Sosyal Antropolojide Ekoller [1]

18 Şubat 2012 22:18 / 4758 kez okundu!

 


Antropoloji’nin (İnsanbilim) büyük oranda evrim teması üzerinden yükseldiğini söylemek yersiz bir düşünce olmaz. Aşağıda vereceğim bilgiler ve kaynakçalardan da görüleceği gibi, özellikle Avrupalıların kendi dışındaki insanları sınıflamak için belli bir çabaya giriştikleri aşikardır.

Bu sınıflamalar görüleceği gibi ilkelden gelişmişliğe doğru bir hat üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Toplumların gelişmişliğini biyolojik bir organizma biçiminde açıklamaya çalışan ekoller içinde “evrimcilik”, en bilinen ve en ses getiren çabalardan biri olmuştur. Dolayısıyla bugün sosyal bilimlerin omurgasını oluşturan pek çok kişi toplumların gelişmişliğini evrimsel analize başvurarak yapmışlardır. Evrimci ekolün zamanla popülariteliğini yitirmesi, başka ekollerin ortaya atılması ve tartışılmasıyla mümkün oldu. Bu nedenle antropolojide yer alan belli başlı ekollere göz atarak olayı kavramaya çalışacağız.

EVRİMCİLİK

19. yüzyıl antropolojisinin hâkim görüşünün büyük bölümü, toplum ve/veya insan zihniyetinin ilkelden gelişmişliğe, basitlikten karmaşıklığa doğru tedrici bir ilerleme olduğu şeklindedir.

Evrimsel antropoloji, bir anlamda Ortaçağ ansiklopedistlerinin ortaya çıkardığı sınıflama şemasından faydalanmıştır. Ortaçağ ansiklopedistleri, Tanrı-Melekler-İnsan-Maymun-Hayvanlar-Sürüngenler-Bitkiler-Meneralle şeklinde yukarıdan aşağıya doğru bir dizilim meydana getirmişlerdi. Bu sıralamaya “Büyük Varlık Zinciri” adı verilmekteydi ve bu terim 18. yüzyıl Avrupası’nda da kullanılmaktaydı. (Özbudun vd.:2007:21-22).

19. yüzyıl evrimciliğinin 18. yüzyıldaki kökenlerinin izini iki hat üzerinden sürmek mümkündür. Ahlak Felsefesi (Sosyal Bilimler) ve Doğa Tarihi (Biyoloji). Her iki hattın biçimlenmesinde Avrupalıların sömürgecilik düşüncesiyle dünya yüzüne yayılması, yeni insan toplumlarıyla, farklı kültürlerle ve yeni bitki ve hayvan türleri keşfetmesinin önemi oldukça büyüktür (Özbudun vd.:2007:21-22).

Evrimci antropologlar insanlar arasındaki farkları sosyal/kültürel farklarla açıklamaktaydılar; kültürel farkların nedeni sorulduğunda ise evrimci açıklamalara başvuruyorlardı. Morgan’ın, Spencer’in Tylor’un, Bachofen’in, Mainen’in, Marx’ın antropolojilerindeki ortak kuramsal yönelim evrim; benzer amaç ise evrim ya da değişmenin açıklanmasıdır. Adı geçen düşünürlerden kimisi sosyal/kültürel evrimi ırk, din, aile, ekonomi ve iş bölümü gibi biyo-kültürel bir kurum ya da değişkenle açıklamaya çalışmıştır. Evrimin belirleyici nedeni ya da nedenleri üzerinde durmayanların sayısı pek azdır. Hemen hemen hepsine egemen olan ana fikir, sosyal gelişmedir; sosyal kurum ve davranışların “ilkel”den “uygar”a dönüşmesidir; ilkellikten uygarlığa doğru genel ve kaçınılmaz bir evrimin var olduğudur. Evrimcilerden kimi, (Spencer gibi) sürecin doğrusal; ötekiler ise paralel olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Evrimci Okul’un üyeleri, çeşitli toplumları, evrim çizgisi veya merdiveni üzerinde farklı nokta veya basamaklara yerleştirmişlerdir. Onlara göre toplumlar veya insanlar, ulaşmış oldukları evrim aşamaları değişik olduğu için birbirinden farklı idiler. Evrimciler, bir veri olarak kabul ettikleri evrimin nedenini bulmak için “tarih” veya “karşılaştırma” yöntemini kullandılar: sosyal/kültürel gelişmenin tarihi yörüngesini çizmeye çalışmışlardır. Kullandıkları yöntemden dolayı, bu okulun üyelerine, “tarihi onaranlar” ya da “tarihi yeniden inşa edenler” adı verilmiştir (Güvenç,2005:78).

