Değişen Paradigmalar ve Türkiye’nin Dış Politikası

16 Kasım 2009 17:03 / 1353 kez okundu!

 


Son yıllarda Türkiye’nin dış politikası ile ilgili giderek daha fazla sorulan soru, bir eksen kaymasından söz edilip edilmemesi ile ilgilidir. İçinde bulunulan dönemin özgül yanlarına bağlı olarak alınan politik tavra uygun yanıtlar, sadece bu sorunun önemini ortaya koymakla kalmıyor, değişen dünyanın nasıl algılandığına bir yanıt olması açısından da önemini koruyor.

Uluslararası ilişkilerde gerek AB ve gerekse ABD kapsamında Türkiye’nin küresel anlamda artan rolüne yapılan vurguların yanında, Doğu’ya savrulan bir Türkiye’nin Batı açısından giderek daha fazla güvenilmez bir ortak alma riski taşıdığına dair saptamalar da görülüyor. Sanırım bu iki uçtaki yorumların da kendi içlerinde haklılık taşıyan unsurları barındırdığını kabul etmek gerekiyor. Ama her şeyden önce dış politikada bir eksen kayması yaşanıp yaşanmadığını irdeleyebilmemiz için, dünya konjonktürünün ekseninin aynı boyutlarda durup durmadığının incelenmesi gerekmektedir.

Dünya Sistemi aynı yerde duruyor mu?
1989 yılında Sosyalist Sistemin yıkılmasından sonra, o zamana kadar iki kutuplu olan sistemin hiç beklenmedik bir biçimde tek kutuplu bir sisteme dönüştüğüne tanık olduk. Soğuk savaşın bitmesinin ve ABD’nin emperyal anlamda tek güç –AB ve Japonya ile aralarında her türlü eşitliği (ekonomik, siyasi, kültürel ama her şeyden önce askeri) aşan bir şekilde- olduğunun kabulü sonlandığı kabul edilen bir kavramı yeniden konuşmamıza neden oldu: Amerikan İmparatorluğu.

Bu dönem özellikle toplumsal ve siyasal olan bir dönemin bitmesi olarak da görüldü. Dinin ve kimlik sorunlarının, giderek tüm sorunların merkezine doğru yerleştiği, bölgesel anlamda yaşanan savaşlara bu iki sorunun damgasını vurduğu bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Dünya çapında sistemler arası çelişkilerin yansımaları, ne sınıfsal ne de ulusal bazda (Ulusal Kurtuluş Savaşları kapsamında) artık görülmüyor. Artık günümüzün ayırıcı çelişkileri, büyük kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki hegemonya mücadeleleri şeklinde sürüyor. Ve bu hegemonik mücadele şekillerinin ana itici gücü eskisi gibi teritoryal değil, ana itici güç ekonomik. Kapitalizm kendine çok pahalıya patlayan emperyal ilişki yerine artık hegemonik ilişkileri tercih etmeye ağırlık veriyor. Yeni Pazarlar elde etme, var olanlar kendi lehlerine yeniden paylaştırma düşünceleri, Kapitalizmin merkezlerindeki en önemli sorun olan “Üretim Birikmesi”ni çözme amacını taşıyor. Devlet Başkanlarının dahi artık bir pazarlama uzmanı gibi ülkelerinin dış politikalarını ekonomik çıkarlar sistemi için kullanmalarına tanık oluyoruz.

