Gazeteci, Romancı Ali Çimen, Türkiye'nin ve yakın çevresinin röntgenini çıkarıyor

14 Mayıs 2013 14:03 / 2925 kez okundu!

 


Türkiye’de en çok satan kitaplar listesinin ilk 10 sırasında yer alan politik kurgu romanı KIRIK HEYKEL’in yazarı Ali Çimen ile dünyayı ve Türkiye’yi konuştuk.


***

Özlem Coşan: “Tarihi Değiştirenler” serisinin yazarı Ali Çimen ile birlikteyiz. İzmirizmir.net’e biraz kendinizden bahseder misiniz?

Ali Çimen: İstanbul Sultanahmet doğumluyum. 20 yıllık gazeteciyim. Yaklaşık son 10 yıldır yurt dışında yaşıyorum. 4 ayrı ülkede gazetecilik yaptım bugüne kadar. İngiltere, Almanya, Hollanda ve şu anda Fransa, son 3 yıldır da Fransa’dayım. Daha önce de İstanbul’daydım, ondan önceki 10 yılda. İngiliz Edebiyatı mezunuyum. Temel hatlarıyla böyle. Son 13 yıldır da profesyonel yazarım.



Son kitabınız KIRIK HEYKEL’den bahsedelim, roman türünde yazdığınız bir kitap.

Evet, o bir aksiyon/istihbarat romanı. Ortadoğu’daki Arap Baharından ilham alan ve 79’daki o esrarengiz Kabe Baskınını merkeze oturtan ve onun üzerine bir kurguyla yükselen bir macera, istihbarat romanı. Gerçek kişilerden oluşan bir kitap. Obama var, Erdoğan var, Netenyahu var. Arka planında gerçek hadiseleri kullandım. Ama bir kurgu üzerine inşa edilmiş bir roman. Onun da şöyle bir özelliği vardı: roman çıkmadan önce roman içerisinde ben İsrail’in özür dileyeceği öngörüsünde bulunmuştum, karakterlerimin vasıtasıyla tabi.

Yani bu özürden önceki bir öngörüydü?

Evet öngörüydü çünkü roman İran’la alakalı, İran üzerine yapılan savaş planlarıyla ilgili ve nitekim de kitap çıktıktan 10 gün sonra da özür geldi. Yani roman olmakla beraber arka planında derinliği olan bir çalışma diye düşünüyorum.



Peki kitabınız çok yeni ve bu çalışma da bir nevi son yaşanan olayların bir dışa vurumu. O zaman merkezden dışa doğru gidelim. Şu an Arap Baharını nasıl değerlendiriyorsunuz? Arap Baharı başladığı yerde mi?

Arap Baharı başladığı yerde değil, şöyle ki Tunus’ta, Libya’da ve Mısır’da; bundan bir ay evvel Mısır’daydım, devrimin sene-i devriyesinde. Tabana inmemiş yani halen halkın durumu daha önce Mübarek döneminde nasılsa işte sefalet, pislik, sokakların pisliğinden işsizliğe kadar olumlu bir şey yok yani bunlar hemen düzelecek hususlar değil, hemen düzelmesini de beklemiyorsunuz ama üzerinden 2 yıl geçmiş ve insan ufak da olsa hayatında bir değişiklik istiyor, o görülmemiş tabii, bunun vermiş olduğu bir sıkıntı var. Siyasi olarak oturmamış bir yapı var, özellikle Mısır’da işte Müslüman kardeşler... Devrim sürecinde biliyorsunuz, onların çok sesi çıkmadı ama şu an ülke resmen onların elinde. Tayyip Erdoğan’ın onlara tavsiyesinin aksine laikliği pek ön plana çıkarmamaları sıkıntı yaratıyor. Keza yine Tunus da öyle, Libya da öyle. Libya’daki isyanı, devrimi zaten tam olarak çözemedik. Ben gazeteci olarak bilfiil Avrupa’dan takip ettiğim halde Libya’nın neden Arap Baharının bir veçhesi olduğunu çözemedim.

Arap Baharının tabanda bekleneni veremediğinden bahsettiniz, peki mevcut konjonktürü gazeteciler nasıl yorumluyor?

