Eylülname - Ayşe Kilimci

13 Eylül 2010 10:41 / 2380 kez okundu!

 


Eylül bana hep İzmir’i hatırlatır. Eylül İzmir demektir, İzmir’in soyadıdır.

Hala sıcak olsa da, hava artık dönmüştür, sonbaharın eli kulağındadır, okullar açılmak üzeredir, güzün ve okulların şehrimdeki ön hazırlıklarına bayılırım.

Dokuz Eylül kutlamalarına da öyle. Yakın köy ve kasaba halkı İzmir’e akar. Çocukluğum 9 Eylül’ü yerel giysili insanlarımızla, coşku içinde kutladığım fotografilerle dolu.

Teyzemin 49’da sahneye ilk çıktığı kenttir. Üç yaşında evden ilk kaçtığım da buradaydı, etnografya müzesinin olduğu mahallede. Memleket hastanesinde hemşire olan annemin yanına gitmeye niyetlenmiş olmalıyım, az ilerimizdeydi, ama tanıdık bir ev görünce oraya girip, yakalandım.

Beş yaşımda, Alsancak Gül Sokaktaki Gül Apartmanı sakini ananemin evinden karşıdaki Mason’ların hizmetlisi Sayme ablayla kocası Şaban’ı atlatıp, kimselerin alınmadığı binaya gizlice girdim. Onlar da kapıyı örtüp çıktı. O görkemli yerin tüm ayrıntısının hala aklımda oluşuna şaşıyorum, her köşesini inceleyip, bi köşede kıvrılıp uyumuştum. Ananem telaş içinde arayıp sonunda orada bulunca sevincinden bana Sütsan almıştı.

Ömrüm hikâyesine çekidüzen verdiğimin de bozguna düştüğümün de başkenti hep İzmir…

59 yılında Yusuf Rıza okulunun anasınıfına Eylül’de kaydettirdiler. Aynı yıl kendi kendime okudum ‘Takvimden Bir Yaprak’ Ulunay’ın köşesinin adı.

Söktüğüm ilk tümceye nazire edercesine, takvimden, tarihten, gönülden yapraklar düşürmeyi kendime iş edindim.

17’si olduğunu sonra öğrendiğim bir Eylül günü, sabah kahvaltısında Menderes’in asıldığı haberi verildi ajans saatinde. Annemin ağladığını hatırlıyorum, (oysa kökten sürme CHP’liydiler. Darbe sonrası herkes alyansını orduya verirken, annem direnmiş, vermemiş. Ama başbakan asılınca gözyaşı döküyordu, sağduyuluymuş.)

Eylül’de kardeşim doğdu. Manisalı komşular ufacık kesimli efe kıyafeti armağan ettiler, tarih 8 Eylül’dü çünkü. Sorumluluk, bir iple evin anahtarı ve ödev silgisi olarak boynuma asıldı, biraz da sırtıma bindi. Anahtara ve elinden tutacağım kardeşime karşın, elimdeki topla oynamayı sürdürdüm. Ne bebek, ne terzicilik, varsa yoksa hulahup, kaytanlı topaç, Tayyare Sineması, ardından sinemacılık oynamak.

İzmirli sinemalarımın hikâyelerini ‘Sinemamız İftiharla Sunar’ ile kitaplaştıracağımı bilemezdim o zaman. Elbet, Mucize Var Mıdır Memet Abla?, Sevdadır Her İşin Başı, Şu Ölüm Dedikleri, Gül Bekçisi ve anı kitabın Eylül baskısı olacağını da.

Fransa’dan verilen öykü ödülü haberi de Eylül’de geldiydi.

Kız Lisesine yazıldığım, 4.İ şubesinde liseye başladığım Eylül günü, kırk yıl sonra ‘Ah Benim Akortsuz Kalbim, Düzen Tutmaz Sol Yanım’, adıyla anı kitap olarak basılacağından bihaber, günce tutmaya başladım.5.Fen C şubesinin ‘leyli meccaniler’ dışında toptan sınıfta kalması da bir Eylül unutulmazı.

Ertesi yıl Attila İlhan’la tanıştığım da… Kısa sürse de, Demokrat İzmir’e sanat haberleri yazmaya başladığım da öyle.

Lise son sınıfta ilk öyküm Varlık’ta çıkınca, çekmeceli bir Nestle çukulatayı on kişi bölüşmüştük sevinçle ve ilk telifle, ikinci çukulatayı Yaşar Nabi Beye postayla göndermiştik, ne güzeldi. Öykünün adı ‘En Kötüsü’ olsa da, yayıncının sahicisi nasıl olur dersini alışımız en güzeliydi…

Buca Eğitim’e bu ayda kaydoldum. Ertesi yıl İzmir’den gittiğim, gene Eylül’dü.

