Kürt Ulusal Sorunu ve Çokkültürlülük-1

20 Ağustos 2009 01:27 / 1670 kez okundu!

 


"Nesnel anlamda geç kalmış, bu yüzden fazlasıyla keskinleşmiş, acılara ve kana neden olmuş bir inkar ve asimilasyon politikası ile gidilecek bir yolu kalmamış, her iki tarafı da yarattığı milliyetçilik ve şovenizm ile zehirlemiş bu sorunu konuşmaya devam etmeliyiz."

***
Sermaye birikiminin bazı ülkelerde yoğunlaşmasının doğal sonucu, yeryüzündeki hammadde ve enerji kaynaklarının zengin ülkelerin tekelinde toplanmasıdır. Bu süreç, 16. Yüzyılda Dünya Ekonomisinin Küreselleşmesinin 1. Dalgası olarak anılan dönemde yani “fetihler döneminde” kaynakları yağmalanan ülkelerden akan zenginliklerin Avrupa’da fetihçi ülkelerin zenginleşmelerinin nedeni olması açısından önemlidir. Dinsel toplumlar dönemi olarak da anılan bu dönemin önemli bir sonucu olarak, bazı ülkelerin zenginliklerini daha da artırması ve hammadde kaynakları ve enerjileri fetihçi ülkeler tarafından yağmalanan çevredeki ülkelerin ise giderek daha da fakirleşmeleri dünya ölçüsünde eşitsiz gelişim süreçlerini ortaya çıkarmıştır. Fetihlerin, yeni yerler keşfetme örtüsü altında gerek zenginliklerin transferi ve gerekse dinsel yayılmanın gerçekleştirilmesi düşüncesi ile yapılması dönemin önemli özgül yanlarını ortaya çıkarmaktadır. 

Dinsel bir döneme verilecek cevap, elbette, bilim ve teknolojideki gelişmeler sonucu dinsel olanın geriletilmesi ve siyasal-toplumsal olanın o’nun yerini almasıdır. Tabi bu birbirine eklemlenen bir süreç boyunca değil sarmal olarak birbirinin içinden çıkan bir süreç boyunca gelişmiştir. Bilim ile din arasında yaşanan gerilim eskinin tasfiyesini –belirleyicilik anlamında- getirdiği gibi, yeninin de giderek kendi döneminin özelliklerini vurgulaması açısından dikkate değerdir. 19. yüzyıl ile birlikte ortaya çıkan Dünya Ekonomisinin Küreselleşmesinin 2. Dalgası’nın yani Sömürgecilik Döneminin doğal sonucu olan türdeş, tek tip devletin oluşması, yani ulus-devletin icat edilmesi, bu devletin ideolojisi olarak milliyetçiliğin yaratılması Kapitalizmin sermaye birikimini merkez devletler elinde toplama, hammadde ve enerji kaynaklarını yine bu ülkelere akıtma isteklerinin sonucudur. 

Toplumsal-siyasal dönemin en önemli özelliği, kapitalizmin kendi iç pazarlarını yaratmak ve korumak için sınırları çizdiği (çünkü henüz rekabete hazır bir kapitalizmden söz edilmiyor, o daha sonraları gelecek) ve bunun için her tür gerilimi yaşadığı ve yaşattığı bir dönem olmasıdır. Bunun en doğal sonucu da tabi ki devletlerin oluşturulması ve bu devletlere hizmet edecek (bürokrasi), bu devletleri koruyacak-gerekirse savaşacak (asker) ve kapitalistin üreteceği malları tüketecek (halk)ın oluşturduğu bir ulus yaratmak. İşin özünde aydın ve asker öncülerin, belirli bir etnik kimliği oluşturan ama her şeyden önemlisi belirli-ortak bir dinsel bütünlüğü olan köylülerden yeni bir ulus yaratmak stratejisidir. Burada Ulusun mu devleti yarattığı (Alman modeli), yoksa devletin mi ulusu yarattığı (Fransız modeli) tartışmasında Türk ulus-devlet modelinin Fransız örneğine çok daha yakın olduğu, Fransız ve Amerikan uluslaşma modelleri arasında da çoğulculuğa ve demokratikliğe uzaklığı açısından yine Fransız modelinin Türk uluslaşma modeline tam bir örnek oluşturduğu öne sürülmektedir. 

Burada belki de konuyu fazla dağıtmama açısından, Türk ulusal devlet oluşumundaki “asimilasyoncu” uygulamalara fazla yer vermeden, ulus yaratma sürecindeki ülkede türdeşliği yaratma adına Müslüman olmayan unsurların (Ermeni-Rum ve Yahudilerin) asimile edilemeyeceği gerçeğinden yola çıkarak, onların “en uygun” bir biçimde sınırların ötesine “davet edilmesi” ve onlardan kalan malların da ülkede milli sermaye yaratılması açısından değerlendirilmesi düşüncesinin belirtilmesi yeterli olacaktır. Böyle bir asimilasyoncu zihniyetin oluşmasındaki nedenleri ve bu nedenlerin Türk Ulusal Kimliğinin oluşmasındaki etkilerini incelemenin ayrı bir yazıyla ele alınması gerektiğini de ayrıca belirtebiliriz. 

