Yalçın Ergündoğan: '1 Mayıs sanığı'nın gözünden 1 Mayıs 1977'nin hatırlattıkları

29 Nisan 2011 11:10  

 

Yalçın Ergündoğan: '1 Mayıs sanığı'nın gözünden 1 Mayıs 1977'nin hatırlattıkları

1 Mayıs 1977 'Emek Tarihi' açısından olduğu kadar, Türkiye'nin yakın siyasi tarihi açısından da büyük önem taşıyan bir olaydır. 1 Mayıs, yakın siyasi tarihimiz içinde, (bugün biraz deşifre olmuş gibi görünen) yeni adı ile "derin devlet" in, o günkü adı ile "kontrgerilla"nın henüz aydınlatılamamış en büyük siyasi tertiplerinden ve kitle kırımlarından biridir.

Sekizi kadın, biri çocuk olmak üzere 34 yurttaşımızın yaşamlarını yitirmesi, otuz ikisi kurşunlanarak, diğerleri değişik şekillerde olmak üzere 126 kişinin de yaralanması ile sonuçlanmıştır.

O alan 1 Mayıs Alanı!

O günü, Taksim Alanı'nda ('1 Mayıs Alanı' olması hala bir özlem) bizzat yaşayan biri olarak; o günden, aslında 'mağdur' olan insanların nasıl birden 'sanık' oluverdiklerinden ve mahkeme sürecindeki ilginçliklerden söz etmek istiyorum.

Evet, o gün yirmi dört yaşında bir genç olarak; "Bu alan 1 Mayıs Alanı !..", "Yaşasın 1 Mayıs !.." diye haykıran yüz binlerce insanla birlikte, coşku içinde 1 Mayıs'ı kutlamakta iken birden kendini "sanık" olarak bulan 98 kişiden biri idim. O tarihlerde İzmir'de DİSK 3. Bölge Temsilciliği'nde (Bölge temsilcisi yardımcısı) görevliydim. Yurdun dört bir yanından İstanbul'a akan yüz binlerle birlikte bizler de İzmir'den otobüslerle Taksim Alanı'na doluşmuştuk. Türkülerimizi, özlemlerimizi, taleplerimizi haykırıyorduk. Ben de elimde 'megafonla' kortejimizi yönlendiriyordum. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler konuşmasını tam bitirmekte idi ki, alan o günkü İntercontinental Oteli'nin çatısından açılan ateşle birlikte karışmaya başladı. Kürsü hâkimiyetini eline alan Sıtkı Coşkun kitlelerin dağılmaması yönünde çağrılar yapıyordu. Bizler de ellerimizdeki 'megafonlarla' Sıtkı Coşkun'unkine benzer çağrılar yapmaya çalışıyorduk. Ama panik havası dağıtılamıyor, herkes kaçışıyordu. Kurşun vızıltıları arasında herkes yata kalka kaçışırken, bir yandan da polis panzerleri sirenlerini çalarak kitlenin üzerine yöneliyor, diğer yandan da 'ses bombası' kullanarak paniği daha da artırıyorlardı.

İlk ateş sonrası 'panik'

Kitleyi toparlayamayınca ben de diğerleri gibi kaçışmaya başlamıştım. Dolmabahçe Sarayı yakınında polis etrafımızı sarmış, elimdeki megafon ve sırtımdaki kırmızı DİSK gömleği ile polise düşmüştüm. Bizi ağır hakaretler, tekme tokatlar ve cop darbeleri ile polis araçlarına doluşturdular. Önce Sirkeci'deki (eski 2.Şube) Polis Merkezi'nin geniş nezarethanesine attılar.

Polis aracından indirirken, merkezin önüne dizilmiş iki sıra polisin arasından ağzımız burnumuz kan içinde yerlerde sürüklenerek, bıyıklarımız yolunarak; "söyle bakalım lan, Allah var mı? " naraları ile üzerimizde tepindiler. (Günler sonra serbest bırakıldığımda, sırtımın siyahlığı henüz geçmemiş ve yürümekte zorluk çekiyordum. DİSK; iki kişilik uçak bileti alarak beni iki kişilik koltuğa yatırarak ancak İzmir'e gönderebilmişti.)