Yani şu an pek ümitli değiller açıkçası, ben de öyle görüyorum, yani Arap Baharı büyük bir zevk ve neşeyle başladı... Şöyle bir şey var tabi bu Arap Baharını en büyük savunucularından Katar ve Suudi Arabistan destekliyorlar ama sonuçta onların kendi rejimlerine baktığınız zaman oksimoron bir vaziyet var. Onlarda da baskıcı bir monarşi var. Çok zengin oldukları için diğer fakir ülkelerdeki sıkıntılar onlarda şimdilik görülmüyor. İşsizlik ya da diğer faktörler olsun pek dışarıya yansımıyor ama Arap Baharına temel olarak kabul edilebilecek doneler bu ülkelerde de var. Yani yarın bir gün Arap Baharı bu ülkelere mesela Suudi Arabistan’a geçtiği zaman ki zaten en çok korkulan teori de o ve ben romanımda da bunu işlemeye çalışmıştım, yani bu Arap Baharı dalgası Suudi Arabistan’a ulaşırsa ne olacak, en büyük endişe bu. Biliyorsunuz, Bahreyn’de de gösteriler olmuştu, sonra birden batının Arap Baharına olan bakışı değişti, Bahreyn’deki hadiseyi bir an önce örtbas etmeye, daha doğrusu bastırmaya çalıştılar. Keza Suudi Arabistan Bahreyn’e askerlerini gönderdi. Yani Arap baharını şu an için kendi belirledikleri coğrafya içerisinde kontrollü tutmaya çalışıyorlar. Yarın bir gün bu iş Suudi Arabistan’a dönerse o zaman çok farklı bir dünya manzarasıyla karşılaşabiliriz.

Peki batının Arap Baharı üzerindeki etkisinden nasıl söz edebilirsiniz?

Batının Arap Baharı üzerindeki etkisi şu: hazırlıksız yakalandılar. Yani bizim işte o filmlerde, romanlarda filan üzerinde mutabakat halinde olduğumuz gibi şaşmaz, her şeyden haberdar ve muktedir bir batı yok. Öyle bir dünya yok zaten. Böylesi hem çok korkutucu hem de çok kurgucu bir batı. Hazırlıksız yakalandılar ama en azından madem böyle bir şey oluyor, biz bunun arkasında duralım gibisinden çok pragmatist bir şekilde Mısır halkını desteklediler, Tunus halkını desteklediler. Sonuçta halkların sesine kulak verdi batı. Bu olumlu bir şey ama şimdi Libya’daki büyükelçiliğin basılmasından sonra da bir endişe oldu. Suriye’ye de o yüzden mesafeli davranıyorlar. Oradaki Selefi gruplar, Suriye’de savaşan gruplarla ilgili olarak "yarın bir gün bunlar bir El- Kaide olur mu?" gibilerden bir endişe taşıyorlar. Yani şu an batının kafası karışık, bu iş nereye gidecek endişeliler, bizim gibi dışarıdan bakıyorlar. Kontrol altında tutuyorlar Arap Baharını ama şu an için istenen bir sonuç doğmuş değil. Dediğim gibi bu değişimleri görmek için en azından bir kuşağın geçmesi lazım, yani çok kolay olan şeyler değil.

Suriye’yi ele alalım; Suriye’ye sizce Arap Baharının etkisi hangi ölçüde oldu? Veya bu dinamiklerin Arap Baharıyla harekete geçmesi bir milat mıdır yoksa işin içinde farklı şeyler mi var, siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Görünür olan hedef Suriye ama bunun arkasında İran var, Rusya var, Çin var. Çok sesi çıkmasa da İsrail var. İsrail Suriye’deki rejimin yıkılmasını istiyor çünkü onların tahminine göre Suriye rejimi yıkılırsa İran’ın ayakları kesilmiş olacak. Burada Suriye halkının talepleri ikinci sırada yer alıyor. Yani Suriye sadece Suriye’den ibaret değil şu anda. Ama kimse Esad’ın bu kadar direneceğini tahmin etmiyordu. Neden tahmin edilmiyordu, çünkü Suriye hadisesine çok romantik şekilde baktılar. Arkasındaki Rusya ve İran gücünü kimse hesaba katmadı. Orada yaşananlar kamuoyuna olduğu gibi yansımıyor ve insanlık suçu denilebilecek hadiseler yaşanıyor, tabii bunda az önce bahsettiğimiz Selefi gruplarının da etkisi var, sonuç kestirilemiyor bu yüzden batı, konuya biraz mesafeli. Ben de işin içinde olan bir gazeteci olarak dışarıdan takip etmeme rağmen açıkçası pek kestiremiyorum ne olabileceğini. Ama Esad’ın bir süre daha ayakta kalabileceğini düşünüyorum.