Yeni Kapitalist Merkezler
Uluslararası mali sistemde yaşanan ekonomik krizin boyutları, krizin ABD kaynaklı oluşu, ABD’nin gerek Irak’ta uğradığı açık başarısızlık, gerekse de Afganistan’da ne yapacağını bilemez durumda sıkışıp kalması 2001 İkiz Kuleler saldırılarından bu yana Prestij Kaybı’nın bu ülke açısından nasıl bir yükselişte olduğunu gösteriyor. Şu artık görülmeli ki 1989’da tek kutuplu dünyanın kendine megaloman düzeyinde güvenen ve dünyaya yeni imparatorluğunu ilan eden ABD’nin yerinde yeller esiyor. ABD-Avrupa ilişkilerinde Avrupa’nın giderek artan siyasal ağırlığına tanık olunuyor. “ABD’nin, artık başı çekmediği bir dünyada, Avrupa güçlü partnerler bulmalı” sözleri, politik yorumcular arasında daha fazla seslendiriliyor. Güney Amerika’da yükselen sol yönetimler dönemine karşı, ABD’nin aldığı –belki de alamadığı- tavır, ayrıca Honduras’ta son dönemde yaşanan sol yönetime karşı yapılan darbeye ABD’nin aldığı karşı tavır doğru değerlendirilmelidir. Çin’in, Hindistan’ın Asya’dan yükselen ekonomik güçleri sadece ABD’nin prestijini değil doların dünya piyasasındaki rezerv rolünü de sarsıyor. Çin ulusal para biriminin (Yuan) gelecekte rezerv para birimi olmaya en yakın aday olduğu kabul ediliyor artık. % 9.5 lik büyüme hızıyla Kapitalizmin mali-sermaye krizini göreceli olarak daha hafif atlatmasında özellikle Çin’in ve ardından Hindistan’ın rolünden abartmaksızın bahsediliyor. (Burada bir ayraç açıp son zamanlarda Çin örneğinden yola çıkıp, otokratik bir yönetim altında, demokrasisiz bir kapitalizmin daha karlı olduğu-olabileceği gibi neo-liberal yeni kuramlar üretilmeye başlandığı görülüyor. Bence önümüzdeki dönemde bu konuya dikkat edilmeli.)

Enerjinin Rolü
Dünya ölçeğinde yaşanan ekonomik-siyasi hegemonya alanlarının yaratılmasının en önemli ayağını ise enerji tedariki sorunu oluşturur. Dünya ekonomisinin sistemler arasında evrilmesinin –özellikle de sanayi toplumu başlangıcı ile birlikte- en önemli unsuru olan enerji konusu dünya jeopolitiğinin ve jeoekonomisinin can damarını oluşturur. Sadece Çin’in, sanayisi için kullandığı enerjinin, dünya arz’ının üçte biri olduğunu düşünmek dahi sorunun ne kadar hayati olduğunu anlatmaya yeter sanırım. ABD ve ÇİN dünya enerji üretiminin çoğunu kullanmaktadırlar ve bu, onların ekonomileri için vazgeçilmez önemdedir. (Irak savaşında petrol’ün rolü). Bu da gerek “enerji tedarikçisi ülkelerin güvenliği” ve gerekse “enerji koridorunda yer alan ülkelerin güvenliği” ve “güvenilirlikleri” konusunun ne kadar önemli olduğunu bize gösterir. Burada Dünya enerjisini yutan iki devden bahsederken, başta AB ve Japonya olmak üzere, Hindistan, Brezilya ve gelişmekte olan diğer ülkeler açısından da enerjinin ne kadar önemli olduğu konusunu hiç küçümsememek gerekiyor.

Kapitalizmin rakibi kapitalizm
Bütün bunlardan Sosyalist Sistem’in yıkılışından bu yana ABD’nin tek kutuplu dünyasının nasıl yıkıldığı sonucunu çıkarmamız gerekir. Özellikle Amerikan mali sisteminin yol açtığı, içinde bulunduğumuz kapitalizmin son krizinden başlayarak –ki bu neo-liberal politikaların yıkılış krizidir- yeni bir çok kutuplu sisteme girdiğimiz görülüyor. Her sistem değişikliğinde olduğu gibi bu durum, son otuz yıldan bu yana görülen (İki kutuplu-Tek Kutuplu-Çok Kutuplu) sistem değişikliklerinin, dünya paradigmasını ne yönde dönüştürdüğü sorusunu daha fazla sormamızı zorunlu kılıyor. (Burada olası yapılabilecek en önemli hata eski paradigmaya yönelik analiz yöntemlerinin günümüz sorunlarında da kullanılmaya çalışılmasıdır.)

