Halepçe

14 Mart 2013 12:09 / 2490 kez okundu!

 


Halepçe denildi mi aklımıza ünlü bir tatil merkezi veya bir sahil kasabası gelmez. Halepçe kelimesi, soykırım ve katliamları çağrıştırır. Halepçe, insanlığın çıkarları uğruna suskunluğunu ve ikiyüzlülüğünü çağrıştırır. Halepçe kelimesiyle, 1945’ten itibaren başlayan “Soğuk Savaş”ın baş aktörleri olan kapitalist sistemle, sosyalist sistemin aralarındaki siyasi mücadeleyi bırakıp; bir zalim faşist diktatöre nasıl yardım ettiklerini görürüz!

Halepçe vahşetinde insanlık sınıfta kalmıştır. Irkçı Arap diktatörü Saddam Hüseyin’in yapmış olduğu bu vahşete bütün dünyaca sanki vize verilmiştir.

Halepçe vahşetinden çok kısa bir süre sonra yapılan uluslararası nükleer ve kimyasal silahların yasaklanması toplantılarına katılan Iraklı heyete herhangi bir tepki de gösterilmemiştir. Aksine, kürsüde konuşan zamanın Irak dış işleri bakanı Tarık Aziz alkışlanmıştır!

Bu insanlık vahşetinden sonra bile, Latin Amerikalı popüler solcu liderler adeta faşist Saddam Hüseyin ile kan kardeşi oldular, Fidel Castro ve Hugo Chavez gibi!

Latin Amerika'nın bu popüler solcu liderlerinin acaba, Saddam Hüseyin’in yaptığı Enfal Kürt soykırımı ve Halepçe katliamından hiç mi haberleri olmadı?

Dünya, Saddam Hüseyin’ın uyguladığı asimilasyoncu ve soykırımcı, Kürt politikasına karşı üç maymunu oynamıştır. Kapitalist ve sosyalist ülkeler adeta Saddam’a silah satmak için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Kürt soykırımına karşı sessiz kalan kapitalist ve sosyalist sistem adeta Kürtlerin efsanevi ve ölümsüz lideri Molla Mustafa Barzani’nin “Bir varil petrol, bin adalete üstün gelmiştir” sözünü doğrulayıp, teyit etmiştir!

Arap ırkçısı diktatör Saddam Hüseyin’in Kürtlere uyguladığı soykırım ve insanlık dışı politikalarını petrol gizliyordu. Çünkü, Irak’ın petrolden kazandığı paralar, silah tüccarı kapitalist ve sosyalist ülkelerin kasalarına akıyordu!

Saddam’ın bu insanlık dışı vahşet dolu, soykırımcı politikasına dünya sessiz kalırken, Türkiye'de ne oldu?

Türkiye, kuruluşundan beri Irak devletinin Kürdistan politikalarına karşı hep Irak’ın saflarında olmuştur.

Bilindiği gibi Kürtlerin yaşadığı Kürdistan coğrafyası, ilk olarak Osmanlı ve İran devletleri arasında 1639’da yapılan “Kasr-ı şirin Antlaşması” ile ikiye bölünmüştür. Türkiye ve İran sınırı bu anlaşmayla belirlenmiştir. Ancak,1927 – 1930 yılları arasında Kürt Hoybun Cemiyetinin başlattığı Kürt ayaklanmasını bastırmak amacıyla, Doğu Beyazıt’ın verimli ovaları İran’a verildi ve Küçük Ağrı dağı da Türkiye sınırları içersine alınarak bir düzenlemeye gidilmiştir!

Birinci Dünya Savaşı’nda da İngilizler ve Fransızlar arasında 29 Nisan 1916’da yapılan ve kamuoyundan gizlenen Sykes – Picot anlaşmasıyla Kürdistan coğrafyası tekrar ikiye bölünüyor!

Kürt sorunu konusunda dış güçler paranoyasına kapılanlar, kendileri bir dış güç olarak Kürdistan'ı parçaladılar. Yine Kürt sorunu konusunda, emperyalizm edebiyatı yapanlar, Kürdistan'ın batılı emperyal güçlerce, nasıl parçalandığını görmezden geliyorlar!

Kısacası, Sadabat Paktı'ndan günümüze kadar, Kürdistan'ın bölünmüş coğrafyasını elinde tutanlar; kendi aralarındaki çelişkiler ne kadar çok olursa olsun, Kürtlerle ilgili bir sorun olunca, hemen birbirlerini desteklemeye başlarlar. Başka parçanın Kürtlerini de kendi Kürtlerine karşı da kullanmaya çalışırlar!

Bu Kürtlere karşı, yani “Anti Kürt” strateji ve politikaları üzerine Türkiye sonuna kadar Saddam Irak'ını desteklemiştir.

İşin en acı tarafı da Kürtleri ezen, inkar, asimilasyon ve soykırım politikaları uygulayanlar da, Kürtlerin kendi Müslüman din kardeşleridir!

Türkiye’de dindar geçinen kurum ve cemaatler, Filistin, Bosna, Azerbaycan ve diğer Müslümanlar için çok duyarlılar. Buralarda baskı gören Müslümanlar için, camilerden çıkıp protesto ederler ve gıyabı cenaze namazı kılarlar!