Peki, Rusya ve Çin’in desteğini çekmesinin zamanlaması açısından olayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Suriye daha doğrusu Esad ciddi manada, bizim anladığımız anlamda yalnızlaştı mı, süreç bundan sonra nereye taşınır?

Bizim gördüğümüz anlamda yalnızlaştığını düşünmüyorum açıkçası çünkü dediğim gibi bu Suriye’de işin görünen cephesi ve arkasında İran meselesi de var, İran ile İsrail arasındaki husumeti biliyorsunuz ama aynı zamanda İran büyük bir müşteri, hem Rusya hem de Çin açısından. Yani burada çok bilinmeyenli bir denklem var ama kısa vadede Suriye meselesinin çözümlenebileceğini düşünmüyorum.



Türkiye’ye gelelim. Geçtiğimiz yollardan ilerlersek, Suriye’ye olan tavır değişikliğinin arkasında Türkiye’nin nasıl bir etkisi var?

Türkiye, özellikle Erdoğan hükûmeti ilk başta çok doğru bir açıdan baktı Suriye’ye. Yani bizim hükümet olarak ölçeğimiz orada bir an önce demokrasiye geçilmesi ve sağlıklı bir rejimin kurulmasıydı. Ancak hükûmet de Rusya- İran -Çin arka planını fazla düşünmedi, biraz romantik baktılar. Bu biraz da şundan kaynaklandı, Mısır, Libya ve Tunus’ta hemen sonuca gidilince aynı şekilde Suriye’de de olacak zannettiler benim tahminim, ama böyle olmadığı kısa bir zamanda görüldü.

Nasıl handikaplar var, yani bu Suriyeli sığınmacılardan da biraz bahsedersek, bu iş Türkiye için nelere yol açabilir?

Bu işin ekonomisinden bahsetmek ayıptır gerçi ama 100 bine yakın bir insan kitlesi var, yeni bir şey yok yani birden bire Türkiye’de ekstradan bir vilayet ortaya çıktı ve bunun getirdiği bir yük var Türkiye’ye tabii ama bu tür insani vaziyetlerde bu işin çok hesabı yapılmaz, yapılmamalı da zaten. Bu mevzu daha ne kadar devam edecek? O yüzden tahminim hükûmetin Kürt meselesinde biraz fazla girişken olmasının sebebi de benim tahminim Kürt meselesini bir şekilde çözüp Suriye’yi bu bölgede daha da yalnızlaştırmak. Ve haberler gelmeye başladı biliyorsunuz, Suriye’de rejime bağlı güçlerle Kürtler arasında ufak ufak çatışmalar başladı. İki taraftan eğer sıkışırsa Suriye’de rejimin yıkılacağına dair tahminim var benim. Hükûmet en azından böyle düşünüyor gibi geliyor bana.

Konu hazır Türkiye’ye gelmişken İsrail’in özür sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? İsrail bizim anladığımız manada özür diliyor mu? İsrail’in tarihi sürecinde bir ilkten bahsediyoruz.

Gönül isterdi ki, genelde işlerin böyle olduğu gibi, Netanyahu televizyona canlı yayında çıkar ve ulusa sesleniş yaparken arada Türkiye’den de özür diler ve biz de kendi gözlerimizle görür ve kulaklarımızla duyardık. Şu an sadece Obama’nın konuşurken telefonu alıp Netanyahu’ya vermesi gibisinden belki uluslararası politikada rastlanmamış bir usulden gidiyor özür meselesi. Açıkçası özür dileyenden çok özür dilenen tarafın sevinmesi gibi garabet bir manzara da ortaya çıktı ama sonuçta uluslar arası ilişkilerde her şey çok mükemmel bir şekilde ilerlemiyor. Ben böyle görüyorum en azından.

Zamanlamayı nasıl buluyorsunuz?

Zamanlamayı manidar buluyorum, bu bir komplo teorisi değil, komplo teorilerinden de nefret ederim açıkçası. Ben bunu İsrail’in İran üzerine baskıyı arttırma planlarına bağlıyorum. Çünkü Türkiye’nin bu durumda nasıl tepki vereceği bilinmiyor. Türkiye kendi bölgesinde ciddiye alınan bir güç oldu yani bu Yeni Osmanlıcı bir bakış değil. Realiteye baktığınız zaman böyle bir hadise ortaya çıkıyor. O yüzden ben şöyle tahmin ediyorum, İran’a karşı sertleşeceklerini ve aynı zamanda İran ‘a karşı tavır alırken Türkiye’yi de daha fazla kızdırmamak için aradaki tozun bir şekilde ortadan kalkması gerekiyordu. Bunun haricinde hiçbir mantıklı gerekçesi yok İsrail’in özür dilemesinin. İsrail ile Mavi Marmara olayından sonra hem stratejik bağlamda hem de dış ilişkiler noktasında kesintiye uğramış bir politika açmazımız var.