İzlenen yaklaşım tarih yöntemine benzemekle birlikte, o kadar az belge ve kanıta dayanıyordu ki; yapılan iş tarihe benzemeyen bir tarih, aslına benzemeyen bir onarım oluyordu. Birkaç örneğe bakarak veya dayanılarak evrimi açıklayacak varsayımlar ve büyük kuramlar ileri sürüyorlardı. Evrimci Okul’un başka bir özelliği veya niteliği de Asya’yı, Afrika’yı yeterince bilmediği halde, Kuzeybatı Avrupa toplumlarını evrim merdivenlerinin en üst basamağına oturmasıydı (Güvenç,2005:80).

Evrimciler, antropolojinin yalnız ilkel toplumlarla uğraşan bir bilim olarak tanınmasında da büyük ölçüde rol oynadılar. Çünkü incelenenler ve evrim basamaklarının alt basamaklarına yerleştirilenler, çoğunlukla, Batı’ya göre, daha “ilkel” olduğu rahatlıkla kabul edilen toplumlardı. “İlkeller”in töreleri üzerinde Altın Dal (The Golden Bough) adlı ünlü etnolojiyi derleyen Frazer (1890), adı geçen toplumlarda araştırma yapıp yapmadığını soran bir meraklıya, “Allah göstermesin” şeklinde cevap vermiştir (Güvenç,2005:78-80).

20. yüzyılın başlarında kaleme alınan Altın Dal, James George Frazer’ın yüzlerce efsaneyi ve tüm kıtaların ayinlerini birbirine yaklaştıran büyük bir resim çalışması gibidir. Yazar, “yabani” halkların sihirli düşüncesinin anahtarını bulmayı ummuştur (Dortier, 2009: 111).

1. AHLAK FELSEFESİ

17. – 18. yüzyılın Avrupalı hukukçu ve filozofları, gezginlerin anlatılarının ötesine geçebilen ilk anlatıları sunarlar. Bunlar daha çok birey-toplum, yönetilenler-yöneticiler, halklar-uluslar arasındaki sözleşmeler üzerindedir. Hollandalı hukukçu Hugo Grotius 1625 yılında yazdığı eserinde ulusların, Doğa Yasası’na tabi daha geniş bir ulus-aşırı toplumun mensupları olduğunu belirtmektedir. Groius toplumun temelini insanın toplumsallığında arar, bireylerin ve toplumların davranışlarını yöneten aynı doğa yasalarının, savaş ve barış zamanlarında toplumlar arasındaki ilişkileri de yönettiğini savunur (Özbudun vd.:2007:22).

Almanya ve İsviçre’de çalışan hukukçu Samuel von Puffendorf toplum ile insan doğasının bölünmez bütünlüğüne işaret etmektedir. İnsanların devlet bünyesinde bir arada bulunmasını güvenlik, barış, zenginlik, görkem, zevk, bilgi gibi kavramlarla eşdeğer tutarken; devletlere sahip olmayan “öteki”leri ise savaş, baskı, yoksulluk, barbarlık, yalnızlık içinde hakim bir toplum olarak tanımlar (a.g.e:23).

Thomas Hobbes Leviathan adlı eserinde, insanların toplum oluşturma eğiliminde olmadıklarını, daha çok bencil çıkarlarından egemen olduğunu, bu eğilimlerin kontrol altında tutulabilmesi için rasyonel düşünen insanların barış ve güvenlik uğruna yetkeye boğun eğmeyi kabullendiğini, böylece ortak uzlaşıyla toplumsal sözleşmenin ya da toplumun mümkün olabildiğine işaret etmektedir. Hobbes da başkalarının anlattıklarından yola çıkarak yerliler dünyasına ilişkin kötü kanılara sahiptir(a.g.e:23).