Türk Ulus-Devlet yaratma sürecinde önemli bir yanılsamanın da burada altını çizmekte fayda var. Genel olarak Türk ulus devletinin yabancı işgale karşılık gelen ulusal kurtuluş savaşı sonucu kurulduğu, bu bakımdan anti-emperyalist olduğu söylenegelir. Bunların doğruluğu elbette tartışılmazdır. Ama şu da bilinmelidir ki Osmanlı’nın son dönemlerinde gerek Abdülhamit, kafasında yeni bir devlet fikri olmamasına rağmen İmparatorluğun elinde kalan son parçada, gerek etnik ve gerekse dinsel olarak farklı unsurları etimize batan kıymıklar olarak nitelendirmesi ve bunlardan kurtulunması gerektiğini söylemesi ilginçtir. Yine bu düşünceleri takip ederek İttihatçı önderlerin ve düşün önderlerinin (Y. Akçura, Z. Gökalp ve Ö. Seyfettin) ırkçılığa varır bir Türkçü türdeşliği savunduğunu biliyoruz. Yani yeni bir devlet fikri ve bu devletin sadece Türk devleti olması gerektiği, bunun dışında kalan her unsurun ise ya Türklüğü kabul etmesi gerektiği ya da bu “vatan topraklarında” onlara yer olmadığı düşüncesi Ulusal Kurtuluş Savaşı öncesi olgunlaşmış-olgunlaştırılmış bir düşünceydi. 

Devletin Fransız Cumhuriyetçiliğinden alınan örnekleme ile kurulması, yaratılan yeni ulus içinde gayri-müslimlere yer bırakılmaması, diğer Müslüman ahali içinde hem Aleviliğin dışlanarak devlet adına belirlenen dinin (Devletin dinini yaratmak bu olsa gerek) Sünnilik olarak kabul edilmesi hem de Müslüman olan Kürtlerin Türkleştirilme çabaları. Burada Devletin kurucularının Ulusal Kurtuluş Savaşının asli unsuru olan Kürtlerin hakları hakkında söylediklerini belirtmek çok gereksiz görülmeli. Yalnızca şu bilinmelidir ki daha İttihatçılar bu ülkede toplum mühendisliği yaparlarken, Kürtler hakkındaki temel görüşleri, onları zaman içinde Türkleştirme düşüncesinde olduklarıdır. 

İşte şimdi Kürtlerin zaman içinde asimile olup olmadığı, yani Türkleştirilme çalışmalarının başarılıp başarılmadığı sorusuna vereceğimiz yanıt bu sorunun nereye doğru gideceğini belirleyici önemdedir. Baskın Oran bir etnik grubun asimilasyonunun başarılı olup olmamasını ülke içi pazara bağlıyor. “Asimilasyon açısından, bir ülkede azınlıkta kalanların etnik dinsel bilinci ile ulusal ekonomik pazarın oluşumu arasında kronolojik bir ilişki vardır. Eğer bu Pazar bu bilinçten önce oluşursa, asimilasyon mümkündür hatta muhtemeldir. Eğer bilinç önce gelişirse, asimilasyon imkansızdır.” 

Cumhuriyet Tarihi boyunca Kürt direniş hareketlerinde, 60'lara kadar olan dönemde dinsel çerçevede gelişen isyan hareketlerinin, bu tarihten sonra toplumsal-siyasal muhalefet alanına taşınması ve kimlik vurgusunun öne çıkması değerlendirildiğinde asimilasyonun neden başarılı olamadığının toplumsal nedenini, ayrıca 80’lere kadar olan dönemde de bölgedeki feodal ve yarı-feodal üretim ilişkilerinin yaygınlığını değerlendirdiğimizde ekonomik nedeni daha iyi anlayabiliriz. 

Nesnel anlamda geç kalmış, bu yüzden fazlasıyla keskinleşmiş, acılara ve kana neden olmuş bir inkar ve asimilasyon politikası ile gidilecek bir yolu kalmamış, her iki tarafı da yarattığı milliyetçilik ve şovenizm ile zehirlemiş bu sorunu konuşmaya devam etmeliyiz. 

Ferruh Erkem 
20.08.2009

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
26 Ağustos 2009 01:39

deepblueeagle

çok aydınlatıcı bu yazı için de çok teşekkür ederiz.
23 Ağustos 2009 01:11

birol

Evet konuşmalıyız,
Son günlerin bilinmezi "kürt açılımının"ardında ne var?
bir açılım kavgasıdır gidiyor, kürtlere yıllarca mahrum bıraktığımız kültürel haklarını mı, dilini kullanma özgürlüğünü mü veriyoruz.

Demokratik açılım neyi kapsıyor? kürtlerin kullanamadığı demokratik hakları mı var? yıllardır batı şehirleri bile mecliste kürt kökenliler tarafından temsil edilmiyor mu? kürtlerin nüfuslarının çok çok üstünde temsil gücü yok mu?

Birde Amerikan stretejik planlarından bahsediliyor, Amerika Irak'tan çekilirken, kuzey Irak'I güvenceye almak adına Türkiye sınırları içinde yarı özerk bir Kürt tampon bölgesi mi oluşturuyor?

Milliyetçi akımları körükleyecek ayrıştırma girişimlerinden vazgeçilmelidir,
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.