Sizce bundan sonra nasıl adımlar atılır ve bunlar gerçekleşirse durum düzelme yönüne girer mi?

Mavi Marmara aslında İsrail’in Türkiye’ye vermek istediği bir mesajdı. Yani göründüğün kadar güçlü değilsin mesajı verilmek istendi Türkiye’ye ve Türkiye bu mesajı aldı. Ve ondan sonraki söylemlerimiz farkındaysanız bir hayli değişti, biraz daha ılıman bir pozisyona geçtik. Ortamı çok germemek adına biraz daha sert söylemlerde bulunulmadı, iddialı çıkışlar olmadı. Tabii ilk başta İsrail’e gereken tepki uluslararası kamuoyu desteğini alarak gösterildi ama orada bize verilen bir mesaj vardı. Olay nefsi müdafaa değildi. İsrail oraya gelirken kafalarında böyle bir şeyi yapmak vardı çünkü Türkiye’ye "sen süper bir güç değilsin, Ortadoğu’ya yönelik planların var ve ben bunun farkındayım ve buna müsaade etmem" gibisinden bir mesaj verildi.

O zamanlar da kamuoyunda sıkça geçtiği için sormak istiyorum, "Mavi Marmara baskını Davos’taki One Minute çıkışının bir rövanşıdır" şeklinde yazılar çıktı, buna nasıl bakıyorsunuz?

Olabilir, kesin öyledir demiyorum ama verilen tepki esnasında bunun da bir rol oynadığına inanıyorum çünkü daha önce uluslararası ilişkilerde hiç yaşanmamış bir hadise yaşandı ve bizim hükûmetimiz İsrail devletinin temsilcisine, Cumhurbaşkanına resmen tabiri yerindeyse posta koydu ve onun karizmasını çizdi. Ve bu, İsrail açısından kabul edilebilir bir şey değildi, tabii ki bunun etkisi olabilir. İsrail bu tepkiyi verebilecek bir devlet, geçmişine, kuruluş sürecine, saldırgan politikalarına bakarsanız bunu çok rahat yapabileceklerini görürsünüz.

İsrail’in bu tür alışkanlıklarından bahsetmişken kısaca özür sürecinin ayaklarından da bahsedelim. İlk önce özrün dilenmesi, tazminatların ödenmesi ve Gazze’den ablukanın kaldırılması. Peki, bu son adımın nasıl gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz?

Ben Gazze’den ablukanın kaldırılacağına inanmıyorum. Belirli malların giriş-çıkışı üzerinde birtakım kısıtlamaları vardı İsrail’in, onu kaldırdılar. Bizim onlardan koşulumuz ablukanın tamamen ortadan kaldırılmasıydı. Ama böyle bir şey yok. Yani İsrail’in politikasında kolay kolay değişikliğe gidilmez.

Kademeli bir süreç olacağından bahsediliyor...

Olabilir, olursa da çok iyi olur. Bu mevzuyu şöyle kısaca özetleyeyim: Amerika ve İsrail, Türkiye’yi kendi istedikleri bir çerçeve içinde tutmaya çalışıyorlar. Bu özrün de onunla bir alakası var. Ortamı çok sertleştirmiyorlar, çünkü her ne kadar bu ülke askeri açıdan bir süper güç olmasa da bu coğrafyada bir sözü var. Onu karşılarına almak istemiyorlar, bütün politika bu. Kendi açılarından konuyu kontrollü bir ehlîleştirme sürecindeler. Özellikle Obama Erdoğan’ı destekliyor çünkü ortada istikrarsız bir coğrafya var ve Türkiye sağlam ekonomisiyle, demokratikleşme çabalarıyla şu anki Amerikan politikasının Ortadoğu’ya bakışıyla örtüşüyor.

