Gezginin Güncesi: Brezilya - 4 ve 5. günler

25 Aralık 2010 12:26 / 2788 kez okundu!

 


"İzlenimlerime devam ediyorum. İlk 3 gün izmirizmir'de yayınlandı, çok olumlu tepkiler aldım." Gezginin Güncesi tüm hızıyla sürüyor...

Dördüncü Gün

Tuttuğum notları bilgisayara aktarıyorum. Otelden internet bağlantısı satın aldım. Birazdan yazdıklarımı paylaşacağım. Sonra yazmaya devam edeceğim…

Gezerken gezginliği merak ediyorum. Gezgin için “dünya vatandaşı” derlermiş. “Tüm dünya insanlarına, uygarlıklarına ve kültürlerine, hiçbir ayrım yapmadan, önyargısız yaklaşan gezgin; insanlara ırk, din, dil, cinsiyet ve milliyet kalıplarının dışında, "insan" olarak bakmayı bilir, kendi kültüründen olmayan insanların geleneklerini, kültürlerini, dünyalarını anlamaya çalışır.” Dünyaya ve sorunlara evrensel bakanlardanız, gezgin olarak tam bizim gibileri tarif etmişler. Ne mutlu insan olmaya çalışana. Ne mutlu gezgine.

“Yabancı topraklar yoktur. Yabancı olan sadece gezgindir” diyen Robert Louis Stevenson dünyanın hepimize ait olduğunu ne güzel belirtiyor. Düşüyorum artık yabancı olmayan Rio topraklarına. Bu kez çevreyi, binaları izlemeye.

Dünyanın, temiz bir çevre ile değerli olduğunu; ekosistem ile kültür çeşitliliğinin de büyük bir hazine olduğunu çevreciler bilir. Nerede bir çevre kirliği görseler hemen müdahale etmek ister, aktivist çevreciler. Rio’da imar düzeninin olmayışı, deniz kenarlarında yükselen çok katlı yapılar gerçekten bir felaket. Çevreci damarım tuttu. “Nerede bunların imar planları” diyecek oldum. Şaşırdım sonra kendime. Yurttaşı olmadığım bir ülkede gezginim sadece. Yabancı topraklar değilse de, yabancı olan gezginim sadece. Haddimi bilmem gerek. Ama içime sinmedi yine de. Sordum. Kuralsızlık esasmış. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” misali. Ha bir de; 300 yıldır Rio’da deprem olmamış. Binaları yaparken ne yazık ki, deniz kumu kullanıyorlarmış. Malzemeden de en az bizim müteahhitler kadar çaldıklarını düşünürsek; doğa Brezilya’yı gerçekten koruyor. Dün gece müthiş yağmur yağdı. Sabahleyin ortalık süt liman. Demek ki; kentin altyapısı sağlam. Ne trafik tıkandı ne de çamur vardı yollarda…

Gezmenin, kişinin hoşgörüsünü, yaratıcı yanını ve duyarlılığını artıran bir okul olduğunu, bu okulun yaşı olmadığını; paylaşmanın da gezmek gibi bir tutku olduğunu düşünüyorum. Yurdum insanı buraya geldiğinde ne paylaşıyor ne kenti gezip görme isteği duyuyor.

Rehberimiz “iki gün serbestsiniz” dedi. “Ne yapacağız biz şimdi” deyip şaşkın ördek gibi kalakaldı gruptan bazıları, "keşke iskambil kağıtlarını getirseydik, iki gün nasıl geçer şimdi" deyip sızlanmaya başladılar.

Elimde notlarım. Cesare Pavese’yi okuyorum: “Gezmek vahşi bir şeydir. Sizi yabancılara güvenmeye ve alışık olduğunuz ev ve arkadaş konforunu kaybetmeye zorlar. Dengenizi kaybedersiniz. Zorunlu şeyler (Hava, uyku, rüyalar, deniz, gökyüzü) haricinde hiçbir şey sizin değildir… Her şey, sonsuzluğa veya ne hayal edersek ona yönelir.”