Hegemonya aktörlerinin dünya çapında yeniden belirlenmesi, eski merkezlerin rollerinin azalmasına paralel olarak periferideki yeni aktörlerin oyunun içine girme çabaları hiç durmadan devam ediyor. Taşlar yeniden ve yeniden diziliyor. Gelecekte, oyunda yer alamayacak yeni aktörler, sadece ekonomik büyümelerini ve genişlemelerini değil, tüm dünya ve bölge sorunlarındaki siyasi ağırlıklarını da yitireceklerini veya elde edemeyeceklerini biliyorlar. Periferideki her yeni aktör, var olmak için hegemonya savaşlarında yer almak, etki alanlarını genişletmek zorunda hissediyor kendini. Eski merkezler konumlarını korumak, yükselen periferiler ise oluşacak yeni merkezlerin asil oyuncuları olma mücadelesini veriyorlar.

Periferideki Türkiye’nin Değişimi
Periferide yer alan yeni aktörlerden biri de Türkiye. Son otuz yıldır ve özellikle de 2001 krizinden bu yana ekonomide görülen olumlu yapısal gelişmeler, Türkiye’nin rolünü dünyanın 16., Avrupa’nın ise 7. büyük ekonomisi haline getirmiştir. Sanayideki gelişmeler, teknolojik ve iletişimsel anlamdaki değişimler dünya küresel kapitalizmine daha sıkı eklemlenen bir kapitalizmi söz konusu etmektedir. Dünün çarpık kapitalizmi adım adım sağlamlaşmış ve büyüme trendine girmiş bir ekonomi yaşamaktadır. Artık ülke içi üretim birikiminin durumu, ülke içi talebin çok ötesine geçmiş, arz’ın eritilme isteği ihracatla karşılanmaya başlanmıştır. (Burada bankalar sisteminde görülen sağlamlaşma, bankalar-üretici güçler karşıtlığında yeni bir rol dağılımına işaret etmektedir. Bankaların rolünün üretici güçlerin, üretimin ve reel ekonominin önüne geçtiği, sermaye sağlayıcılığın yerini mali güç nedeniyle mülkiyet ilişkisine evrildiği tartışmaları dikkate değerdir. Yaşadığımız bu son dünya krizi içinde özellikle küresel çapta yeni ortaya çıkan banka birleşmelerinin, dünya çapında yeni devler yarattığı, bunun gelecekte dünya ekonomisinin yönünü nereye doğru çekeceği konusunda giderek daha fazla sorgulayıcı yorumlar yapılıyor. Uluslararası mali sermayenin reel sektör karşısında artan-önlenemeyen yükselişi, kriz ortamlarında dahi bankaların karlılık oranlarındaki yükseliş eğrisinin devam etmesi dikkat çekici. Tabi asıl olarak bu süreç, daha da fazla olarak gelişmiş kapitalist ülkelerde dikkat çekiyor. Mali sermaye konusu, sanırım bu dünya krizinden sonra çok daha fazla söz konusu edilecektir.)

Periferiden Merkeze
Küresel anlamda enerjinin artan rolüne paralel olarak Türkiye, enerjide koridor bir ülke olma rolüne tam olarak girmiştir. Son olarak imzalanan Nabucco anlaşması ile Avrupa’nın doğal gaz ihtiyacının Türkiye üzerinden karşılanması yönelimi gerçekleşmiş, yakın Asya’dan gerek Batı’ya, gerek güney’e planlanan tüm boru hatlarının geçiş noktası olarak Türkiye kabul edilmiştir. En son olarak İran’ın Güney Fars bölgesinde yarı yarıya ortaklıkla Doğal Gaz-Petrol arama ve nakil çalışmaları hakkını Türkiye almıştır. Türkiye’nin bu yüzyıldaki en önemli gelir kalemini enerjinin alacağı görülmektedir. Bölgede Rusya ile başlayan-başlatılan iyi ikili ilişkiler, başlangıçta ABD’nin muhalefetine rağmen yürütülmüş, gelinen noktada ise siyasi anlamda Rusya’nın birçok konudaki muhalefeti ortadan kaldırılmıştır. (Ermenistan açılımı ve Nabucco’daki Rusya muhalefetinin desteğe dönüştürülmesi gibi.)

