KALBİN ARZUHALCİSİ DURBAŞ

06 Aralık 2022 22:44 / 252 kez okundu!

 

 

Bir kanadı Erzurum, diğer kanadı İzmirli. Dünyaya kaydı, 10 Şubat 1944 diye düşülse de, her haksızlık ve zulümde içi hepimiz yerine sızım sızım sızladı. Dünyaya gerek olan kişizâdelerden. Asalet şecereyle, parayla, atamayla edinilmiyor.

 

****

 

KALBİN ARZUHALCİSİ DURBAŞ

 

 

Bir kanadı Erzurum, diğer kanadı İzmirli. Dünyaya kaydı, 10 Şubat 1944 diye düşülse de, her haksızlık ve zulümde içi hepimiz yerine sızım sızım sızladı. Dünyaya gerek olan kişizâdelerden. Asalet şecereyle, parayla, atamayla edinilmiyor. Kimi seçkin insanın mayasına katılıyor. Pasinler doğumlu, İzmir’de de doğdu ama. Vardır bin ölüp, bin bir doğduğu… Necatibey ilk, Karataş orta mekteplerinin ardından Namık Kemal Lisesi’nde okudu.İyi ki, çünkü esaslı edebiyat hocası İsmet Kültür girer sınıflarına, tılsımlı öğretmendir,  kılavuz olur… İstanbul Üniversitesi Türk Dili bölümünden ayrılıp, gazeteciliğe yazıldı. Yeni İstanbul ve Cumhuriyet’te “musahhih”likle başladı. Düzyazı, şiir, düzelti  ve hicran koyulduğu ilk işler. Vurgunlarda kanayıp,  unutmamak, şiirin ırgadı olmak da, kalbe dair kuvvetli arzuhal döktürmek de, hani okuyanın dilini lal, kalbini alafucuruk bozduman eden… Alan 67’yi dört sayı çıkardı, ardından Yeni A Dergisi yazı işleri müdürlüğü geldi. Cumhuriyet röportaj /sanat yazarlığı, Yeni Yüzyıl, Ateş ve Sabah’taki köşe yazarlığı Birgün’de sürdü.Hikaye-i hayatlarımız, konuk oyuncular, esas kız ve erkekler, mahalle aralarıyla yazılmalı aslında, araya annesi Şayeste hanım girmeli, çocukluğunun yok sokağı, Köprü, kitap “Kovan”ı, Saat Kulesi, “Hasansör,”  Hümeşe anane, mahalle arası ilmi, medâr-ı mâişet motorunu döndürmek, aşkın ve ayrılığın halleri,  sola meyletmek, hayatın nice darbesiyle bîtab düşmek, bunlarsız hayat hikâyesi olur mu?