Buna karşın filozof John Locke daha iyimser bir tablo çizerek, insanın doğal durumda da aklının buyruklarına bağlı bir varlık olduğunu söyler. Devlet öncesi durumu bireyin özgür oluşuyla açıklar. Locke’a göre doğal hukuk, sağduyu kuralları, bu özgürlük ve bağımsızlığı, başkalarının yaşam, sağlık, mülkiyet ve özgürlüğüne zarar vermeyi yasaklayacak şekilde sınırlandırmaktadır (a.g.e:24).

Jean Jacques Rousseau, Locke’un liberal fikirlerinden etkilenerek Toplum Sözleşmesi’ni yazmıştır. Ona göre hükümet zenginlerin mülkiyetini koruyan bir düzenek iken, toplumsal sözleşme, demokratik rıza üzerine temellenir ve insanların herkese yararlı bir birlikte yaşama yolu üzerinde uzlaştığı, ideal bir toplumsal düzeni betimler. Rousseau’ya göre insanlar, geçimlerini ilkin doğadan sağlarlar ve başka insanlara ihtiyaç duymazlar. Bu evrede hayvanlardan ayrılıyorlar ve üreme ile kendini koruma gibi üzerlerinde etkisi bulunan iki temel içgüdüye sahiptiler. Ne var ki zamanla bu doğal durum değişmiştir. Bunun da başlıca nedenleri, nüfus artışı, doğal afetler, vb. nedenlerle bozulacak ve insanlık, “toplumsallık” evresine geçecektir. Rousseau’ya göre insanlar yerleşik hayata geçerek kulübeler yapmaya başlamışlar ve toplumsallaşma böyle başlamış. Zamanla iktidar hırsı ve egemen olma arzusu insanlar arasında sorunlar doğurmuştur. Ancak zamanla birey kendini gönüllü olarak iradesini teslim ettiği Toplumsal Sözleşme ile çözüme kavuşacaktır (a.g.e:26).

Anne-Robert Jacques Turgot Dünya Tarihi adlı eserinde, sanayileşmeye giden evrede üç evreli bir evrim hattı çizer. 1. Avcılık; 2. Çobanlık ve göçerlik; 3. Çiftçilik (a.g.e:26).

Turgot Britanyalı iktisatçılar aracılığıyla Lewis Henry Morgan’a aktarılan bu teknik-temelli evrim şemasının yanı sıra, Agust Comte ve E. B. Tylor’un devralacağı bir “zihinsel evrim” kurgusunun da sahibidir. Teolojik, metafizik ve pozitif evreler şeklinde açıkladığı bir zihinsel süreç vardır (a.g.e:27).

Turgot’nun “ilerleme” düşüncesi, organik ve evrenseldir: din, sanat, ahlak, bilim ve siyasal kavramların tümü, birlikte ve karşılıklı bağlantılık içinde değişmektedir. Toplumların içinde bulunduğu her evre, insanlığın evrensel ilerleme sürecindeki bir aşamaya denk gelmektedir. Dolayısıyla da, kültürler arasındaki farklılıklar, niteliksel değil, derece farklılıklarıdır. İnsan zihni her yerde, aynı ilerlemenin tohumlarını taşımaktadır (a.g.e:23).

18. yüzyıldan itibaren pek çok filozof, ilkel bir geçmişten Avrupa uluslarının kuruluşlarına dek evrensel bir tarih kurgulamak için uğraşa gelmiştir. Görüldüğü gibi, 17. – 18. yüzyıl düşünürlerinin evrimsel düşünceleri, daha çok “Doğal Durum”dan “Toplumsal Sözleşme”ye (ve/veya Devlet’e) geçiş üzerine odaklanmıştır (a.g.e:28).

2. DOĞA TARİHİ: BİYOLOJİK EVRİMDE ÖNCÜLER

Evrimci düşüncenin birinci ayağını ahlak Felsefesi oluştururken, ikinci ayağını Doğa Tarihi oluşturmaktadır. İngiliz doğa bilimci olan John Ray (1627-1705) bitki ve hayvanların sınıflandırılmasında aynı ilkeleri kullanmayı deneyen yazılar yazarak biyolojik evrimin öncülerinden biri sayılmıştır. Aynı zamanda Carolus Linnaeus’un Ray’den faydalanarak türlerin sabit olarak yaratıldığını öne sürerek, çeşitliliği melezleşmeyle açıklama yoluna gitmesi, onu, “Taksonomi”nin kurucusu yapmıştır (a.g.e:28-29).