İlk kitabımla katıldığım Sait Faik yarışmasında ödülü bileği hakkıyla alan Cumalı’nın M.Sanat dergide ödülü benim(de) hak ettiğimi söylemesi dünyama yıldızlar yağdırdıydı, hala vermedikleri bu ödülü aslında aldığımı düşünürüm hep, Cumalı vermişti, daha ne?

Onunla tanıştığımız ve Kale’ye gidip çay içtiğimiz de Eylül…

Amatör oyuncusu olduğum AST, Gorki’nin Ana’sıyla İzmir turnesindeyken apandisit kriziyle Meral’i apar topar hastaneye kaldırışımız, sahne yerine Memleket hastanesinin hariciye servisinde Dr.Arman Sanul’un şefkati ve neşteriyle anayı kurtardığı da Eylül.

Ama bir Eylül yangınında kavrulmaktan hiçbirimiz kurtulamadık.

1980’in 11 Eylül gecesi İzmir-Ankara karayoluna revan olurken biz, meğer tankların kontak anahtarı çevrilirmiş, ne bilelim?

Arabaya bir subay aldık, birliğine yetiştirmek için. Yollar kesildiğinden, İzmir Ankara arasını gidiş ve gelişte tek bir araba olmadan geçtik. Sonra tankların topunun ODTÜ’yü hedef aldığını, meclisin çevrildiğini, bakanlıkların kuşatıldığını, meclisin önündeki dağıtım tırından dökülen gazete dergi denklerinin askerce süngülendiğini gördük, daha neler göreceğimizden habersiz, görmez olaydık…

Tarsus’ta yaşıyordum, ama oğlumu İzmir’de dünyaya getirdim, Eylül’de. 15 Ağustos olan doğumunu iki hafta ertelediğinden habersiz, hastanenin riskli odasında yatıp yatıp çıkıyordum, taa ki Evren’le Pakistanlı darbedaşı 2 Eylül’de elele hastaneyi ziyaret edesiye…

Ziya-Ül Hak’ı diyorum canım. Bizim metazori kurtarıcı adet edinmişti, çocuk kurumlarını, hastane doğum servislerini ziyaret eder, doğan çocuğa altın takardı, aile de onun adını verirdi.

Aldı mı beni bir tasa… Doğumhane de boş, tek aday benim, ikisinden birinin adının dayatılması bir yana, bu ikisini hiç göresim yok.

Herkes karşılama törenindeyken o doğmayı habire erteleyen oğlum, ‘aman anne şu güzelim dünyaya gözümü açtığım anda iki darbeci görmeyeyim’ dercesine doğuverdi, oh, kurtulduk. (Sahnede iki darbeci, kuliste türkü söyleyen bi hemşire, fon müziği olarak Cuma salası, hoş bir anıdır.)

Darbedaşların değil, canımı kurtaran doktorum Hüsnü Çağlar’ın adını verdim oğluma.

Bir Eylül naziresi olarak Referandum da 12’sine rastgeldi.

Epeydir de Sezen’in adının sokağından silinme operasyonu sürmekte.

Diyecek hiçbir şey bulamıyorum. İzmir, ah İzmirli, düşündüm, taşındım, şaşırdım, sonunda bu marifetin bize pek yaraştığında karar kıldım. Darbeyi de otuz yıldır gık demeden içselleştirdiğimize bakılırsa…

Kılıçlısından kalkanlısına şimdi hariçten kükremesi kolay, ‘tankın üstüne yürürüz’ diye, o vakit neredeydiniz mirim? Bugün aynı şey olsa, tanka esas duruşa geçmeyeceğiniz ne malum?

Size gelince sokak düzelticileri… Darbe nasıl aklımızın fikrimizin sustuğumuzun ayıbıysa, Sezen de yüzümüzün akıdır.

Tabeladan sileceklermiş, hatırım kalır silmezseniz, silin!

Siz asıl darbeye meyyal, baskıcı düşünceyi, dünyaya karıştığımızı engelleyen seçkinlerin sıkıyönetimini silin ufkumuzdan…

Sezen’i müziğin galaksisinden ve gönüllerimizden silmeye gücünüz yetmez.



Ayşe Kilimci / KadınMedya.com

13.09.2010

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.