BU TARTIŞMA SİZİ ÜZMÜYOR MU?
23 Temmuz 2010 15:46 / 2385 kez okundu!
12 Eylül 2010 günü, önümüze konan Anayasa değişikliği paketine ister “evet” deyin, ister “hayır”, isterseniz “boykot” edin. Bu sizin bileceğiniz şeydir. Bana saygı duymak düşer.
Ama bu referandum ya da plebisit tartışmaları sizi rahatsız etmiyor mu? Gerçeklerin başka türlü gösterilmesi “ayıp yahu” dedirtmiyor mu? Tartışamadığımızın, tartışma yerine kavga ettiğimizin farkında mısınız?
Anayasa değişikliklerine “evet” deyince, 12 Eylül rejimine/ 12 Eylül Anayasal rejimine “hayır” mı demiş olacağız? Başka deyişle mevcut değişikliklerin referandumla oylanmasıyla Türkiye toplumu 12 Eylül rejimini mi oylayacak?
Başbakan başta olmak üzere sorunu böyle koyanlar, bence sorunu doğru koymuyor! Sorunun ortaya konuluşu çarpık olunca, sorun da doğru tartışılmıyor, sinirler geriliyor vb.
Başbakan,12 Eylül darbesi sürecinde yaşananlardan örnekler verirken ve duygulanırken rol yapmıyor bence. Duygularının sahici olabileceğine ben inanıyorum. Normal bir insan o süreçte yaşananlara ancak ağlar zaten. Ve fakat 12 Eylül günü yapılacak oylamanın konusu 12 Eylül rejimini oylamak değil! Sorun benim önüme böyle konunca, kendimle alay edilmiş gibi hissediyorum.
Zira 12 Eylül sürecini “içeride” 11 yıl 10 gün boyunca (24.07.1980 ila 01.08.1991 arası) yaşadım. “İçeride” yaşadıklarımı anlatmayacağım, ama hasbelkader ölmeyip de dışarıya çıktıktan sonra “içeriyi aradığım” günler olduğunu söylemeliyim. Anayasa değişikliğiyle hayatımda ne değişecek? Örneğin, dinlenmem-gözetlenmem-takip edilmem sona erecek mi? Zile basılıp biz kapıyı açınca “Hocam evde misiniz diye kontrole geldik” denmesi bitecek mi? Hem de aradan 30 yıl geçtikten sonra, hem de ellerinde dinci bir gazete olduğu halde.
Daha birkaç yıl öncesine kadar takip edildim. İşyerime ve evime alenen gelen “siviller”in tacizine uğradım. Hatta en son olan tacizin üzerinden henüz bir yıl geçmedi, avukatlarımın da haberi var. Anayasa değişikliği benim tacizimi önleyecek mi? Mesela en yakın karakoldan işime ilişkin yayılan, “İyi eğitimciler ama aşırı solcular, bu yüzden çocuklarımızı göndermiyoruz” “dedikodusu” ya da düpedüz yalıtma tavrı ortadan kalkacak mı?
1982 yılında konmuş “pasaport tahdidini” birkaç yıl evvel sekiz ayda kaldırtabildim.
Hâlâ savcılık belgesi aldığımda şöyle yazıyor: “Adli sicil kaydı yoktur, Adli sicil arşiv kaydı vardır”! Bu arşiv kaydı, kendi işimin-bırakın başka işleri- sorumlu müdürü olmaya bile engel oldu yıllarca. Şu anda mahalle muhtarı bile olamıyorum. Benim durumumda “sicili bozuk” binlerce insan var! Gerçekten bizi düşünen varsa, 80 yıl silinmeyeceği yazılan “sicil yasası”nı değiştirsinler. Hem bunun için Anayasa değişikliğine bile gerek olmayabilir. Yani Anayasa değişiklikleri onaylanırsa, benim “adli sicil arşiv kaydım” ne olacak? 12 Eylül rejimiyle hesaplaşıyorsanız, gelin bir saatte bu yasayı değiştirin. Buna engel bir Anayasa maddesi var mı?
***
Lakin ilk kez bir T.C Başbakanının ağzından “iade-i itibar da mı yapamayız” lafını duymak, insanın yüreğine su serpmiyor da değil. Ama buna engel olan ne var ki?
12 Eylül yargılamalarının ne denli hukuk dışı, ne denli intikam hukukuyla yapıldığını bilmeyen kaldı mı? Zaten “peşinen verilmiş cezaların” tiyatrosu oynandı o dönemin sıkıyönetim mahkemelerinde! Henüz tanıklarımız çok.
“Lütuf” vaadi beni yaralıyor arkadaşlar. Lütfetmesinler, demokratsalar demokratikleşme yapsınlar. Kendi istedikleri Anayasa değişikliklerine “tatlandırıcı” katmasınlar ve “12 Eylül devam etsin mi etmesin mi oylaması bu” demesinler! Bu açıklama samimiyetsizdir.