İlk şiiri hangisi? Nerede, nasıl söyledi? Gönlüne mi yazdı, kâğıda mı, rüzgâra mı söyledi? (Kitaplar ilk şiirinin İzmir Ege Ekspres Gazetesi’nde yayınlandığını yazar.) “Rüzgârın yaşında olmak” kadar, “çocukluğunun avlusunda olmayı da isteyen” şairin anlatacağı çoktur, hayatında, “umudu, bir umudu”… Umudu söyler. Şiir de zaten ölüme karşı hayatın, aşkın umudu demek değil mi? “Kar tarlasında, sürgünde” olmak demek değil mi? Hızlı konuşmasını eleştiren öğretmenine söylemiştir belki ilk, o şiiri, şiir onu bilmeden… Şimdi bunca kitap ve şiir o örtmene gelsin! Ülkemizin, ateş çemberlerinde mahsur kaldığı dönemin kanayanı olarak söylediği kürem kürem şiir arasından, tek dizesiyle bile hatırlanacak olandır, Durbaş: “İlk okuduğu bir dağın: / Önce vatan…” Demek ki neymiş, ey ahali, esaslı şair dağı taşı konuşturan, coşturan, okuyup yazdırandır… Çırak aranıyorken eli sanata düşendir, kalpte pamuk yangını başlatandır, söndü sanırsın, sönmez…Şiir ve yazıları her dönemin belli başlı dergilerinde yayınlanır. Başlangıçta ikinci yeni  esintisi taşısa da, şiiri, sonra toplumcu şiire yönelir.  Hicranın, ayrılık ve sevdanın şâiri bilinse de, yahut o yönde ayrı bir okur kitlesi olsa da, kendine özgü dili, metaforları, hem anafikri hem sureti önemseyen, farklı, esaslı şairlerden olur ... “Şimdi hücrelerime atomun uzandığı / tüfeklerin ucundan kusulan insan / Eskirsem kendi adıma eskiyorum / tetiğe dokunsam dokunsam / Vursam/ Kendi kendimi vuruyorum / o Tanrı adına bozulan akşam / ölümün kıskandığı / Bir kuş  gibi uzaktan / Alnına çizilmiş ne varsa” (Ardıç-Evrim Şubat 1964) le yola koyulur. İşi ağırdır, “suyun yarasını sarmaya hükümlü…” “Bırak gitsin elveda, sen başkaldırısın!” günlerine yazılır. Yola çıktığı gün dağarcığında olan şiire dünyayı katar ve ülke ahvaliyle donatır, çünkü ömrü bunlarla nakışlı, kalbi bunlarla yaralıdır, Dicle’nin tavan arasını,  yürümekle aşınmayan sokakları, işçileri, Deniz’leri, darağaçlarını, yürüyen, düşünen, başkaldıran, bunun için ölen öldürülen gençleri yazar. “Orada, Diyarbakır’ın kalbinde uyuyor / zamanı ve zemini olmayan bir su suretinde / yılları yüzyıllara ekleyerek / ağacı ağaca, insanı insana bir de / Kız çocuklarının kayıp annesi /oğlanların çoban dayısı-ki davarlarını suvarıyor ay ışığıyla / gelinlerin yüreğindeki hızma / -göç edeli Süryaniler Midyat’tan…” Bu belki gurbete olduğu kadar, Mardin’e de alıştırmadır. Dersimiz Anadolu, konumuz taş ve göç ve hicran. Kalemini yontup, taşın ve Mardin’in destanına koyulur. (Taşın ve İnancın Şiiri Mardin.) Taşın ve sözün fazlasını kalemiyle yontar, budayıp indirdiği taşın içinden Mardin çıkar. Anadolu sofrasında ve dağlardan attığı sözü,  uçurumlarda tutar. Yurdun, suların, taşların, ağızsız dilsiz söyleyip duranların elçisi, fetihçisidir, menzili sorulmasın ister, çıkmaz sokaklardan geçer, söz çeliğine su verir, hasretle susazdığında içini sözle serinletir, “rüzgârını kaybedene şiir” verir, ne Cizre eksik kalır ne Kasr-ı Kanco, ne Dara’nın su sarnıcı, Deyrulzafaran’ın avlusundaki kuyu, mağaralar, ne de kalbin gayya kuyusu, kümbetler, seherler, güzler, kederler, ay kırığı sevdalar, çalıntı günler, gülün ateşi, gurbetler, elvedalar, nicesi, hepsi, büsbütün küre-i arz, hepsini söyler, ama, imbikten geçirir sözü, damıtıp öyle söyler. Refik Durbaş, destancılar soyundan. Öyle olmasa “yalnızlığını taşa yazan ustaya” şiir söylemezdi. “Bir halkın mezarda ve hayatta yağmalanışının acı hatırası ve zalım destanı”. Bu şiirin adını bunca yıl sonra ezberden yazabiliyorsam, şiir kendini ezberlettiği için. “Yazdı. Bahardı. Gül verdim / yağmura da gül verdim. Kar altında / umudunu toprağa ekenlere de / çilenin buğdayını biçenlere de / acının şerbetini içenlere de / ol esrar-ı aşk üzre berduş / bir uslanmaz sevda için hu çekenlere de / uyudum uyandım gül verdim.” dizeleri gibi, “Gülün Adı Ne?” şiirinin. Ekmek parası için didinmeye, gurbete, hasrete, sevdaya yazılan insanımızın da arzuhalcisi… En çok da ömrü hicrana yenik düşmüş kadınların… “.../ sabrı cömert, kısmeti kapalı / …/ Onlardır çünkü hicranın çeyizi / acıya alışkın, aşka yabancı / hayatın dışında hep soyadları / ve doğmadan haczedilmiş sevgili.” (Kardeşi Acının şiirinden.) Şiir en yüce makama arzuhalse eğer, bunu siyaset yahut halk / hak katına olduğu kadar, gönül katına, Rab katına da sundu. Şiirleri o en yüce makamın gelen evrakında kayda girdi mi bilinmez, yanıt malum, geniş bir okur kitlesi ol yanıt… Şair merhabasını eksik etmez, gene de… “İçerdeydin ama tutuklu değildi söz / umut da, rüzgâr da, inanç da / çıktın aydınlığına bir sabah sevincin / umut da, rüzgâr da, inanç da / sevdasını canla ödeyen dost, hoş geldin / geride kalan borç ahfadına merhaba.” (Eyüp / Hücremde Ayışığı. /Cem yayınevi) “Çırak Aranıyor” ile 1979 Yeditepe şiir armağanına, 1983 Behçet Necatigil şiir armağanına “Nereye Uçar Gökyüzü?” ile, 1993 Halil Kocagöz şiir ödüllüne “Menzil” ile, yanı sıra, PEN 2012 “Olmasanız eksiktik” sunumuna değer görüldü. Cumhuriyet Gazetesi’ndeki “Kapıkule’nin Vatansızları” söyleşisiyle 1989 Ana izleği şiirdi, bazen gezip dolandı kuytuyu yâdı, Anadolu’nun keşifçisi, gurbetçimizin iz sürücüsü oldu, röportaj ve yazı dizileri, düz yazılar ve çocuklara da yazdı, önünde sonunda durağı  kıblesi hep şiir oldu. “Şiirin Ş’si yerine Ş’nin şiirini yazmak istemek” az buz iş değil… Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin söyleşi dalında yılın gazetecisi seçildi.  

