ZEYTİN DALINDAKİ KUŞ'A AĞIT

30 Ocak 2018 23:58 / 1858 kez okundu!

 

 

Yeni zeytin yazılarıma hazırlanırken, eski bir yazımla giriş yapayım önce dedim :) "Zamanı gelince uçurmazsanız kanadı kesik olmayan kuşları, kanatlarının farkına varan ve öte dünyayı görmek için yanıp tutuşan özgürlük aşıkları altın uçuş yaparlar." 

 

****

 

ZEYTİN DALINDAKİ KUŞ'A AĞIT

 

Zamanı gelince uçurmazsanız kanadı kesik olmayan kuşları, kanatlarının farkına varan ve öte dünyayı görmek için yanıp tutuşan özgürlük aşıkları altın uçuş yaparlar.

Yıllarca güvenmedin. Her şeyden ürktün.Yakınlaştığın çok anlar oldu ama hiç teslim olmadın. Sırtını hiç yaslamadın kimseye. Yayılıp yatmadın. Hep o güzel pençelerinin üzerinde yumdun gözlerini. Yumdun, açtın. Bir kez bile deliksiz uyumadın. Hiç güvende hissetmedin kendini. İstemediğin her şeyi reddettin. İstediklerinde ise direttin. Önceliklerini hep doğru zamanda ve uygun olanlarından seçtin. Asla tercihini değiştirmedin. Ve şimdi kafeste olma-ma-yı her şeyi göze alarak seçtin.

En sonuna doğruydu...

Sadece birisine o güzel kanatlarını, bombeli göğsünü, boynunu, gaganı dayayıp, savunmasız ve yumuşacık oldun. Bakışların, kendine yeter halin, sahiplenişin farklıydı. Şefkate bıraktığın kendini, sonunda ulaşılır kılmıştın. Çözmüştün buzlarını, bir kereliğine de olsa suda yüzen nilüferlere dönmüştün. Aşktı bu kendinden olmayan cinsine zahar. Belki de çözemedi bunu kuş zekan. Hem canım öbür cins de ne zaman çözmüş ki?Kaçış hastalığı bunun adı. Adını koymuştum işte. Fransa’lardan doktor getirtmeden...

Tam iki sene önce bu zamanlardı. Türkiye – Güney Kore maçının yapılacağı günün sabahı. Kahvaltıya inmemiştim daha... O aşkının omuzlarından havalanmıştı. Verandaya çıktığımda kafesin kapısı açık, ne Sultan ne de ev halkı ortalıkta yoktu. Bahçeden fırlayıp, zeytinliklere koştum. Durum ortadaydı! Herkes hep bir ağızdan koro halinde “sultan” diye sesleniyordu. Ağaçların altında konu komşu kaçak kuşu arıyorlardı. Ben soğukkanlılığımı koruyor gözüküyordum ama içimden yüzüme tırnaklarımı geçirip, dizlerimi dövüyordum. En yumuşak sesimle “sultanım, canım, kızım” diyordum. Çok emindim onu bulacağımdan. Birden çok tanıdık bir sesle coştuk. “uuuuu”. Bu Sultan’ın şefkat mırıltısıydı. Tanrım onu zeytin dalında görmüştüm. Gagasının üstü zedelenmiş, yer yer kanamıştı. Tırmanamıyorum, uzanamıyorum onun tünediği dala kadar. Bilir bilmez herkesten bir öneri. Ben itfaiyemi çağırsak yoksa usulca onun yanımıza gelmesini mi beklesek derken...

Sultan kanatlarını açmıştı kocaman. Şaşırıyordu kendisine, hem bir kuştu, hem de uçmasını biliyordu. Beceriyordu işte. Tam 11 artı 22 yıl beklemişti bu anı. 1980’ li yıllardan önce başlamıştı insan ilişkilerine. Sultan on bir yaşında Afrika Jako türü papağan bir kızken o zamanki kocasının adı Yavuz’dan ayrı satıldığı için bana geldiğinde yalnız bir duldu. Sabah saat beşte kalkar onun kalın bir sesle “Yavuz Yavuz demesini dinlerdim. Almanya’daki karşı komşuları Makbule imiş. Onu da “Makbuş huu hu” diye yad edişini... Yalnızca iki sözcük bilirdi onu tanıdığımda... Ve şimdi şam fıstığı, çikolata, makarna, omlet, sıcak bir yuva ve imkansız insan aşkını kanatlarının tersi ile itti...

Özgürlüğün sınır-larına, sınır-sızlığına uçtu. Altın uçuştu bu.

Ölümüne bir uçuş. Nasıl isyankar, kölelik karşıtı bir süzülüş gökyüzünde. Bir annenin yetenekli çocuğuna dolu gözlerle baktığı gibi ben de sonsuzluğa uçan kuşun arkasından gizli bir gururla baktım. Ama bu beni teskin etmedi. Olsun uçmasın, kanat çırpmasın, oturunca otursun, kalkınca kalksın, yürüyünce yürüsün...Onun köleliği benim mutluluk kaynağım.

Şimdi ne yer, ne içer? rüzgarda nasıl durur ağaç dallarında, doğanın lambası ay ve güneş, karanlık, yağmur onu çok üzer. Ya çok sevdiğim kediler, vahşi öbür kuşlar...

Zeytin dalındaki kırmızı kuyruklu güzel kuş eğer uzağa gittiysen, dünyayı küçük çok daha küçücük sandın biliyorum.

Ve sen artık kaçak bir kuşsun, nereye uçsan yakışırsın. “Özgür kızın”, özgür kuşu.

Aylarca ve gecelerce, sabahlarca seni aradım. Senin için ağladım. Gazetelere ilanlar verdim. Ödüller koydum bulup, getirene. Afişler yapıştırdım her yere. İncir ağacında çekilmiş son fotoğraflarından birini büyütüp. Bastırdım. Altına “Sultan adlı kırmızı kuyruklu bir papağan..."

Kapısı açık kafesine en iştah açıcı Şam fıstıklarını koydum...

Nafile seni eve getiremedim. Demek ki sen “ya istikbal ya ölüm” dedin. Sen uçtuktan sonra anladım kuşların da siyasetçi olduğunu. Üzerinden zaman geçti de şimdi daha iyi anlıyorum. Bülbülün altın kafese neden ters baktığını ve vatanım diye tutturduğunu. Demek bir kuşlara yetmişti gücüm, çünkü ben bu ölümlü dünyada genellikle uçması gerekenleri, hemen uçururum!



Pervin MISIRLIOĞLU

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.