Tekme tokat nezarethanedeyiz

Nezarethanemiz saatler geçtikçe kalabalıklaşıyordu. Şimdi anımsayabildiğim kadarıyla Murat Tokmak ve Mustafa Gürkan da yeni konuklarımız arasına katılmışlardı. Murat Tokmak yaralı idi. O zaman sendikacılık yapmakta olan Mustafa Gürkan'ı gece yarısı hücremizden alıp bilinmeyen bir yere götürdüler. Ertesi gün geri getirdiklerinde MİT'te sorgulandığını, kendisine "Senin 1 Mayıs olayları ile ilgin olmadığını biliyoruz. Onu geçelim şimdi. Söyle bakalım; 12 Mart sırasında seni bir türlü ele geçiremedik. O tarihlerde nerede saklanmıştın?" şeklinde sorular sorulduğunu , işkence yapıldığını öğrendik.

Aramızda 1 Mayıs kutlamalarına katılanların yanı sıra rastgele sokaktan toplanmış insanların olduğunu da zaman ilerledikçe anlamaya başlamıştık. Bizleri bütün nezarethaneler dolu olduğu için Sirkeci'de tuttuklarını anlamıştık. Dışarıdan hiçbir haber alamıyorduk.

"Yandınız, sizi 'asacaklar'..."

Yalnızca polislerin "Yandınız. Yüz kişi öldü. Buradan sağ çıkmayacaksınız. Sağ çıksanız bile asılacaksınız!.." şeklindeki sözleri ile yetiniyorduk. Bizleri, kimlik tespitlerini yaptıktan sonra, ertesi gün Gayrettepe'deki 1.Şubeye götürdüler. Guruplar halinde Şube'deki Konferans Salonu'na doldurdular.

Hepimizi salondaki koltuklara oturttular. Başlarımızı önümüze eğme komutu verdiler. Sahnede de savcı ve katip yerlerini almışlardı. Ne olacağını o zaman biraz anlar gibi olmuştuk. Sivil polisler bizleri teşhis edeceklerdi.

Polisler teşhis (!) ediyor

Teşhis ettikleri hakkında 'dava' açılacaktı. Polislerden bazıları salonda bizlere çok sert davranıyorlar, koltukların aralarına girip bizleri yumrukluyorlardı.

Bazı polislerse, sevecen bir şekilde yanımıza yanaşıyor, 'geçmiş olsun' diyorlar ve hafifçe başımızı kaldırmamıza yardım ederek; "Bak işte, şimdi kapıdan giren bu kişi işkencecidir. İyi bak tanı onları" diyorlardı. Bize sevecen ve dostça yaklaşan bu polislerin POL-DER'li olduklarını anlamıştık...

Mağdurken nasıl sanık oldum?.

..Derken, teşhis başlamıştı. Polisler rastgele teşhis ediyorlardı. Bir polis, aynı saatlerde, fakat başka yerlerde tam on altı kişiyi birden teşhis edince savcıdan esaslı bir "fırça" yiyecekti. Nihayet beni de bir polis 'teşhis' etti. Evet, ben de 'sanıktım' artık. Polis, savcıya verdiği ifadesinde; "Elimde demir çubuklarla,'Tek Yol Devrim' diye bağırarak polis panzerine saldırırken" yakalanmıştım. (Bilmeyen gençler için açıklamakta yarar var; o günlerde biz solcuları birbirimizden en ayırt edici özelliklerimiz 'sloganlarımızdı'.) Oysa ki ben TKP'li idim. Sloganlarımız farklı idi. (Yani polis 'teşhis' etmemiş, rastgele tespit etmişti)

'Artık ben de sanıktım'

Günler geçti. Bir gün biz 'sanık' durumuna düşmüş kişileri guruplar halinde Emniyet hücresinden alıp, Emniyet'te savcının karşısına çıkardılar.