Son günlerde Türkiye’de bir barışma sürecinden söz ediyoruz. Öncelikli konularımızdan bu, belki en öncelikli olanı... Akil insanlarımız var ve sürecin 7 bölgede ciddi manada yerleşmesi için yoğun bir çaba gösterildiğine şahit oluyoruz. Geçmişten günümüze kadar gelen bu süreçle ilgili kat ettiğimiz mesafeleri de düşünerek konuyu soruyorum, bu nasıl bir dönem?

Çok güzel bir dönem, kısacası bu. Çok iyi ve geç kalınmış adımlardan biri ve inşallah bir an önce bir sonuca gider.

Şunu da sormak istiyorum daha öncesinden, bundan 2-3 yıl öncesinde bir açılım süreci başlatıldığında Türkiye’de birtakım odaklar çok reaksiyoner davrandı ama şu sıralar bu kadar fazla dirençle karşılaşılmaması Türkiye’nin bu noktada ilerlediği anlamına mı geliyor?

Tabii, Türkiye bir realiteyi kabullendi açıkçası. Mesela, eski söylemlere bakarsanız daha sert söylemler vardı ve Başbakan Erdoğan’ın etrafındaki kadronun "biz bu işi askeri açıdan çözeriz" şeklinde bir yaklaşımı vardı. Ama zamanla bunun böyle olmadığı anlaşıldı. Tamil gerillaları haricinde askeri açıdan yenilgiye uğratılmış bir terör hareketi yoktur ve Türkiye bir şekilde bunun realitesini gördü. Hükümet zaten görmüştü, devlet de bunu görmüş oldu. Biliyorsunuz, bizde normal ülkelerde olmaması gereken bir devlet – hükümet ayrımı var, ne yazık ki böyle bir ayrımımız var; bu konuda devlet ve hükümet aynı çizgide birleşti. Şunu gördük biz: bu işi bu şekilde çözemeyeceğiz. Türkiye kan kaybediyor... Şunu da gördük Kuzey Irak’taki Kürt bölgesinin Türkiye ile olan ilişkilerinin Türkiye’ye getirdiği kazançları da göz önünde bulundurduğumuzda, "beraber yürüyelim, işimize bakalım" durumudur bu, olan biten bundan ibaret.



Sosyal sahiplenme açısından konunun neresindeyiz?

Ben Karadeniz’de yaşıyorum bir süredir ve her yerde olduğu gibi orada da bu mevzu konuşuluyor. Halk huzursuz. Hem bölgedeki milliyetçiliğin çok güçlü olması hem de o bölgeden çok sayıda şehit verilmesi bunda rol oynuyor. Ama insanlarla konuştuğumuz zaman “ ne yapalım sonsuza kadar birbirimizle mi savaşalım” dediğiniz zaman o noktada herkes susuyor. Önemli olan bu konunun çok net bir şekilde anlatılmasıdır. Bu süreçte en çok eleştirilen konu şu: ne olup ne bitiyor, bilmiyoruz. Yani hükümet bu konuda dikkatli olursa, kartlar açık oynanırsa ki bu açıdan PKK yani Abdullah Öcalan tarafı daha açık, yani her şeyi anlatıyorlar neredeyse. Mektuplar yayınlanıyor vs. Hükümet de bu işi biraz daha şeffaf bir şekilde yürütmeye çalışırsa, niyetimiz iyi ama yöntemimiz de buna uygun bir şekilde olursa sürecin çok daha başarılı yürüyeceğini düşünüyorum. Çünkü bilinçaltımızda "artık bu terör çatışması bitsin" var. Ve şunu göstermek lazım, "bu iş bittiği zaman zenginleşeceğiz". Çok Makyavelist bir bakış açısı bu ama böyle. Sonuçta bizim insanımızın işe ihtiyacı var, paraya ihtiyacı var. Yani bu ülkenin zenginleşmeye ihtiyacı var. Dostluk, kardeşlik dediğiniz zaman bunlar soyut kavramlar ama zenginleşeceğiz dediğiniz zaman gözler daha da açılıyor. İşin somut kısmını da göstermek lazım.

Soyut – somut getirilerinin yanında götürülerinin de olabileceğini düşünenler var. Mesela ülkede ciddi anlamda ulusalcı / milliyetçi bir damarın kabartılmaya çalışıldığını da görüyoruz. Özellikle Ege Bölgesinin konuyla ilgili bir direnç sahibi olduğu yazılıp çiziliyor. Daha militer, daha milliyetçi söylemlerin bu sürece etki edebileceğini düşünüyor musunuz?

