ROMANLARIN GERÇEKLİĞİ ÜZERİNE...
13 Temmuz 2010 12:00 / 2127 kez okundu!
Özellikle toplumsal olaylara duyarlı olanlar, yani geçmiş toplumların sosyo-kültürel-siyasal ve ekonomik evrelerini merak edenler en çok o dönemi anlatan romanlarla tatmin olurlar. Romanlar, yazarın salt bir kurgudan ibaret oluşturdukları edebi türlerden değillerdir. O dönemin tüm çarpıklığını ve gizli kalmış yönlerini yazarın süzgecinden okurla buluşturan dev bir aynadır roman.
Hemen hemen her toplum belki de en fazla romanlarla anlatılmaya ya da tanıtılmaya çalışılmıştır. Kendi yazarını yaratan toplumun, bu yazarın şahitliğinde gelecekte bir ya da birkaç kitapla bir fotoğraf karesi gibi sabitlenecek ‘o an’ı yakalanmış olacak. Çünkü değişen her şeyin aksine romana işleyen o dönem, okuyucunun gözünde hiçbir zaman değişikliğe uğramayacaktır. Belki sadece kurguda farklılıklar olacak; buna karşın dönem her zaman varlığını koruyacaktır. Bu farklılığı yaratanlar kuşkusuz büyük yazarlardır. Büyük yazarlar aynı zamanda kendi toplumlarının da büyüklüğünü sağlarlar.
Yazın türleri için bir toplumu en çıplak şekilde romanlar ele alır. Romanların okuyucuyu inandırma gibi bir görevleri ve yazarın bu yönde bir kaygısı yoktur. Bu nedenle yazar rahattır. Kendi şahitliğine okuru dâhil etmeye çalışırken sıkıntıya düşmez. Okur roman bileşenlerini kendi hayal perdesinde çoğu zaman yeniden kurgular, onlara şekiller verir, anlamlar yükler.
Dünyanın seyrini değiştiren büyük olaylar en fazla romanlarla etkili biçimde anlatılmıştır. Muhakkak tarihi ve siyasal konulu kitaplar kaynaklık bakımından önemliyse de, romanlar geniş bir kitleye ulaşma bakımından daha etkilidirler.
Ekonomi hocamız Fatih Doğanoğlu, bir derste “Rusya neden büyük biliyor musunuz?” diye sorduğunda muhtemelen çoğumuz hocanın ekonomik göstergelerden başlayarak bizlere analizler yapacağını düşünmüştük. Oysaki o başta Lev Nikolayeviç Tolstoy, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski , Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, İvan Sergeyeviç Turgenyev olmak üzere birkaç yazar adını daha sıraladıktan sonra “Rus toplumu bunları yarattığı için büyüktür” demişti. Tabi başka ülkelerden, özellikle uygarlıklardan yazar isimleri vererek o toplumların “kadim”liklerini perçinlemişti.
Pearl S. Buck’ın Ana adlı kitabını okuduğumda sanırım lise sonlardaydım. Zaman zaman dünyanın dönüşümü üzerine düşünmeye başladığımda aklıma bu romanın kahramanları olan ve buğday hasadı yapan o Çinli yoksullar da gelir. Var olma mücadelesi içindeki yoksul Çin köylüsü en açık biçimde bu romanda resmedilmişti. Bildiğim kadarıyla yazar Alman’dı ve aynı zamanda bir Çin hayranıydı. Komünist düşünceye kapıldıkları gerekçesiyle tutuklanan bir grup gencin idamı romanın sonuna doğru işlenirken, gençlerden birinin annesi olan zavallı kör bir kadının iç yakan dramı hala tüylerimi diken diken eder. Beni bu derece etkileyen başka bir roman var mıydı? Galiba yoktu. O romanda Çin’in vergi sistemini, köylülerin yaşam biçimini, davranış kalıplarını, kadınların, kocalarının kumarda kazandıkları paralarla nasıl gururlandıklarını, yoksulluğu ve çaresizliği en açık biçimde görmek mümkün. Bence o dönem Çin’i bir başka tarih kitabı bu kadar açık anlatamazdı bana.
Romanlardan, özellikle sanayi devrimi ve sonrasını öğrenmek mümkün. Unutulmaması gereken romanların tarihi vesikalar olmadıklarıdır. Gerçek bilimsel veriler tabi ki başka kitaplardan elde edilebilir. Ama romanın etki alanının tarihsel kitaplardan daha geniş olduğunu unutmamak lazım. Bir Zola olmasaydı, muhtemelen madencilerin çektiklerini bu kadar açık bilemeyecektik. Ya da Çukurova’yı bir Yaşar Kemal’den başkası bu kadar naif anlatamayacaktı. Ya da Rus edebiyatının o şaheserleri olmasaydı dünya edebiyatı bugün bu seviyede olmayacaktı.
Günümüzde roman tekniği bir ölçüde değişti. Anlatım o kadar derin ve etkileyici yapılmıyor gibi. Bir şatoda ya da malikânede yazılan, karanlık zindanların ruhunu taşıyan o romanlar yok. Yerlerine kendi insan profilini yaratan yeni yeni romanlar ve onların okuyucuları var. Yazarının bin bir parçaya bölünmüş kafasıyla ortaya çıkan roman, yine kafası bin bir parçaya bölünmüş bir kitle tarafından okunmaktadır.
İsmet Tunç
30.06.2010