Bu görüşe karşın Benoit de Maillet (1656-1738), dünyanın yaşının zan edildiğinden fazla olduğunu, fosillerin geçmiş zamanların kalıntılarını oluşturduğunu ve bazı türlerin kaybolduğunu, türlerin bir çeşit değişim geçirerek nesillerde var olduğunu ileri sürerek biyolojik evrim şeması önermekteydi. Yine Maupertius da, tür içi ve türsel çeşitliliği iklim, besinler gibi farklılıkları temel alarak açıklamaktaydı (a.g.e:29).

Com de Buffon 18. yüzyıl evrimci düşüncesinin öncülerindendir. Çalışmaları ileride Malthus ve Charles Darwin tarafından kullanılacak bir isimdi. Bir türün içinde çeşitli varyasyonların olabileceği, farklı hayvan türleri arasında ortak yapısal özelliklerin bulunduğu, çevrenin organizma üzerindeki etkileri, yaşamın besin kaynaklarından daha hızlı yükseldiği ve buna bağlı olarak hayatta kalma mücadelesinin ortaya çıktığı gibi çeşitli fikirler öne sürmüştür (a.g.e:29).
Jean Baptiste de Lamarck’ın yapıtlarında coğrafi ve iklim değişikliklerinin hayvan ve bitki yaşamı üzerindeki etkisi işlenmekteydi. Lamarck’a göre çevresel baskılar türlerde yeni uzuvların meydana gelmesini sağlamaktadır. Lamarck ile Erasmus Darwin birlikte organizmalarla çevreleri arasındaki ilişkiye yaptıkları vurgular evrimci düşünce açısından önem taşımaktadır (a.g.e:30).

Biyolojik evrime dair kuramsal bir formülün ortaya çıkması Charles Darwin tarafından ortaya atılmıştır. Darwin, “Türlerin Kökeni Üzerine-1859’de bir tür içindeki değişimin doğal yasaları izlemekte olduğunu söylemektedir. Bu düşüncenin çıkış noktası Malhus’un, nüfusun geometrik, besin kaynaklarının ise aritmetik olarak arttığı, dolayısıyla da, besin kaynaklarının sınırlığının nüfus üzerinde sınırlayıcı bir baskı oluştuğu yolundaki kuramıdır. Malthus’un kuramı Darwin’in “doğal seçilim”e ilişkin görüşlerinin ana kaynaklarını oluşturmaktadır. Darwin’e göre, fizyoloji, davranış ve çevre arasındaki ilişki kimlerin hayatta kalıp uyumsal özelliklerini gelecek kuşaklara aktarabileceğini belirlemektedir.

3. BİYOLOJİK EVRİMDEN TOPLUMSAL EVRİME

Biyolojik evrim düşüncesi ile 19. yüzyıl sosyal/kültürel antropologlarının evrimci paradigması arasındaki köprüyü Herbert Spencer kurmuştur. Spencer’a göre insan toplumları, tıpkı organizmalar gibi basitten karmaşığa doğru tedrici bir ilerleme sergilemekte, toplumlar karmaşıklaştıkça onları oluşturan kesimler arasındaki işbölümü de artmaktadır. Bu tedrici ilerleme düşüncesi o kadar rağbet gördüğü ki, buna göre, basit bir teknoloji kullanan, farklılaşmamış bir toplumsal bir yapı sergileyen ve ekonomik uzmanlaşmadan yoksun “ilkel toplumlar” betimlemesi, kısa sürede dönemin sosyal bilimcilerince benimsenmiştir. Spencer’a göre topluma doğa yasaları egemendir. “En uygunun hayatta kalması” formülü, yaygın bir biçimde de sanıldığı gibi Darwin’e değil, Spencer’a aittir. (Özbudun vd., 2007:31). Spencer, insanlık tarihini bir ilerleme tarihi olarak görür ve tüm toplumları tekil bir evrim ölçeği üzerinde değerlendirir (Özbudun,2003:301).

