SONBAHARDA SARHOŞ BİR KASABA

16 Eylül 2010 15:14 / 2483 kez okundu!

 


Türk edebiyatına kazandırdığı Sayıklamalar, İşlenmiş Aşka Mektuplar ve 1001 Fıçı Bira gibi genelde kasaba sıkıntısını ve o sıkıntının gönüllü kabullenicilerini başarılı bir şekilde anlatan Ferhat Uludere’nin yeni kitabı Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba üzerine söyleştik...

***
Kasabaların küçük dünyalarında hayatın tek düzeliğinin öğüttüğü sıkıntılar en çok hayalleri olan sakinlerinin ruhlarına çöker. Çünkü onlar, kasabaların üzerlerine abanmış kasvetli havalardan kurtulmanın umudunu içlerine doluşturmuş ve doğdukları yerlerle olan bağlarını eskitmeye başlamış tutunamayanlarıdırlar artık o kasabaların. Düşledikleri kentlere kaçışın planlayıcısı olarak gidecekleri güne kadar kasabaların sıkıntısıyla daha da ağırlamış sokaklarında tutkularını ve hayallerini dolaştırıp dururlar.

Türk edebiyatına kazandırdığı Sayıklamalar, İşlenmiş Aşka Mektuplar ve 1001 Fıçı Bira gibi genelde kasaba sıkıntısını ve o sıkıntının gönüllü kabullenicilerini başarılı bir şekilde anlatan Ferhat Uludere’nin yeni kitabı Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba, Ajan Şaban, Balıkçı Süleyman, Deli Ahmet, Kel Tayfun, İdris Kaptan, Eleni ve Feymece gibi karakterleri aracılığıyla bizi bir kez daha kasabaların sıkıntılı ortamlarıyla ve o sıkıntılı zamanların içinde var olmaya çalışan sakinlerinin çalkantılı ruhlarıyla yüzleştiriyor.

2006 yılında yayımlanan 1001 Fıçı Bira romanınızdan sonra Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’ya kadarki süreç nasıl geçti?

Yazıdan uzaklaştığım bir süreç oldu aslında. 1001 Fıçı Bira yayımlandıktan sonra, daha yoğun çalışmaya başladım ve bulduğum ilk boşlukta da Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’nın iskeletini oluşturmaya başladım. Güzel ve keyifli bir süreçti, ama ondan sonra gazetede çalışmaya başlayınca uzun süre yazamadım. Ama bir yerden sonra gerçekten yapmam gerekenin başkalarının yazılarını düzeltmek, sayfaları yönetmek değil de romanı bitirmek olduğunu anladım ve hızla yazmaya koyuldum.

Bir önceki romanda Feryat ile Şehrazat’ın aşkı ve kavuşamayışı etrafında kurgulanıyordu. Bu romanda da Hazan ve Feryat var ve yine aşk ve yine kavuşamama durumu…

Feryat Şehrazat’la kavuşsaydı, hatta daha en başında birlikte olsalardı. Sadece “mutlu oldular” derdik onlar için… Ama kavuşmadılar ve Feryat’ın herkese anlatacak anıları oldu… 1001 Fıçı Bira bunu anlatıyordu… Yani iki kitap da aslında imkansız aşkların hikayesini anlatıyor, çünkü sevgiliyle birlikte büyütülen ve tüketilen aşkın hikayesi olmuyor…

Feryat karakteriyle neden bu kadar sık karşılaşıyoruz? Feryat’ı sizin yazın yaşamınızda özel kılan nedir?

Feryat aslında benim büyüdüğüm kasabada arkadaşlarımın taktığı ve yıllarca taşıdığım lakabım. Hatta adımın önüne geçmiş bir durumdaydı. Beni sadece Feryat olarak tanırlardı. Feryat bir anlamda benim kasabalı tarafım, bir anlamda ait olduğum yerin bir simgesi ve kasabaları anlatırken kullanmaktan çekinmediğim bir isim… Lakap ve isim arasında bir şey… Farkındaysanız hikayelerimde Feryat yoktur, ama kasabayı anlatan romanlar yazarsam Feryat hem olacaktır… Bir kurtuluş yok yani…

Taşra edebiyatında genelde taşra hayatının acımasızlığından çok eğlenceli “küçük hayalleri” olan yumuşak hikâyeler anlatılır. Sizin hikâyelerinizin geneline baktığımızda hep bir köşeye sıkışmışlık, hep bir acımasızlık var…

Çünkü birçok defa taşrayı yaşamayanlar anlattı bu ülkede ve büyük şehirlerden bakıp orayı çocukluklarının sorumsuzluk günleri olarak gördüler. Orada her şeyin daha güzel olduğunu düşündüler ve naif şeyler yazdılar. Ben çocukluğumu orada geçirdim ve taşranın tüm acımasızlığını, çaresizliğini biliyorum ve bunu anlatıyorum… Çünkü daha önce de söylediğim gibi taşra bir çocuk kadar eğlenceli ve bir o kadar da acımasızdır…

Ama tüm bunu yaparken taşraya yine dışarıdan bakıyorum. Çünkü taşra yaşamı insanın tüm özgüvenini emer ve oradayken keyfinizin yerinde olduğunu düşünürsünüz. Bu kitap yayımlandıktan sonra Lüleburgaz’a gittiğimde roman hakkında konuşurken eski arkadaşlarımdan biri “hep taşranın sıkıcı olduğunu söylüyorsun da biz burada sıkılmıyoruz artık keyfimiz yerinde” demişti… Böyle bir yerdi orası…

Feymece ve Al Karısı karakterlerinin kökeni kasaba efsanelerinden mi geliyor?

Al Karısı bir söylence olsa da Feymece öyle değildir… Al Karısı öyküleri Trakya’da çok anlatılır. Bazıları Al Karısı’nın bir cin olduğunu söyler ama benim dinlediğim hikâyeler de bir cinin ötesindeydi. Kırmızı bir gelinlikle geziyordu, uzun zaman önce Balkanlarda kadınlar kırmızı gelinlik giyerlermiş ve Al Karısı da gelin olacakken felakete uğramış ve insanlardan intikam alan bir mahlûk. Aslına bakarsan Al Karısı bildiğimiz loğusa depresyonu. Özellikle kadınların ilk çocuklarında baş gösteriyor, anne ve çocuk birbirine alışamıyor, anne de ondan kurtulmak istiyor. Ama meseleyi böyle anlattığımızda hiçbir tadı kalmıyor değil mi? İşte bence modern dünyanın en büyük sıkıntısı da bu, tanımlanmadık bir şey bırakmadı. Bu da edebiyatın en büyük tehlikesi... Feymece ise Anneannemin komşusunun adıydı ve kadının çocukları gözlerinin önünde ölmüş ve o da akli dengesini tamamen yitirmişti. Korkardım ondan ama herkes onun bana bir şey yapmayacağını ve kucağında oturup beni sevmesine izin vermemi isterdi. Sonra öldü Feymece, ama o kadın ve “Güzel kızanım” diye beni sevmesi aklımdan hiç çıkmadı.

Yazın yaşamınızda taşra sınırları dışına çıkmayı düşünüyor musunuz?

Taşra hep olacak yazdıklarımda ama her zaman değil tabii ki… Çünkü yaşamın en sahici olduğu yer her zaman taşradır…


İzmirizmir.Net

16.09.2010




 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.