1 film ve 1 gerçek

19 Nisan 2012 14:09 / 1702 kez okundu!

 


Ölümle Yüzleşme

Varlık, yaşam ve ölüm sarmalında bocalayan modern insanı hikaye eden Palermo’da Yüzleşme filmi, insana o hep kaçtığı gerçeği hatırlatıyor: Ölümünle tanışmaya hazır mısın?

***

Yeni Alman sinemasının başarılı yüzü Wim Wenders, modernitenin yalnızlaştırdığı ve kendisi gibi fotoğrafçı olan Finn Gilbert’ın hikayesini anlattığı son filminde “Var olmak neden bu kadar acı verir?” sorusunu irdeler. Avrupa’nın düzeniyle insanı tedirgin edecek denli modern ve gri sokakları, apartmanları ve yaşamları arasında donuk ifadesini hiç bırakmadan ve kulaklık takarak dinlediği rock müzik eşliğinde Finn’in gelgitler ile arayış içerisinde olduğu görülür. Varlık sancıları çektiğinin henüz kendisi de farkında değilken akademide verdiği derslerde fotoğrafın ardında hiçbir şey yatmadığını, görülen dışında bir varlığın olmadığını söyleyecek kadar da reddiyecidir. Antika arabasında yol alırken başına gelen bir kaza hayatını tümüyle değiştirir. Kazanın saniyelik akışında ölümün insan suretindeki yüzünü görür. Ve sonrasında yaşamının kendine dair tüm izlerini yeniden keşfe çıkar. Finn, Ölüm’ünü ararken asıl bulmak istediği ölüm kadar yaşamın da ten temasıdır. Hatta hayat için Ölüm ile pazarlığa bile tutuşacak kadar hüküm sahibi olduğuna inanmak ister. Oysa modern insan ölüm karşısında öylesine aciz kalır ki, çareyi kendini teselli etmekte bulur.

Ölümün fotoğrafını çekmek

Fotoğrafçı Finn eceliyle yüzleşmek için Palermo’ya gittiğinde onu yaşadığına inandıran ilk şey, hayret edebilmeye başlamasıdır. Usta oyuncu Denis Hopper’in canlandırdığı Ölüm’ün de kendini ifade etme çabasında olduğu görülür; soğuk değil sıcak ve mütebessim olduğunun bilinmesini ister. Ölümlü olan Finn ile yüz yüze geldiğinde onun şahsında insana bir bağlantı, bir köprü olduğunu; ürkütücü ya da korkutucu olmadığını anlatmaya çalışacaktır.

Almanya’nın huzursuz modernitesine karşı toprak renklerinin hakim olduğu Palermo, Finn için ruhunu huzurunda dinlendirmek istediği bir liman olur.

Kendisini “kayıp” olarak tanımlayan Finn, bir bakıma kendini tamamlamak, eksiğini bulmak için çıktığı yolculukta Ölüm’ün birçok okuna hedef olur. Burada sembolize edilen gerçek, kader oklarının salvosuyla sendeleyen insanın, yaralarını iyileştirme çabalarına denk düşer. Finn karakterinde imgelenen asıl insan, yaralandığının, üzüntüsünün, yaşamı anlamlı kılamayan halinin farkında olan modern insandır.

Almanya ile Palermo sokaklarında rock müziğin bütün iniş çıkışlarını ruha dinleten Wenders filminde, yaşamla ölüm sarkacında salladığı egosantrik insanın ruh hallerini resmeder. Bunu yaparken ölüme, yaşamın kendisine ve zannedilen benliğe karşı eleştireldir.

Ölümü bilmiyorum

“Kederim gerçekten sınırsızdı
Uzaklaşmak zorunda kaldım.” (Hölderlin)

Wenders’in filminden hareketle ölüm gerçeğinin zihinlerde neye denk geldiğini sormak ve iki kutuplu yaşam düzleminde Batının ve Doğunun ölümü hangi yüzle resmettiklerini irdelemek yerinde olur. Burada ölüme dair insana sunulan keşiflerin hatırlanması, batılı ve doğulu kıyaslarla daha yakından anlaşılabilir. Batı, ölümü bilmez; sadece zanneder. Doğu ise, ölümü duyar; sezgisi bir keşif sürecidir. Batılı, yaşama hükmetmek isterken Doğunun hakimiyet kurmak istediği alan, ölümün kendisidir. Ve ölümle olan bu ilişkisinden dolayı mistikleşir, ruhanileşir. Bu hükmetme algısı nedeniyle Doğu için ölüm bir hazza dönüşürken (şeb-i arus); Batılı için ölmek depresif bir acının ta kendisidir. Batının evreninde ölüm, her tür korkunun ana santraliyken, doğulu hayatta ölüm, dünya şaşkınlığının sona ermesi, yüklerden kurtulma, aslolana çağrılma anlamına gelir.

Ölüyle birlikte ölümü unutmak isteyecek kadar ondan korkan Batı düşüncesi için ölüm bir son, bir yitiş ve acılı bir vedadır. Ölümü ona hatırlatan her şeye gardını alan Materyalist anlayış, sanatından ideolojisine dek ölmeyen bir gençliğin, sonu olmayan bir varlığın peşindedir. Yaşlanmayı bu nedenle acziyet olarak görür. Yaşlı beden zamanla ölüm için aciz bir ava dönüşürken, gücünü tazeliğinden ve ölüme olan uzaklığından aldığı için gençliği kutsar.