Savcı ifadelerimizi aldı. Sayımız teşhis işleminden sonra 98 düşmüştü. Aramızdan 17 kişiyi tutukladılar ve cezaevine gönderdiler. Geri kalan bizleri de, gece yarısını geçtikten sonra beşerli gruplar halinde salıverdiler. İfadeler gündüz alınmasına rağmen gece yarısını geçe bizleri saldılar. O sıralarda; "Emniyetten kaçarken vuruldu" şeklindeki olaylar pek sık olduğundan, bizler de endişelenmiştik açıkçası. Mustafa Gürkan'ın tecrübesi ile kapıdan hemen bir taksi bulup Emniyet'ten uzaklaştık...

İstanbul 2.Ağır Ceza Mahkemesi'nde acılan dava yıllar sürdü. Sıkıyönetim ilan edilince dava Sıkıyönetim Mahkemeleri'ne devredildi. Sıkıyönetim döneminde 'mahkeme çağrılarımız'; radyolardan ve televizyondan açık kimliklerimiz ve adreslerimiz okunarak yapıldı.

Duruşmalardaki garip komiklikler

Yıllar yılı duruşmalara gidip geldik. Bazı duruşmalarda, yargıçları bile güldürtecek gariplikler de yaşandı.

Duruşmalardan birinde; yargıç bir sanığa olay mahallinde nasıl yakalandığını sorduğunda, sanık; "Efendim ben Bursa'dan İstanbul'a gezmek için gelmiştim. Dolmuşta yakalandım. Üzerimde öğretmen kimliğimi gören polis üzerimi aradı. Eşime İstanbul'dan aldığım 'naylon kadın çorabı'nı buldu. Bana; "Bununla yüzüne maske yapıp banka soyacaktın değil mi?" diyerek beni tutukladı..."

Bir diğer duruşmada ise; bir 'tanık polis' ile sanık arasındaki diyalog salondaki herkesi çok güldürmüştü .

Yargıç, tanık polise soruyor : "Sen bu sanığı nasıl teşhis ettin?"

Tanık polis yanıt veriyor: "Efendim bu kişi Maocuların reisi idi."

Yargıç yanıtı doyurucu bulmamıştır ki; yeniden soruyor: "Nereden anladın?"
Polisin yanıtı bu kez daha ilginçtir: "Efendim sanığın elinde Kızıl Çin bayrağı vardı. Bayrağı sallıyordu. Arkasındaki kalabalık da onun talimatlarına uyuyordu. Bu kişi 'yat deyince hepsi yatıyor, kalk deyince kalkıyordu!.."

Bu kez bu kadarına dayanamayan sanık söz alıp ve yargıça soruyor ; "Efendim tanığa sorar mısınız, 'Kızıl Çin bayrağı' dediği bayrağı tarif etsin!.."

Polis, Kızıl Çin bayrağı dediği bayrağı tarif edemeyince; yargıcın da sanıklarla birlikte kahkahalarını tutamaması kaçınılmaz oluyordu.

Evet, yargılama aşaması böylesi traji-komik olaylara da sahne olan; gerçekte, olayın 'mağdurları' (ki; iddianamede mağdurlar, 'Osmanlı Bankası Taksim Şb., Beyoğlu Kaymakamlığı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, İntercontinental Müdürlüğü' görünmektedir) olan 'sanıklara'; yıllarca acılar çektiren, 'sakıncalılar' listelerine aldıran , 'pasaport yasağı' uygulatan dava, uzun bir yargılama sonunda kimsenin içinden çıkamadığı bir hal alarak, gerçek failleri hiçbir zaman yargı önüne çıkaramadan zaman aşımından kapanıp gitmiştir.

1 Mayıs 1977 Davası İddianamesi'nin girişinde, iddia makamının bile belirtmek zorunda kaldığı şu tespit, bir 'ibret belgesi' olarak günümüzde hala geçerliliğini korumaktadır: "Bu büyük ve kanlı facianın tertipçisi, uygulayıcısı yurt ve insanlık düşmanı olan bu asli failler er geç tesbit edilecek, tarihin ve şaşmaz adaletin önüne çıkarılıp hüküm giyeceklerdir..."

yalcin.ergundogan@gmail.com

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz*:
Facebook'ta paylaş
0