Biliyoruz, 12 Eylül rejimiyle hesaplaşmadan demokrasi filan gelmez bu ülkeye. Ama yapılan hesaplaşma değil. Hesaplaşacaklarsa beraber yapalım. Onlara düşen şey gayet basit: “12 Eylül 1980 darbesiyle haksızlığa uğramış, işkence görmüş, hukuksuzluk yaşamış ve yıllarca tutuklu kalmış insanlarımızdan ve yakınlarından devlet olarak özür diliyoruz,” diyecekler ve gerekli Anayasal ve yasal değişiklikleri yapacaklar. Hepsi bu! Bu devletin 12 Eylül darbesi mağdurlarına bir özür borcu yok mu gerçekten? Darbe bahanesiyle ortalığı kan gölüne Amerikancı “derin devlet”in döndürdüğü yeteri kadar açığa çıkmadı mı? Çıkmadıysa şu Ergenekon Davası'nı neden 12 Eylül generallerinden başlatmazlar? Neyse…
***
Kürtlerin, sosyalistlerin ve diğer düzen muhaliflerinin parlamentoya girememesi için Anayasa’ya sokulmadı mı yüzde 10 barajı? Kürtler ve solcular meclise girmek için niye bin bir türlü “seçim hilesi”ne (bağımsız adaylık, seçilince grup kurmak vb) başvurmak zorunda kalıyor?
Ya siyasi partiler yasasındaki “Genel başkan” krallığı?
Çalışanların örgütlenme engellerinin bizzat Anayasa’da olması?
Ya Yök? Şu rektör seçimlerindeki rezaletleri gördükçe bu ülkede yaşamaktan utanıyor insan: Üniversite’de seçim yapılıyor, en çok oyu alanlar bile Cumhurbaşkanının önüne gidemiyor. Bu durum eski Cumhurbaşkanı zamanında da öyleydi. Şimdi yüksek yargıçların seçimi de böyle olacak! Bu mu demokratikleşme? Daha sonra aynı numarayı mesela CHP'liler yapacak.
Yani ilke olarak savunmalıyız demokrasiyi ve değerlerini. Böyle “kuvvetler ayrılığı olmaz.” Ee mevcut da iyi değil ki, denebilir. Doğru, iyi değil. O kötü diye sen niye kendi kötünü yapıyorsun. Adaletli olan bir metin koysana ortaya?
Denebilir ki, bu değişiklikler içinde hiç mi olumlu madde yok? Elbette var. Ama kötü maddelerle olumlu olanları aynı paketin içine koyarak, niçin bizim önümüze koyasınız? Alemin akıllısı sizler misiniz? Bu nedenle “Yetmez ama evet” diyemeyeceğim. Esasen Cumhurbaşkanı, şimdiki rektör seçimleri gibi Yargıtay üyelerini vd. ni seçecek. Mevcut yargıyı ben de eleştiriyorum ama, yapılanın yargının kuşatılması girişimi olduğunu görmezlikten gelemeyiz. Ve bir kötünün yerine ikame edilen başka bir kötüyü-içinde tatlandırıcı var diye- iyi diye gösteremeyiz.
***
Bu Anayasa değişiklik oylamasında “Hayır” diyenler de, bence sivil diktatörlüğe “evet” denmiş olmayacak. Şimdi çoğunlukta olduğu için yüksek yargıçları AKP hükümeti ve zihniyeti belirlerse, başka bir zaman sonra onun karşı zihniyetinde bir parti belirleyecek. Yüksek yargıçlar iktidarlarla iyi geçinmek zorunda kalabilecek.
Eni konu 16 kere yapılan değişikliklerin 17.si yapılıyor. Ama 1987’deki gibi referandumla yapılıyor. Ne rejim demokratikleşecek ne de diktatörlük olacak. Anayasa’nın çevreyi koruyan 56. maddesi var ama süs olarak duruyor, uygulanmıyor. Bunun tersi maddeler de mümkün.
Tartışma kendi mecrasından çıkartılarak, esas düzleminden saptırılarak ve kavga ederek yapılıyor. Adeta bu tarz, bilerek yapılıyor. Benim zihnim şu bağlantıyı yine kuruyor.
Biz bu saptırılmış ve abartılı tartışmanın halleriyle fena halde meşgul olurken; Kürt sorununda başa dönülüyor, nükleer yasası kaşla göz arasında çıkartılıyor, bir ay önce rezil bir maden yasasını sabaha karşı maden lobilerinin lehine geçirdiler, HES bahanesiyle ülkenin bütün sularını su tekellerinin eline geçmesinin hem yasasını hem uygulamasını yapıyorlar, GDO ve bio çeşitliklik yasası zaten yapılmıştı vb. Bu yasalarla ilgili kamuoyu, neden mevcut “tartışma” nın çeyreğini bile yapmaz? Neden? Neden?...
Bütün bu süreçler (kavga etmeler sürerken çıkan yasalar) hangi demokratikleşmeye hizmet ediyor? Peki, bu gelişmelerle ülkenin devletinin içinde yaşanan iktidar kavgası arasında bir ilişki yok mu? Biz bu kavganın iki yanlış tarafından birini –demokrasi adına- seçmek zorunda mıyız? İki yanlıştan birini seçtiğimiz için mi acaba kavga ediyoruz? Bu iki tutumdan birinin yanında yer almak ya da objektif olarak öyle görünmek yerine, niçin kendi gerçek demokrasi isteyen tutumumuzu ortaya koymuyoruz?
Gelin yeni bir Anayasa, gerçekten demokratik ve sosyal muhtevalı bir Anayasa oluşturulması sürecini, 12 Eylül rejiminin bütün kurum ve kurallarıyla ortadan kaldırılmasını önerelim ya da başlatalım ya da…Ve insan gibi konuşarak, gerçekten diyalog kurarak başlatalım.
Saygı sunarım.
Muammer Sakaryalı
22.07.2010