Hayır, sonucu değiştirmez. Bu konular her ne kadar rahatsız edici dursalar da olması gereken şeyler. Sonuçta bir ülkede halkın tamamına yakınının aynı fikirde olması sadece Kuzey Kore’de olur, askeri vesayet altındaki ülkelerde olur.



Biraz da bu sınırdan geri çekilmeyi konuşalım. Halk arasında da ciddi anlamda bir rahatsızlık olduğu konuşuluyor.Yapılmak istenenle algılanan arasındaki farkları da düşünürsek, siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Süreçten sonuç almanız için bir ortak zeminde buluşmanız lazım. Bu süreci destekleyenler olarak şunu söylüyoruz, sizin cebinizden çıkıp da bir başkasının cebine girecek bir şey yok. Sizin sahip olduğunuza bu halk içinde bu insanlar da sahip olacak, bu kadar. Şu bakış açısından kurtulmamız lazım, "benim ineğim öldü komşunun da ineği ölsün". Bu şekilde bakılmazsa hadiselere ve barış karşılığında yanlış bir şey verilmeyeceği mesajı net olarak, ikna edici bir şekilde aktarılabilirse, insanların bakışı değişebilir. Ama değişmeyebilir de, bu da normal. Sonuçta az önce dediğim gibi bu ülkede yüzde yüz herkes aynı fikirde olamaz, öyle olursa ortada anormal bir durum var demektir. Bu da çok sağlıksız bir durum olurdu. Muhakkak ki muhalefet olacak. Bu tür barış süreçlerinde örneğin İngiltere, Kuzey İrlanda meselesini çözerken bütün Londralılar bayram etmedi. Onlarda da benzeri itirazlar vardı.

Muhakkak ki muhalefet olacak, dediniz. Bugün muhalefetin tandanslarına baktığımızda bir tarafta sert milliyetçi çıkışlarıyla MHP; bir tarafta da daha önceki açılım sürecinde" belli kriterlerde hükümete bu konuda yardımcı olabiliriz, hazırladığımız bazı çözüm önerileri var" mesajı vermiş olan bir CHP var. Ancak CHP’nin de bugün sürece ciddi bir ulusalcı tepki gösterdiğini görüyoruz. Muhalefetin iki birbirine zıt kutbu gibi görünen tarafların şu an benzer söylemleri paylaşmaları konusuna nasıl bakıyorsunuz?

Net olarak mesele şu, Kürt meselesi çözülürse MHP gibi bir partiye ihtiyaç kalmayacak. Türkiye’nin ekonomisine, kalkınmasına, eğitimine dair MHP’nin yaptığı bir şey var mıdır? Yok. Vatan, Millet, Sakarya gidiyoruz. Ve bu hassasiyetin yaratılmasında en büyük kaynak da PKK yani Kürt meselesidir. Bunlar çözüldüğünde MHP açısından ideolojik bir boşluk olacak. Verdikleri tepkinin sertliği buna dayalı olabilir.

Peki şimdilerde iktidarın gündeme getirdiği ve MHP’nin içinde bulunduğu üç buçuk yıllık koalisyon hükümetinin Türkiye’nin 35 yılına mâl olduğu ve özellikle 2001 kriziyle Merkez Bankasının kasalarının o dönemde boşaltılması konusu masaya yatırıldı.

Konu AK Parti iktidara geldiği an böyle bir soruşturma açılsaydı o zaman daha inandırıcı olurdu, şimdi siz ne derseniz deyin zamanlaması açısından konu muhalefeti kündeye getirmek şeklinde algılanacak. Her ne kadar bakış açınız ve felsefeniz doğru olsa da zamanlamaya da dikkat çekilecektir. Gerçekten keşke bu konuyu hükümetin ilk döneminde masaya yatırılsaydı çünkü hakikaten Türkiye hala o dönemin sancılarını çekiyor ve o hesapları kapatamadık. O hesapların kapatılması lazım ama bu şekilde değil. Böyle bir konjonktürde konu geri tepebilir, böyle bir endişem var. Haklıyken haksız duruma düşebilirsiniz.



Türkiye ciddi bir yargı sürecinden geçiyor. Balyoz davaları görülüyor, Ergenekon’da artık sonuçlar alınmaya başlandı. Bu derin yapılanmanın etkisinden Türkiye’nin sıyrıldığını söyleyebilir miyiz? Yargı aldığı kararlarla bunu dışa vurmuş mudur?