Şair Refik Durbaş hayatını kaybetti! Refik Durbaş kimdir?

Halk şiirimizle hısım, mani, koşma söylediği kadar, rubai tadında da yazdı, köklerden su çekti şiirine, Divan yahut halk şiiri, fark etmez, acemi kalmak için titizlendiği şairliği bu iki ana damarla hemhâl oldu. “Anayasası olmayan tek cumhuriyet şiir değil mi?” diye sordu, yanıtını kendi verdi, “kul da kendidir, Tanrı da.” Anday, Durbaş’ın serüvenini ilginç ve izlenesi bulduğunu söyledi. “Değişir, gene de kendi kalabilir”. Değişik güzellikler yaratan biçim kaygısının altını çizer. Anday’a göre öylesine güzel bir kafes hazırlar / çizer ki şair, içine gönüllü hapsolacak kuş kendiliğinden gelir, konar… Akbal en beğendiği sanatçılar arasında saydı adını. Sessiz, durgun, varlığını öne çıkarmak istemeyen bir engin gönül sahibidir. Boşuna yazmaz, ona göre.

Şairler grevinde Can Yücel’le grev gözcüsü gömleğini kuşanıp şiir nöbeti tutarlar…General Doğan Hızlan için Durbaş’ın şiiri, Sait Faik’in insanlarının şiire girişidir. Çırakların onun şiiriyle hak ettiği rütbeyi aldığını söyler. O çıraklar, o çocuklar, o sokaklar durup durmadadır, fotografilerini o sokağın çocukları çeker, önümüze sürer, sesini de onlar taşır bize. Yalnız çıraklar değil, çocuklar da indinde önemlidir, çocukları el üstü, göz nuru, baş tacı eder. Hoş, çocuklar bu cüssesi büyük, ruhu çocuk, gönlü Karun oyun arkadaşlarının farkındadır, o da ayrı… (İkinci Baskı, Evliya Çelebi, Kırmızı Kanatlı Kartal, Denizler Sincabı adlı kitaplarının değerini yeterince bildiğimiz söylenebilir mi?) “Barıştan yanadır bütün çocuklar / sabah kuşatılmış bir toplama kampında / ayrılığın tetiğini okşasa da elleri / akşam: yıldızların mor orağıyla / sessizliği devşirse de yetim  öksüz sesi / barıştan yanadır sesini de onlar taşır bize. “bütün çocuklar / nice çığlık emmişlerdir / nice korku gezmişlerdir / yürekten hisli sevmişlerdir / güvercin harmanı çocuklar” (Devrim Koyun Çocukların Adını.) Bir şair ne öğretir? Yahut şöyle soralım, şair öğretmeli mi? Durbaş’a göre, kuşların dilini, çiçeklerin, özlemlerin, eylüller ve gurbetlerin, akarsuların, zamanın, ateşi sönmeyen zamansızlığın dersini… Umudun dilini, en çok onu öğretir. Usta eli almayan, kökten sürme şairdir. Usta olmak istemez zaten, bir eli, bir gözü, kalbi ve bilinci hep acemi kalsın ister. Sanat acemiliktir, ona kalırsa. “Acemi elimin acemi şiiri” der. Sokaklardır ezelden ebede acemi olan. Evler öyle mi ya, evler ustadır, oturuşmuş olandır. Şiirini okumalar kadar hayatın şahdamarından çıkarır. Şimdi, şu gün şu saat yazmaya yeniden başlayacak olsa, hiçbir ustanın sözüne kulak asmayıp aynı kitaplarla, Pekosbil, Nat Pinkerton, Estergon Kal’ası, Define Adası, Suçumuz İnsan Olmak, Rıza Bey Aile Evi vb. ile koyulacaktır yola. Bir sokak lambası ışığı yahut evin arka odasında okumanın kapısını aralayacaktır, hiç değilse seher yeli girecek kadar… Herkesten en çok da çocuklardan bekler bunu, okumanın kapısını kındırık bırakıp, seher yeli ve sözcüklerin, harflerin, şiirin o kapıdan içlerine ağmasını sağlamalarını. “Yazının kara mürekkebinin gün gelip onların parmaklarına da bulaşacağını umarak... Anların ve anıların acemiliğinin de öyle…” “Kendi karanlığından aydınlık damıtan, sözcüksüz, bembeyaz sıradan ve uçurumlara dar gelen bir şiir yazmayı” isterken, büyük, görkemli, rüzgârla oynaşan, terazisi denk uçurtmaya mektup salarcasına, göğümüzü süslemektedir, şiiri. Bilir bunu, bilmezden gelir, usul insandır, çalımsız, derine yazılan, deruna söyleyen... Kalbin bu, kendi sessiz, sözü gümbür gümbür arzuhalcisinden neler dinledik, neler öğrendik, içimize rengârenk bir ebem kuşağı çizip boyadı usulca. Sesini, dizelerine emanet etti. Okuduk, anladık,  unutmadık. Şairler zaten, bundan başka ne bekler?

 

Ayşe KİLİMCİ

02.12.2022

 

Son Güncelleme Tarihi: 07 Aralık 2022 11:19

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.