Maddecilerin aksine Doğu mistisizminde ölümü canlı tutmak gayesiyle ölüleri anmak neredeyse bir perestiş konusudur; bu algının izdüşümü olarak mezarlıklar hayatın en hızlı akan yerlerinde, yaşamın insanla buluştuğu görünürlerde yerini alır. Ölüm, hayatın dip komşusu, adeta karın kardeşidir . Doğulu bakış tefekkür-ü mevt alıştırmasında kendi ölümü gelene dek onu anmak üzere felsefi bir adanışa girişir. Burada amaç, ölümü çağırmak değil, zamanı geldiğinde ölümün ona tanıdık gelmesi, ölümün de bu sadık yolcuyu hatırlaması içindir.

Batılı ölümü sever mi?

Hayatın başlangıcından bu yana milyarlarca insan ölüm sonrasına inanır ancak yaşamaya devam etmeyi de bir o kadar arzu eder. Ölümü sıkça düşünmek insanı o gerçeğe daha da yakınlaştıracağı düşüncesiyle korku doğurur.

Yapılan bir araştırmaya göre insanlar yaşlandıkça ölüm hakkında daha kötümser bir algıya saplanırlar. Batıda yaşlıların birçoğu öbür dünyada sevincin ve huzurun var olmayacağını ve ölenle yaşayan arasında bir iletişimin bulunmayacağına inanır.

Kadınlar, ölüm hakkında daha ılımlı düşünürken erkekler ölümden sonraki yaşamın varlığının bilimsel olarak kanıtlanması gereğine inanıyor ve bunun yanında ölümden sonra yalnız kalacakları endişesini taşıyorlar.

Batı’da ölüm, kaza oranlarının, hastalıklardan kaynaklı ölümlerin en aza indirgenmesinden dolayı yaşlılara dönük bir ritüel gibi algılanır. Ancak şimdilerde AIDS’den ölen genç bir nesil var. Bunlar kaza haricinde göz göre göre ölümün beklendiği “talihsizler” kategorisinde ele alınıyor.

Ölüm modern batıda ne yana düşer?

Çaresizlik düşüncesiyle beraber seküler yaşamda ölüme karşı agnostik bir bakışın da etkisiyle iki tepkinin geliştiği görülür. Ölüme karşı direncin düşmesi olarak da değerlendirilebilecek bir üstüne gitme ya da boş verme algısı belirir. Diğer yanda ölüme karşı hiddet bilincinin artışıyla birlikte dünya yaşamında immortality/ölümsüzlük bilincinin histeri boyutunda diretilmesi sözkonusudur.Bu bağlamda modern batı toplumlarında insanlar dini köklerine olan bağlılıklarını kaybetmiş görünüyorlar. Kiliseye gitmeye önem verilmeyen bir ortamda büyümüş olanların yanında, kiliseden vazgeçmiş olanların sayısında her geçen gün artış olduğu kaydediliyor. Denilebilir ki beyaz adam, ölünce İsa’ya gideceğini söyleyen ölüm döşeğindeki büyük annesine inanmakta artık zorluk çekiyor.

Modern Batı’da ölüm, güncel yaşamın bir parçası değil, dini kurumlar tarafından organize edilen ve sisteme bağlanan dinsel bir olay olarak algılanıyor. Bireysel yok olma fikrine karşı çıkan ve ölümü öbür dünyaya ulaştıran bir geçit olarak tanımlayan bazı batılılar ise düşüncelerini “Bu bizi yüksek bilince bağlamakta ve bizi sadece bir insan olmaktan kurtaran ve ebedi yapan şeydir” şeklinde açıklıyorlar.

Doğu’da insanlar Yaratıcının onlara kötü bir şey yapacağına inanmak istemezken Batılı inançta böylesi bir iyimserlik yer almaz. Aksine ölümün çok güç ve acı dolu bir seyahat olduğu kanısı ağır basar.Tutundukları bütün dalların ellerini acıttığı seküler mantıkta insan, ölüm gibi mutlak derecede tedirgin eden bu kaygıya net bir teselli bulamaz. Nietzsche, Camus ya da Zerdüşt, parlak detaylar sunsalar da ölüm karşısındaki keyfiyetleri kendi telaşlarında son bulur. Reddiyecilerin tümden yok oluş şeklinde tanımladıkları ve karşıt tepki geliştirdikleri ölüm fikrine karşılık, inançlı Hıristiyanlarda ahiret inancı olduğu halde ölümü mutlak yalnızlık şeklinde tarif edenlerin tesellisi hiçlikte yalnız kalmama ümididir. Bu yüzden “Hiçliğin olduğu yerde Tanrı vardır.” (William Butler Yeats) denilmiştir.

Çünkü ruhun aynasında gerçek daima çıplak görünür…


Özlem COŞAN

Son Güncelleme Tarihi: 25 Nisan 2012 11:03

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.