Size şöyle söyleyeyim ben, tamam Askeri vesayet geriletildi ama Türkiye şu an olması gerektiği noktada değil, hala eksikler var. Bir boşluk vardı ve o boşluk olması gereken standart ve normlarla henüz doldurulmuş değil. Ortam bu kadar müsaitken ve size karşı bir güç odağı yokken neden daha reformist davranmıyorsunuz? Yani şu an ellerini tutan hiçbir şey yok ve çok güçlü Ak Parti. Gönül ister ki daha radikal reformlarla bir an önce gerçek anlamda bir hukuk devleti olalım. Balyoz operasyonu sürecinde usule dair bir çok itirazlar var ve bu itirazların bazılarının haklı gerekçeleri olabilir. Şuna dikkat etmemiz lazım, hukuk gerçekten bu süreç içinde hiçbir boşluk bırakılmayacak şekilde eksiksiz uygulanmalı.

Başbakan Sayın Erdoğan’ın bahsettiğimiz yargılama süreciyle alakalı endişelerini paylaştığını da hepimiz biliyoruz. Yürütme de bu konudan çok memnun değil yani...

Evet. Bundan bahsediyorum. Yargı gerçek anlamda bağımsız bir şeklide ve layıkıyla bu işi ele almalı. Bir kişi bile haksız yere ceza alacaksa bu bütün her şeyi berbat edebilir. İşin vicdan yönünü berbat edebilir ve insanların sürece güveni kalmaz. Konunun radikal etkisiyle de zaten ortada bir kutuplaşma var. CHP’liler olsun MHP olsun buna bir hesaplaşma süreci olarak bakıyorlar. Demek ki bir sıkıntı var ve yarınlar adına bunu ortadan kaldırmak lazım.

Yarınlar demişken, sizin Tarihi Değiştirenler Serisinden söz etmeden geçmeyelim. 20 – 30 yıl sonra Türkiye’nin tarihini değiştirenlerle alakalı bir kitap çalışması yapılıyor olsa sizce bugünün hangi karakterleri ve ne yönleri bu çalışmada öne çıkardı?

Özal. Çok ideal bir demokrat değildi ama pragmatist bir bürokrattı ve o da sonuçta bu zihin dünyası içinde yetişmiş bir insandı ama diğerlerine nazaran bir şekilde ufku daha genişti. Bir Özal’ı yazacak tarih bir de Erdoğan’ı ve Gül’ü yazacak. Gül’ü yazacak çünkü Gül her ne kadar şu an Cumhurbaşkanlığı sürecinde geride dursa da askeri vesayetle hesaplaşma sürecinde, Wikileaks belgelerinde de görüyoruz, çok sağlam bir duruşu vardı. Ve ben bu listeye Türkiye’nin yakın geçmişiyle ilgili olarak İsmet İnönü’yü de koymak isterim. Neden, çünkü Türkiye’yi II. Dünya savaşına sokmadı. Tek parti dönemini bir şekilde çok çok eleştiriyoruz, demokratikleşme süreci kesintiye uğradı ama Türkiye’nin II. Dünya savaşına girmemesi daha doğrusu o çemberin dışında tutulması bence önemli bir karardır. O döneme tam olarak vakıf değiliz ama neticede tarih, sonuçlara göre yazılıyor ve 1. Dünya Savaşı'nın ardından Türkiye o savaşa da girseydi şu an tahayyül edemeyeceğimiz durumlar olabilirdi.



Komplo teorisyeni değilim diyorsunuz, komplo teorilerini sevmiyorsunuz ama ilk romanınızın büyük bir komplo teorisi üzerine kurgulanması ve bir komplo bakış açısına göre yazılmış olmasını nasıl yorumluyorsunuz? Bu anlamda romanınızı biraz pataklamış olmuyor musunuz?

Elbette sizinle şimdiye kadarki görüşmemi gazeteci kimliğimle yapıyordum ama şu andan itibaren bu sorunuza bir romancı olarak cevap verirsem, sonuçta romanda yazarın hayal dünyasına ket vurulamaz. Ben orada bunu kullandım. Buna rağmen yine de çok uçmadım romanımda. Mümkün olduğu kadar gerçek olayları ve verileri kullandım ama bunların üzerine roman sanatının da hakkını vermeye çalışarak bir macera kurgusu yaptım. Çünkü romancı olarak hedefim okuyucuya “vay be ne kadar heyecanlandım ve keyifli vakit geçirdim” dedirtebilmek...

Romanınızda gerçek kişileri kullandığınızı söylediniz.