Yeni Dış Politika
Enerjide önemi bu derece artan bir ülkenin uygulayacağı dış politikanın, Cumhuriyetin ilk döneminden bu yana izlenmiş olan, çevresini dost ve düşman perspektifinden algılayan ve soğuk savaşın düşman mantığı içinde devamlı hazır olda bekleyen bir güvenlikçi devlet mantığı içinde olamayacağı bellidir. Küreselleşen dünyanın gösterdiği değişim yönünü algılamaktan aciz, kendini küçük adacığına hapsetmiş bir dış politika mantığı ile geleceğe yürünemeyeceği bellidir. Gerek içinde yaşadığımız dünyayı doğru yorumlama ve gerekse bölgeyi doğru tahlil etme, uygulanan yeni dış politikanın ilk hareket noktası olarak kabul edilmelidir.

Enerjinin ülke açısından öneminin kabul edilmesi, doğal olarak bölgesel anlamda Rusya başa alınarak, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu üçgeninde yeni yaklaşımların ele alınmasını kaçınılmaz kılmıştır. Bir üçgen içinde kendini kapana kıstırılmış bir ülke olarak gören Türkiye yerine, tüm komşularıyla “sıfır sorun ve dostluk politikası”nı temel hedef belirlemiş ve ayni zamanda komşularının kendi aralarındaki sorunlara da sıfır sorun yaklaşımıyla arabuluculuk misyonunu üstlenmiş bir ülke olarak, bir “aktif yumuşak güç” politikasını hayata geçirmektedir. Enerji ulaşımında kilit ülke olmanın başkaca bir yolu olmadığını değerlendirmek yeni dış politikanın temel itici gücü olmuştur. Bunun için içerde temel-kronik sorunlarını çözmüş ve demokratikleşmesini sağlamış bir ülke, ayni zamanda sınırlarında ve bölgesinde de güvenliği dostluk temelinde sağlamış bir Türkiye, bu rolü, “Küresel Enerji Güvenliği” rolünü oynayabilir.

Ortadoğu
Enerjide bu yükselen trendin yanında, ülke içinde yükselen kapitalizme yeni pazarlar yaratma da bu yeni dış politikanın hedeflerinden biridir. Bölgesel pazarlara yapılacak ihracatın, ülke içinde kapitalizmi daha da geliştireceği ve bunun da yeni küresel oyunlarda Türkiye’nin öneminin artıracağı değerlendirilmektedir. Suriye, Irak ve İran ile yakınlaşmaların, İsrail’in şu anki milliyetçi-ırkçı hükümetine yöneltilen sert eleştirilerden bağımsız olduğunu düşünmek saflık olur. Türkiye’nin İsrail’e yönelik yer yer anti-semitizm’e varan eleştirileri, Ortadoğu’ya yönelik yeni bir liderlik politikası olarak okunabilir. Osmanlı’nın son döneminde İttihatçı önderlerden Cemal Paşa’nın Araplara karşı uyguladığı ağır baskıcı politikalardan bu yana hiçbir zaman ısınmayan ve yakın olmayan ilişkiler, yeniden canlandırılmaya başlanmış görünüyor. Tabi burada sorulacak en önemli soru, uygulanan bu yeni politikanın, kimilerince “Yeni Osmanlıcılık” olarak değerlendirilmesinin ne kadar doğru olduğu sorusudur. Türkiye’nin bölge ile kurduğu ilişkinin, yeni bir hegemonya ihtiyacından mı, yoksa sadece ülkeler arası dostluğa ve barışa verdiği değerden mi kaynaklanmakta olduğu sorusu bu sürecin en temel sorusu olmaya devam etmelidir. Doğaldır ki bizim tercihimiz, dostluk ve barış’ın yanında olacaktır.