Okuduğum metni seslendirecek oluyorum, vazgeçiyorum. İçim içime sığmıyor. “Lüks otelde ya da plajda oturmak yerine, kentin ara sokaklarında ve kenar mahallelerinde dolaşmayı tercih ederseniz iyi olur” demekten de kendimi alamıyorum. Bir hışımda ekliyorum: “Çünkü, bir kentin ya da bir ülkenin sosyo-ekonomik yapısı, lüks otellerde oturarak veya plajlarda kertenkele gibi yatarak anlaşılmaz” diyerek hiç sevmediğim öğreten adam tavrıyla devam ediyorum. Birden kendimden utanıyorum. Ama kimseden tık yok. Bana mısın, demiyorlar. Daha fazla ileri gitmeden; bu kez içimden yüzlerine karşı “mantık sizi Türkiye’ den Brezilya'ya getirdi ama hayal gücünüz sizi hiçbir yere götüremeyecek” diyorum. Gülümsüyorum. Baktım gruptan benimle gelecek yok. Mayakovski’yi anarak “gezmek, benim için bir ihtiyaçtır...” deyip yollara düşüyorum. Arkama bakmadan alıp başımı yürüyorum. “Git gidebildiğin yere...” diyen Orhan Veli’yi de unutmadan.

Gezilen kenti anlamanın ve yaşamanın en iyi yolunun yürümekten geçtiğinin bilinciyle, ayaklarım sızlayana kadar dolaştım; yorgunluktan bazen bir barın köşesinde bir birayla, bazen bir şemsiyenin kuytusunda soluklanarak.

Gezgine rahat batarmış. Battı. Bacak kaslarım et kesti. Ama değdi. “Gerçek yolculuk, sadece yolculuk için yapılırmış” gördüm.

Sokakta kurulan pazar yerlerini buldum. Yöreye özgün, el yapımı hatıra eşyalarını satın almayı tercih ettim. Lüks mağazalar yerine tüketim hırsından uzak, çok cazip fiyatlarla alış-veriş yaptım. İnsanlarla kaynaştım. Nasıl sıcaktılar anlatamam. Dokunmadan edemiyorlar. Saygılılar ve ödemenize minnettar kalarak teşekkür ediyorlar. Seyahat eden insan, öğrendikleri ve gördükleriyle arınıp, mütevazılaşıp, kıskançlıklardan kurtulurmuş. Böylesine bir arayışta kendimi buldum. Sadece kendimi değil bir pasaj içinde antikacı dükkanlarından birinde; çok eski 33’lük plaklar gördüm, hemen üzerlerine atladım, sanırım satıcı da zaten onlardan kurtulmak istiyordu, bense onları kurtarmaya gelen kahramandım. İzmir’ de aldığım bir plak yerine dört plak alıyorum. Alırken ya da plakları satıcının tozlu raflarından kurtarırken, hiç de mütevazi değilim. Sanki bir maden buldum; klasikler, Portekiz’ce plaklar, üstelik şarkıyı söyleyenler tarafından imzalanmış, bir kısmı ise ambalajlarıyla duruyor, hiç açılmamış, elinize aldığınızda dinlemeden sizi heyecanlandıran, müzik ziyafeti veren plaklar. Mutluyum. Hiç pazarlık yapmadan alıyorum. Her kültürün paylaşılabilecek bir yanı olduğunu sevinçle görüyorum. Ellerim dolu, yorgunum, ayaklarım dönüş yolunda olsa da hoşuma gidiyor.

Yağmur çiseliyor yürürken. Ahmak ıslatan. Islanıyorum. Taksiyle gitmemekte ısrar ediyorum. Bir yandan da hayal gücümüzü gerçeklerin dengelediğini düşünüyorum. Okyanusu aşarak iyi ki gelmişim, bazı şeylerin nasıl olabileceklerini düşünmek yerine, onları oldukları gibi görmek daha güzelmiş, anlıyorum. Başka ülkelerde neler olduğunu başkalarından dinlemektense, kendi gözlerimizle görmekse en güzeli, yaşıyorum.