Konu Müslüman Kürtler oldu mu, hiçbir dindarın sesi çıkmaz. Halepçe için hiçbir dini kurum ve cemaatın sesi ve soluğu çıkmadı. Zamanın dinci geçinen gazeteleri bu vahşete küçük bir olaymış gibi baktılar.

Konuştuğum bazı dindarlar da, Irak Kürtleri savaşta Irak’ı arkadan vurdular, İran’la birlik oldular gibi gerekçelerle, bu vahşete meşruiyet kazdırıyorlardı!

Saddamın Kürt soykırımına meşruiyet kazandıranlar, günümüzde de Federal Irak Kürdistan Devleti’nin kaymağını yiyorlar. Bunlara her türlü ekonomik imkanlar Kürtlerce sunuluyor!

Türkiyenin, Türk – İslam sentezci Müslüman cemaatlerinin tavrı budur. Peki, Türk solcularının tavrı nasıldı?

Saddam’ın Enfal Kürt soykırımı ve Halepçe katliamı konusunda, Türkiye’nin dincileri kadar solcuları da sınıfta kalmıştır. Anti emperyalizm ve ezilen halklar konusunda ahkam kesen ve meydanlarda bağırıp çağıran, feveran eden Türkiye solcuları, Halepçe vahşeti konusunda gıkını bile çıkarmadı!

Bu vahşete karşı çıkıp göğüs geren ve meydanlara çıkan polisin coplu saldırılarına maruz kalan Kürt devrimciler, bu vahşet olayına sahip çıkıp savundular. Kürt devrimcilerinin bu olaya sahip çıkmasıyla; Türkiye solu da uzun bir zamandan sonra, sahip çıkmaya başlayıp, bu konuda forumlar düzenlediler!

Yukarıda da açıkladığım gibi başta Amerika olmak üzere Halepçe vahşetine ses çıkarmayan batılı devletler,n e zamanki Saddam 1990’da Kuveyt’i işgal edince ve Suudi Arabistan sınırına askerlerini yığınca, birdenbire aradan iki yıl geçmesine rağmen Halepçe olayı sanki yeni olmuş gibi dünya gündemine girdi! Saddam kendi vatandaşı Kürtlerin üzerine kimyasal silahlarla saldırıyor gibi; dünya televizyonları, Halepçe'yle ilgi resimleri göstermeye başladılar.

Batılı devletlerin bu tavrı bana Muş dolaylarında söylenen “Bıldır yanmış, bugün kokuyor” sözünü hatırlatıyor.

Aslında batılı devletlere Halepçe konusunda, “İki sene niye sessiz kalıp beklediniz de, Kuveyt’in işgalinden sonra, ancak hatırlayabildiniz” diye sorulmalıdır.

Kimyasal silahlar, Birinci Dünya Savaşı'nda kullanıldı, ağır onarılmaz tahribatı görülünce, Milletler Cemiyeti'nce yasaklandı. İkinci Dünya Savaşı'nda hiçbir cephede kullanılmadı. Sadece Nazi toplama kamplarında, Yahudi soykırımında kullanılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı'nda yasaklanan kimyasal silahlar, Kürdistan'da kullanılmıştır. 1937- 1938’de Dersim'de kullanılmıştır. Dış İşleri eski bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarında, “Kürtlerin saklandığı mağaraların ağzına fare zehiri gazı bırakıp içerdekileri zehirleyerek öldürüyorduk” gibi açıklamalar mevcuttur! Teyyarelerle yani uçaklarla da gaz bombası atılmıştır. Dersim katliamına katılan, Türkiye’nin ilk kadın pilotu ve 1915 Ermeni Tehciri yetimi Sabiha Gökçen (Hatun Sebilciyan)’e, bizzat M. Kemal tarafından madalya verilmiştir!

Aradan elli yıl geçti, bu defa Güney Kürdistan'da Irkçı Baas partisi yönetimince 16 Mart 1988’de Halepçe'de kimyasal silahlar kullanıldı. Beş bini aşkın çoğu kadın ve çocuklardan oluşan masum sivil Kürt katledildi!

Baas Partisi diktatörü faşist Saddam Hüseyin de, kendi kuzeni Halepçe katili Kimyasal Ali lakaplı, Ali Hasan El Mecit’e madalya taktı!

İronik olarak her ne hikmetse Kürtleri kimyasal silahlarla katleden katillere madalya veriliyor! Sabiha Gökçen (Hatun Sebilciyan) ve Kimyasal Ali (Ali Hasan El Mecit) bunun açık kanıtıdır.

Halepçe konusunda maalesef BDP de sınıfta kalmıştır. BDP’li belediyeler neden kendi şehirlerinde birer Halepçe Anıtı yapmıyorlar? Diyarbekir başta olmak üzere, acaba hangi Kürt kentinde Halepçe Anıtı var?

Sonuç olarak, hiçbir mazlum halkın ve insanlığın çile çekmesini istemiyorum. Sadece insanlığın değil, diğer canlıların da, yaşama hakkına saygı gösterilmesi bir insanlık gereğidir. Başta Halepçe olmak üzere, insanlığın yüzkarası olan soykırımlarda, yaşamlarını yitirenleri sevgi, saygı ve rahmetle anıyorum…


Erkan ARSLAN

14.03.2013


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.