Her şey Toz Pembe mi?
Burada, sıkça sorulan bir ikinci soru da, Türkiye’nin giderek Dış Politika tercihini Doğu’ya doğru kaydırdığı ile ilgilidir. Eksen kaymasıyla ilgili, hem dış hem de iç basında yapılan tartışmalarda yönetimin İslami niteliğinin ülkenin yönünü değiştirdiği eleştirileri en azından bir kesimin sıklıkla dillendirdiği bir eleştiridir. Bunun yanında dış politikada atılan adımların, Türkiye’nin gelecekte, Küresel dünyanın en etkili oyunculardan biri olacağı, öneminin çok artacağı yorumları da görülüyor. Bu iki değerlendirmenin haklı ve haksız olan yönleri olduğunu görmekle birlikte, özellikle Türkiye’nin İsrail’e yönelik –özünde haklı olsa da- dozu fazla zorlayan anti-semit nitelikteki eleştirilerin, bölgedeki ağırlığı tek yönlü artırdığı ve giderek sorun çözücü özelliğe zarar verdiği görülüyor. İran ile ilişkilerde, Uranyum zenginleştirme, nükleer enerji konusunda gösterilen aşırı güvenin ülkeye zarar vermediğini düşünmek yanıltıcı olacaktır. Tabi bu sorunun Batı ile İran arasında sonlandırılması, Türkiye’nin işbirliği ile gerçekleştirilebilirse, bu çok ciddi anlamda bir prestij artışını getirecektir.

ABD ve AB’nin İran’ın “Nükleer silah” tehdidi konusunda yaşadığı “kullanılacak inisiyatifin düzeyi ve niteliği” konusundaki anlaşmazlık, Türkiye’nin uyguladığı politikaların çok daha ince bir çizgi üzerinde yürüme zorunluluğunu gerektiriyor.

Uygulanan “aktif yumuşak güç” politikasının yönelimleri Balkanlarda daha henüz çok yeni olmasına rağmen, burada da “çok yönlü ve çok boyutlu” yeni dış politikanın temel açılımlarına uygun adımları görüyoruz. Kafkaslarda ki yönelimlerde de Ermenistan-Azerbaycan arasındaki denkleme dikkat ederek atılan adımlar ise, bütün zorluklarına rağmen, Küresel bir Türkiye yolunda atılması gereken adımlar olarak duruyor. Burada Rusya kartının çok ustaca oynandığını kabul etmek gerekiyor.

Dış politikanın yeni yönelimlerini bir “eksen kayması” olarak değerlendirilmesini doğru görmediğimiz gibi, uygulanan her yöne ve çok katmanlı bir politikanın zorluklarını da “dağınık bir dış politika” olarak değerlendirmek de bize çok doğru görünmüyor. Burada dikkat edilmesi gereken temel unsur, içerideki demokratikleşme süreciyle desteklenecek, dünyada ve bölgemizde barışı ve dostluğu temel alan yapıcı bir ülke olma niteliğimizden ödün vermeyecek bir politikanın sürdürücüsü olmayı başarmak gerekiyor.

Militarizmin değirmenine su taşıyacak bir ülke değil, demokratik bir Türkiye…

Son Söz
Darfur soykırımcısı olarak aranan bir ismin Türkiye’de ağırlanmasının düşünülmesi ve “Ben orada öyle bir durum tesbit etmedim. Zaten Müslümanlar da soykırım yapmaz.” sözleri ile savunulması ise dünyanın önünde yüzümüzün kızarmasına neden olduğunu da burada açık yüreklilikle söylemeliyiz.


Ferruh Erkem
12.11.2009
ferruherkem@gmail.com

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.