Beşinci gün

Dördüncü günün gecesi “herkes için eğlence vakti” idi. Gece uzun sürdüğünden sabah geç kaldım. Rio bana alışmış ben ona alışmışken arayı soğutmadan flörtümüze devam etmek için derhal yola çıktım. Çünkü bugün ikinci serbest günümüz gitmek zorundayım. Lisa Aubin De Teran dediği gibi :

“Gezmek hayatla flört etmek gibidir. Kalıp seni sevebilirim, ama gitmek zorundayım, bu benim istasyonum, demek gibidir.”

Amerika konsolosluğunun önünde bir kuyruk gördüm. Nedir bu, diye sorduğumda aldığım yanıt tanıdıktı. “Vize kuyruğu”. Amerika 11 Eylül’deki ikiz kulelerin yıkılmasından sonra, tüm dünya ülkelerine olduğu gibi Brezilya yurttaşlarına da vize koymuş. Ancak Brezilya ‘ da hemen karşılık vermiş. “Amerikan yurttaşları da Brezilya’ ya vize ile girecekler” kararını almış. Şimdi Brezilya ‘ da Amerikalılara vize uyguluyor. Brezilya’lıların dış politikası çok basit. Ne uygularsan karşılığını görürsün. Ülkeler arasında birinci yok. Eşitler arasında birinci olmayacağı gibi. Mütekabiliyet yani karşılıklılık ilkesi geçerli. Çok güzel. İşte onurlu dış politika, helal olsun diyorum. Budur kafa tutma, ezilmemek budur.

ABD, Rio’ da Amerikan Konsolosluğu’ nun güvenliği açısından kaldırımı da içine alan bir duvar örmek istemiş. Belediye izin vermemiş. “Halkın geçeceği, kullanacağı kaldırımı kapatmanız da kamu yararı yoktur” gerekçesiyle. ABD başkanı Bush Brezilya’ya geldiğini zaman bu konuda Brezilya Cumhurbaşkanı Lula’dan “terör tehdidi altındayız kaldırımı kapatalım” biçiminde talep de bulunmuş, Lula’da Brezilya’dan terörist çıkmaz, endişe etmeyin, diyerek talebini reddetmiş. İşte halkına güvenen, onun çıkarlarını savunan ve eğilmeyen bir başkan örneği.

Evsizler şehrin her köşe bucağını ev edinmişler. Neresi müsaitse uzanıp yatıveriyorlar. Taşların üzerinde. Bizdekiler gibi kartonlar, gazete kağıtları bile yok. Yarı çıplak uzanıyorlar, sere serpe. Bir de kötü kokuyorlar ki felaket.

“Yoksul, yoksulu kokusundan tanırmış” fakat evsizlere yemek getiren baş uçlarına içecek koyup, sessizce uzaklaşan insanları görünce seviniyorum. “Dayanışma duygusu bitmemiş, insanlık henüz can çekişmiyor ne güzel” diyorum. Empati duygusunu henüz yitirmemiş hâlâ çıldırmamakta direnen insanlar da varmış, izliyorum, umudum yeşeriyor. Shakespeare’in Miranda’sından bize, Can Yücel’in Türkçesiyle kalan o dizelerdeki gibi kutlamaya değer bir durum...

“Ne güzel şeymiş meğer insanlık
Böyle dünyalıları olan
Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya!”

Rio’da şehrin içindeki göle doğru yönleniyorum. Bu göl bir “lagün”; kıyıda, setleşmeyle oluşmuş bir göl tipi. Denizden dar bir kordonla ayrılmış göl. Ancak çok değişik bir özelliği var. Denizin girinti yaparak oluşturduğu bütün göller acı veya tuzlu sulu olurlar. Rio’ daki lagün tatlı sudan oluşuyor. Nedeni sürekli yağmur yağması. Tatlı suyun birikmesi. Bir kez daha ezberimiz bozuluyor. Denizle bir kanal yolu bağlantısı bulunan, dar bir karayla ayrılmış güzel mi güzel bir göl. Dalgaların kabarmasıyla bazen taşan ve tuzlu suyla karıştığı için deniz balıklarının da içinde yaşadığı lagün kelimenin tam anlamıyla harika.