Evet. Kırık Heykel bir politik kurgu romanı ve içinde Erdoğan var, Obama, Netenyahu var. Gerçek olaylar var, Arap Baharı var, Türkiye’de çok bilinmeyen ama ‘79’lardaki meşhur Kâbe Baskını var, ki El Kaide’nin filizlendiği olay olarak bilinir. Bütün bu olayları da kullanarak üzerine bir kurgu inşa ettim.

Ve roman kahramanınız da bir kadın…

Evet. MİT ajanı bir kadın, bir de CIA ajanı var. Ve tabii roman sanatının hakkını vermeye çalıştım. Çok uçabilirdim de, roman sanatının güzelliği de burada yani sizi yaşadığınız hayatın monotonluğundan çıkarıp başka bir dünyaya taşıyor. Romanın amacı da bu değil mi? En azından benim için amacı bu.

Bugünü bu bakış açısıyla değerlendirirsek, geçtiğimiz haftalarda dünya gündeminde Boston’da Çeçen iki kardeşin yer aldığı olaylar vardı. Ve bu olay 2001’den sonra Amerika’nın yaşadığı en büyük şoklardan biri olarak tarif ediliyor. Sizin yorumunuz nedir, merak ediyorum.

Bu olayı her hangi bir yere bağlamıyorum. Sonuçta Amerika 270 milyonluk bir ülke ve içinde her türlü sapkın yaşayabiliyor. Oklahoma bombacısı vardı hatırlarsınız, 168 kişiyi öldürmüştü. Yani bu tür şeyler Amerika’da sık sık oluyor. Biliyorsunuz Amerikalılar profiling (profil çıkarma) işini severler... Yine de onlara hak veriyorum, haksız da değiller, neticede ortada bilimsel bir gerçek var ve yaşanan tecrübeler var. Üstelik Obama çok sağlıklı bir şekilde tepki verdi diye düşünüyorum, hatta bizim gazetelerimiz, haber merkezlerimiz bile Obama kadar sağlıklı davranmadı. Hemen bir sürü komplo ve çağrışımlarla olayı yorumladılar. Ama Obama bence gerçekten tam bir liderlik göstererek çok soğukkanlı bir şekilde bu işin detaylarına bakarak, arkasında kim var onu bularak, söylenmesi gerekenleri söyledi.

Tekrar romancı kimliğinize dönersek, bundan sonraki yazın hayatınızda stratejiniz ne olacak, kendinizi nerede görüyorsunuz ve nereye taşımak istiyorsunuz?

20 yıldır gazeteciyim, bunu uluslararası düzeyde yapıyorum ve devam etmek istiyorum. Romancılık alanında da Politik Kurgu dediğimiz mecrada yürümek istiyorum çünkü Türkiye’de böyle bir boşluk olduğunun farkındayım. Mesela Polisiye açıdan Ahmet Ümit var ve başka yazarlar da var ama Politik Kurgu açısından dünya olaylarını da ele alan buna benzer romanlar Türkiye’de yok. Bizde küresel bir kaos hikayesini ele alan bir roman yok. Bu mecrada yürümek ve gazeteciliğe elimden geldiği kadar devam etmek istiyorum. Çünkü gazetecilikten besleniyorum. Yazdığım olaylardaki ilhamı oradan alıyorum. İkisini beraber, paralel yürütmeye çalışacağım ama hedefim iyi bir romancı olmak. Okurlar okusun ve keyif alsınlar istiyorum, ki ilk romana gelen tepkiler de o yönde ve mutlu ediyor bu beni. Çünkü Türkiye olarak zor bir hayat yaşıyoruz ve tüm dünyada yaşayanların çoğu gibi bizde de % 80’imizin hayatı vasattır. Sabah kalkarsınız işe gidersiniz, eve gelir yemek yersiniz. Bir rutini yaşarsınız. Romancılığın en güzel ve cazip tarafı da budur, insanları farklı dünyalara taşırsınız, onlara heyecan ve güç aşılarsınız. Çünkü bir okur olarak ben kendim okurken hayattan büyük lezzet alıyorum, değişik dünyalara giriyorum ve aynı şeyleri okurlarıma da yaşatmak istiyorum.

Yolunuz açık olsun, büyük bir samimiyetle görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.

Rica ederim, benim için zevkti.


Özlem COŞAN

14.05.2013



Son Güncelleme Tarihi: 20 Mayıs 2013 16:32

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.