Yazın bitimine az kalmışken...

10 Eylül 2010 02:30 / 2004 kez okundu!

 


Yazın bitimine az kalmışken, ben “zaman niye bu kadar çabuk geçiyor?” sorusunu kendime sormaya başlamışken, arkadaşlarım yazlıklarından kışlıklarına dönerken, plajlar yavaş yavaş boşalırken, hava sinsi sinsi soğumaya başlarken, 12 Eylül yaklaşırken, ben okulun başlayacağını hissetmeye başlamışken ve okulun başlamasına tam bir hafta kalmışken kafamdaki bütün soruları, beni meşgul eden düşünceleri bir kenara itmemi sağlayacak bir şey oldu.

İstanbul’dan bir kaç aydır görmediğimiz yakın arkadaş olduğumuz bir aile, Çeşme’de bize ziyarete geldi ve benim okul ve gelecekle ilgili düşüncelerimi kısa sürelik de olsa durdurmamı sağladı... Çeşme’de bulunduğumuz sürece aile gençlerini eğlence yerlerine götürdükten sonra sıra, kısa ama öz yapılacak olan deniz komşumuz Sakız Adası’na olan gezimize geldi...

Sabah Çeşme Marina’yı onlara gezdirdikten sonra bütün grup toplanıp pasaporttan geçtik ve vapurumuz ERTÜRK’e bindik... Çıktık yola... Vapur’da giderken neler mi fark ettim? Bizim gibi adayı keşfe çıkıcak Türk turistlerin yanı sıra, Çeşme gezisinden dönen genellikle 50 yaş ve üstü teyzeler ve amcalar vardı. Yüzlerine baktığımda sanki hiç bir farkımız yokmuş gibi de hissetmedim değil. Tiplerimiz, saç rengimiz, gözümüz, kaşımız çok benziyor onlara... Buna da Akdeniz insanı diyorlardı sanırım... İnsanları izlememin ardından hemen bir yere oturup yazın popüler kart oyunlarından olan ve benim de ancak öğrenme şansım olduğu Küt (Americano) oyununu oynadık. Bence eğlenmeye, beyin çalıştırmaya ve zamanın geçmesine çok iyi geliyor bu oyun. Oyunu bitirme süresi ne kadar uzun olsa da, biraz bile oynamak rahatlatıyor insanı. Bız de oyunun daha yarısına gelemeden o ihtişamlı Sakız adasının limanına yanaşıverdik.

Birlikte geldiğimiz ailenin tanıdık Yunanlı arkadaşları olduğu için onların evinde kalacaklardı, biz de otelde. Onları eve bırakmaya gittik. Ben de böylece ilk kez bir Yunanlı’nın evine girmiş oldum. Kapıyı açtıklarında gördüğüm görüntü anlatmakla bitmez.. Saçları ağarmış dede, simsiyah kıvırcık saçlı torun ve kısa boylu süslü bir anneanne bizi parıldayan gözlerle karşıladı. Evlerini gezerken fark ettim ki aynen bizim gibi misafirperverdiler... Odalar son derece düzenli, havlular üst üste konulmuş ve tatlı bir koku içeriyor. Evin dedesi konuşmaya istekli, çocuğunu çevirmen olarak kullanıp bizimle iletişim kurmayı başardı ve bize tavsiye edebilecekleri bir restoran olup olmadığını sorduğumuzda cevabı, arabaya atlayıp onu takip etmemizi istemesiydi. Ailecek arabayla bize yolu gösterdiler yani... Ne kadar nazikçe... Akşamımız lezzetli mi lezzetli Yunan yemekleri yiyerek geçti. Hani derler ya Yunanlıların yemekleri Türklerinkine benzer, aslında doğru ama ben yine de bir tane değişik yemekle karşılaştım; “Daughter’s breast” içinde tavuk, mantar, krema ve özel sosunun üzerini ince ekmek dilimiyle kaplanmış ağzının suyunu akıtan bir yemekti. Bu güzel yemeğin ardından kendimizi şirin, Greken Castle adlı bir pansiyonun rahat yatağına attım ve yarın yapacaklarımızı şimdiden düşünmeye başladım.

Sakıza gidenler bilir, bu ada o kadar büyük ve kuraktır ki sadece kıyı taraflarında toplu yerleşim yerleri vardır. Limanın olduğu yer genellikle turistleri çeker, çünkü burada çarşısı, kafesi, restoranı kısacası bir gününüzü geçirebilecek herşey bulunur. Günümüze bu bölümü gezerek başladık ve çok ilginç bir olay başımıza geldi. Tam çarşının çıkışına yürüyorduk ki yaşlı bir adam yanımıza geldi, herhalde Türkçe konuştuğumuzu duymuş olmalı ki bize geçmişini anlatmaya başladı. İstanbul’da yaşayan Rumlardanmış kendisi ve sırf Türkçe'yi ve Türkiye'yi özlediği için yanımıza gelip konuşma ihtiyacı duymuş. Üzücü olan durum ise sırf geçmişteki politikalar yüzünden kültürleri ve coğrafyaları benzeyen insanlar olarak düşman haline getirilmiş olmamız. Oysa belki bu iki toplum birbirini tanısa ve birlik içinde hareket etse ne kadar birbirine yarar sağlayabilir. İçimize dokunan bu amcaya iyi günler dedikten sonra Sakız’ın siyah taşlarıyla ünlü plajı Emporios‘a gittik ve ben bu kadar huzurlu bir havası olan ve denizi saydam bir plaj görmediğime karar verdim. Her ne kadar sıcak taşlara basarken ayak tabanlarım yansa da hep gitmek isteyeceğim bir bölümü olacak Sakız Adası’nın.

Denize girip iyice ıslandıktan sonra kendimizi Sakız’ın dar sokaklarından geçerken bulduk. Tıpkı Alaçatı çarşısında olduğu gibi... Renkli renkli kapıları olan yapışık evlerin arasından geçerek varış noktamız Mesta adlı kafeye oturup tostumuzu ve lezzetli ev yapımı dondurmalarını yemeye başladık...

Akşam Yunanlılar’ın sazı Buzuki’nin neşeli sesini dinlerken Hotzas diye bir restoranda balık yedik...

Gelecek günün sabahı da Çeşme’ye geri döndük. Çok güzel bir iki gün geçirdik. Kültürlerimizin ne kadar benzediğini de böylece fark etmiş oldum... Sakız Adası’na tekrar gitmek dileğiyle...


Rana Yiğitbaşı

07.09.2010









 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.