Spencer’a göre, toplumsal evrimin itici gücü, toplumlar arasındaki, “hayatta kalma mücadelesi”dir. Böylelikle, Spencer, esas olarak iki toplum tipinden söz eder:

1. Zorunlu işbirliği temelinde örgütlenmiş, bireyler üzerinde mutlak otoritesini kullanan zorba bir merkezi gücün etkin olduğu, en yüksek onur kaynağının savaştaki başarının oluşturduğu yalın savaşçı toplumlar ile;

2. Gönüllü işbirliğine dayalı, demokratik ve temsili bir hükümetin sınırlı siyasal yalnız gücüyle yönetilen, barışçı, üretim-merkezli, toplumsal sözleşmeye dayalı karmaşık sanayi toplumları.

19. yüzyılın Avrupası’nın, siyasal çalkantılara karşın, kendini teknolojik, askeri ve siyasal açıdan en üst evre olarak gören bir sosyal Darwinizm, genel hatlarıyla, toplumsal gelişmenin en üst basamağında yer almanın, geri kalmış halkları yönetme fikrine meşruiyet sağlamaktaydı. Böylece Spencer’in fikrilerine emperyalist, sömürgeci ve ırkçı girişimleri ve ABD’deyse kapitalist rekabeti meşrulaştırmada sıkça başvurulmuştur. (Özbudun vd., 2007:31-33).

4. SOSYAL/KÜLTÜREL EVRİMCİLER

İlk Antropologların en büyük ilgisi, birbirinden tamamen farklı kültürlerin geleneklerini ve kurumlarını, ya kültürel evrim yasalarını kurmak ya da kültürel tarihin ve difüzyonun izini bulmak amacıyla karşılaştırmaktı (Altuntek,2009:46-47).

Antropologları diğer evrimci toplum bilimcilerinden ayıran yön, ortaya atılan dikotominin “ilkel” ucu üzerindeki odaklaşma olduğu bir gerçektir. Bachofen, Maine, McLennan, Morgan gibi belli başlı kişiler hukukçudurlar ve ilgi odaklarını, evliliğin, ailenin, özel mülkiyetin ve devletin gelişimi gibi hukuksal konular oluşturmaktadır. Roma hukuku büyük ölçüde ilk kaynaklarıdır.

Roma hukuku konusunda uzmanlaşmış Britanyalı bir hukukçu olan Maine, Eski Yasa adlı eserinde, ilk toplumların birbirine sözleşmeyle bağlanan özgür bireyler oldukları üzerine değil, statüye bağlı, mülkiyeti ortaklaşa kullanan aileler üzerine temellendiğini göstermeye çalışmaktadır.

Maine, “aile- gens- aşiret- devlet” tarzındaki kadim toplumsal evrim kurgusunu benimserken, toplumsal birimlerin birbirini izleyişinin, devrimsel sıçramalarla mümkün olduğunu belirtmektedir. (Özbudun vd., 2007:37). Buna karşın McLennan’ın görüşleri, Maine’in “ataerkil kuram”ına iki açıdan bir meydan okuma oluşturmaktadır. “Anayanlılık” ilkesinin atayanlılığı öncelediği görüşünün yanı sıra, McLennan, Maine’in de benimsediği klasik toplumsal evrim şemasını tersine döndürmektedir. H. Maine’in kurgusundaki “aile- gens- kabile- devlet” şeklindeki evrim, McLennan’da tersine döner: “… kabilenin ilk önce geldiği, onu gensin ya da hanenin izlediği ve nihayetinde ailenin ortaya çıktığı bir düzendedir”. McLennan’a göre kritik nokta, klan mülkiyetinin, tekeşli ailenin ortaya çıkmasına yol açacak tarzda bireysel/aile mülkiyetine dönüşmesidir (Özbudun vd., 2007:44).

Henry Morgan, 19. yüzyılın en dikkate değer antropologlarından biridir. Onun akrabalık terminolojisiyle ilgili ünlü kitabı olan “İnsan Ailesinin Kandaşlık ve Hısımlık Sistemleri”, kültürler arası tarama çalışmasının ilk örneğidir (Altuntek,2009:47).