Gölün kenarında aklıma Fikret Yılmaz’ın “Lagün Gözlü Kadın” kitabı geliyor. Ardından Tardu Sarp’ın Lagün şiiri:

“Denizden ayrılmış bir su parçasıyım.
Kara çevirmiş her tarafımı.
Ümitsiz aşığım denize belki.
Dalgalar, sert dalgalar aşamadı bu seti.
Geçenler acır mı yardım gelir mi hani.
Titreyen yüzüm artık soluk mavi.
Sisler birleştirir bazı melodilerde belki bizi.
Sen parçanı ben özümü kaybettim.
Ne olacak sonumuz herşey bitti geri gelmez ki.”

Yüksek sesle okuyorum. Rio ve Lagün hayran hayran dinliyor. Ben de kendimden geçiyorum. Yanımdan geçenler tuhaf tuhaf bakıyorlar. Deli mi bu adam deseler yeridir.

Bense Rio’yla, Lagünle konuşuyorum. Maria Rilke’nin “Hiçbir şey tam değildir, ben görmeden önce” dediğini hatırlatıyorum. “İşte, Rio ve Lagün sizler de tamamlandınız” diyerek veda ediyorum.

Rio’lu biri “nereden geldiniz buraları keşfetmeye” diye soruyor. Brazilya’yı keşfeden Christoph Colomb’un cümlesiyle cevap veriyorum:

"Ben de sizler gibiyim, size benziyorum. Tek farkım, ben meydan okudum siz okumadınız."

Gezgin ile turist arasındaki farkı da birlikte geldiğimiz insanlarla anladım. Gezgin aktif, turist ise pasif. Gezginler, maceranın ve deneyimin araştırması içinde giriyor. Turist ise kendisine ilginç şeylerin olacağını umuyor. Ancak pek de umduğunu bulamıyor. Gezgin, öngördüğünü görüp bilgilenir. Turist görmek için geldiği şeyi görür ve gider. Turist, karşılaştığı engellere olmaması gereken durumlar diye bakıp, yakınandır. Gezgin, yola çıkışının amacının karşılaştığı zorlukları aşmak olduğunu bilir. Gezgin için nihai hedef; Baudrillard’ın çok sevdiğim sözüdür:

“Gidilecek en uzak yere gitmek, bir bakıma yolculuğu sınırlar. Bundan sonraki tek yarış, bir daha hiç dönmemek olabilir.”

Otele dönmek zorundayım. Yarın son günümüz .Akşama veda yemeği var. Hoş bazı arkadaşlar yemekleri beğenmediler ya da fazlasıyla titiz davranıp aç kaldılar. Onlara evde oturup, okyanus aşmadan da mutlu olabileceklerini James A. Michene hatırlatıyor:

“Eğer yemekleri reddedersen, adetleri görmemezlikten gelirsen, din’den korkar, insanlardan kaçarsan, evinde oturman senin için daha iyi olacaktır.”

Brezilya‘da ilginç bir uygulama var: Benzin istasyonlarında “ethanol- alkol” satılması. Brezilya, petrol üreten ülke, ancak benzin fiyatları pahalı. Dizel görece ucuz. Gaz’ da alkole göre pahalı. Benzinle çalışan arabalar alkolle de çalışıyor. Benzinin fiyatını özellikle yüksek tutuyorlarmış. Nedeni çokça şeker kamışı ürettiklerinden, onlardan elde ettikleri ethanolün arabalarda tüketilmesiyle artı değer elde ediyorlar. Petrol üretiyoruz, zenginleştik, alın size ucuz benzin demiyorlar. Kaynaklarının değerini bilip, koruyorlar. Takdire şayan bir tutum.



Bülent Tokuçoğlu


Son Güncelleme Tarihi: 28 Aralık 2010 01:36

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.