, tüm ülkede yürütülen "Türkçüleştirme" çalışmaları, farklı olana karşı düşmanca davranışlar... Görülen o ki kullanılabilecek her şeyi kullanarak toplumsal huzursuzluğu arttırma çabaları sonuç veriyor. Burada önemli olan, bu politikaya şu veya bu şekilde kapılan güçlerin dönüp kendilerine bir bakma gereksiniminin ivedi olduğudur. Gerçekten de, belki ağır olacak ama "kuyruğa takılma ve kullanılma" gibi bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Şeriat tehlikesinin güncel olduğu imajını bilinçlerde yaratarak, asıl sorun olan, AB sürecinde devletin kırmızı çizgilerinin yıkılmakta olduğu ve bunun "Devletin zinde güçleri tarafından" ne bahasına olursa olsun engellenmesi amacının bu algının ardına gizlenmesidir. Statükoyu koruma, var olan ayrıcalıkların ortadan kalkmasıyla ülke elitlerinin çıkar ve standartlarının bozulması, ülkenin bugünü ve yarını için karar verici ve yönlendirici yetkilerin ellerden alınarak gerçek temsilin seçilen hükümetlere verilmesi-seçilen hükümetlerin artık iktidar da olması (şimdiye kadar hiç olmadığı gibi)...Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kendi halkına hiç güvenmeyen, “ahali”den hep bir tehlike ve yönetilmesi gereken bir sürü görmeye koşullanmış ve ülkenin gerçek yönetimini hiçbir zaman elinden kaçırmak istemeyen bir seçkinci yönetim için pek de kabul edilebilecek gelişmeler değil bunlar.

Yıllardır Türkçü bir çizgide, ülkeyi çözümsüz-kronikleşmiş sorunların kucağında yuvarlayıp buralara kadar getiren bir ekolün, artık son noktaya gelen macerasının doğal tepkileri bunlar. Hasan Bülent Kahraman’ın yerinde bir isimlendirmesiyle “Tarihsel Blok”u oluşturan Asker-Bürokrasi ve Aydın birlikteliğinin Türk Ulusal Kimliği yaratma macerasıyla başlayan ve ülkeyi gerek var olan, gerekse yaratılan tehlikelere karşı koruyan (!) ve bu konuda pragmatist bir biçimde bütün yöntemleri mübah gören anlayışın artık sonuna gelindiğini kabul edememe direnişidir yaşanılanlar.

Ergenekon Operasyonu ile ilgili yaşanan son gelişmeleri de bu çerçevede değerlendirmek doğru olur. Ulus-devlet’in kurucusu ve yaşatıcısı olarak kendilerine kutsal bir “misyon” yüklenmiş olan bir grubun, oluşturduğu blok’u da yönlendirerek ülkenin sonsuz inşaasını bütün gözü karalığı ile sürdürmesinin, sonsuz bir “mühendislik” faaliyetine yönelik kendisine roller biçmesinin gelip dayandığı noktadır Ergenekon.

Ebetteki bütün bunların yanında ülkede bir İslamcı gündemi olmadığını söylemek de gerçeğin diğer yanını görmezden gelmektir. Bir şeriat tehlikesinin güncel olmadığını söylemek, ülkede islami bir yaşam tarzının yaygınlaştığı (!) bir iklimin olmadığını söylemek demek değildir. Ebetteki ülkede bu yönde bir gelişme var ve bu konuda da duyarlılığı elden bırakmamak gerekiyor. Bu gelişme derin devlet mekanizmasının ülkede yarattığı milliyetçi-darbeci zihniyet yapısına karşı olmayı da kapsıyor. Ve bu tehlikeye karşı olmak "Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine sahip çıkarak" değil, -bunu derin devlet de yapıyor, yakın tarihte gördüğümüz en büyük cumhuriyetçiler ve Atatürkçüler 12 Eylül’ün generalleriydi, biliyorsunuz- "Demokratik Cumhuriyet"in ilkelerini savunarak yapmak gerekir.

Bu yüzden de günümüzün en doğru sloganının "YA DEMOKRASI, YA DARBE" olması gerektiğini düşünüyorum.

Ferruh Erkem
29 Ocak 2009

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.