İsviçreli bir hukukçu olan Bachofen ise, çağdaşı Maine gibi bir Roma Hukuku Tarihi uzmanıdır. Bachofen, mitosu tarihsel çözümlemenin temeline yerleştirmektedir. Özellikle Grek dünyası çevresi mitosları üzerine çözümlemeleri, onu karmaşık/kuralsız cinsel ilişkilerle belirlenen ilksel evrenin ağırlıklı olarak, erkeklerin, avı olmaktan sürekli rahatsız olan kadınların müdahalesiyle, anaerkine dönüştüğünü ve bu yönelişin evrensel olduğunu vurgular (Özbudun vd., 2007:38-39).

Bachofen’in anlatısında anaerki, yerini süreç içinde babalık hukuku ve ataerkiye bırakmaktadır. Soy hattının erkekten izlenmeye başlandığı bu dönüşümde, kadın cinsi tüm olumlu nitelemelerini ve yaratıcılık özelliklerini yitirmektedir. Eril egemenliklerle birlikte krallıklar, imparatorluklar çağı başlamıştır; ataerki, Roma siyasal düşüncesi tarafından muhafaza edilerek kendisini izleyen uygarlıklara aktarılacaktır (Özbudun vd., 2007:42).

McLennan ise kurgusunda, eski dönemlerde avcı erkeğe duyulan gereksinim ve verilen değer, kadınları ikincileştirdiğini düşünür. “Yer ve besin mücadelesi”, kız çocuklarının öldürülmesine yol açacak, bu ise, topluluğun nüfusu içinde kadınların aleyhine bir dengesizlik doğuracaktı. Kadın kıtlığının iki sonucu olmuştur: çokkocalılık (poliandri) ve dışevlilik (exogami). Bir kadının birden fazla erkekle evlenmesinin doğal sonucu –bu durumda baba belli olamayacağı için-, soyun ana hattında izlenmesi, yani anayanlılıktır. McLennan, dışevliliğin ilk biçiminin kadınların kaçırılması olduğunu düşünüyordu; bu ise, bir kadının birkaç erkek tarafından paylaşılmasını getirmekteydi. Bu kaba çokkocalılık, zamanla yerini bir dizi erkek kardeşin aynı kadınla evlendiği Tibet çokkocalılığına bırakacak, bu evreyi ise, bir erkeğin, ölen erkek kardeşinin karısını devraldığı levirat izleyecekti. Maddi refahtaki artış ve mal birikimi ile birlikte bu düzenleme, atayanlı soy hattına zemin hazırlayacaktır. McLennan, görüşlerini, Hint-Avrupa mitolojisinin yanı sıra, düğünlerde kız kaçırma gibi Avrupa folklor ritüelleri üzerine temellendirmektedir (Özbudun vd., 2007:38-39).

Antropolojinin genel yasalarını formüle etmeye çalışan Tylor’un yanı sıra Lewis Henry Morgan da çağdaş sorunlarla uğraşıyordu. Antropoloji hem geçmişle hem de çağdaş sorunlara cevap verebilmeliydi.

Morgan Eski Toplum adlı eserinde toplumları üç aşamaya ayırır: yabanıllık, barbarlık ve uygarlık. Morgan bu aşamaları toplumların sahip oldukları teknolojik gelişmişliğe göre yapıyordu.” (Bates,2009:24; Eriksen ve Nilsen,2010:35).

Evrimci camianın en popüler isimlerinden biri olan ve yaşamının son yıllarında antropoloji ile ilgilenmeye başlayan Karl Marx, Morgan’ın Eski Toplum eserinden oldukça etkilenmiş ve bu ilgisini tuttuğu notlardan hareketle arkadaşı olan Friedrich Engels, Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni başlıklı kitabının hareket noktasını oluşturmuştur (Özbudun vd.,2007:53;Eriksen ve Nilsen,2010:35).

Antropolojinin tarihi barbar olanlar ile olmayanlar şeklinde bir sınıflanmayla ortaya çıktığı için antropoloji uzun yıllar önyargıları kırmak için uğraştı. Hatta Sosyal Darwinizm denemeleri bile antropolojiye mal edildi.

Haftaya: Tarihsel Tikelcilikve Difüzyonizm

Not: Kaynakçayı son yazıda vereceğim.


İsmet TUNÇ

18.02.2012

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.