BERGEN

19 Mart 2022 13:47 / 863 kez okundu!

 

 

"Bu sabah geç hafta sonu kahvaltısı yaparken hanım Bergen’in şarkısı “sen affetsen ben affetmem” listelerde birinci sıradaymış dedi. Henüz izlemediğim ama ilk fırsatta izleyeceğim Bergen’in filme çekilen dramatik hayat hikayesi geldi aklıma..."

 

****

 

BERGEN

 

Aşağı yukarı 1950’li yıllarda başladı köyden kente göç serüvenimiz. 
Yıllar geçtikçe, sanayileşme ve şehirlileşme arttıkça göç kervanı kitlesel hale dönüştü.

Neredeyse karın tokluğuna, köyde binbir zorlukla mücadele ederek hayatını idame ettirmeye çalışan köylü kesimi, iş, aş ve daha rahat bir hayat İçin umudun peşinde şehirlere akmaya başladı.

Özellikle doğu ve güneydoğu Anadolu’dan ve diğer kırsal kesimlerden arazi ve çiftlik sahibi ağa zulmünden kaçmak isteyen köylüler de bu göç kervanına eklendi bir süre sonra.

Orhan Kemal’in romanları, Yaşar Kemal’in İnce Memed’i bu ağa zulmünü ve çetin köy yaşantısını edebi bir dille ve çok gerçekçi bir şekilde anlatır bizlere.

Yeni yeni gelişen sinema sektörü, bu toplumsal göç olayı ve göçün doğurduğu dramatik toplumsal sonuçlara odaklanmakta geç kalmaz ve köyden kente göçü konu edinen çok kıymetli, unutulmaz filmler de o dönemde çekilmeye başlanır. Gurbet Kuşları gibi…
Şehirlere yığılan köylü kesiminin, şehrin merkezinde yer edinmesi mümkün değildi. Onlar da şehrin çeperlerinde yerleşmeye, bu şekilde hayata tutunmaya çalışırılar. Böyleyece Türkiye varoş kavramı ve gecekondulaşma süreci ile tanışır.

Göç devam ettikçe yeni gelenlerin ilk adresi kendi yakınları ve köylüleri olduğu İçin öbek öbek gettolaşan bir şehir gerçeğimiz ortaya çıkmaya başlar. 

İşte bu  göç olgusunun doğurduğu sosyo-psikolojik gerçeklik bütün insan ilişkilerine, müziğe, mimariye, sanata ve edebiyata ve de tabii ki siyasete yansımaya başlar.

Köyde ilkel şartlarda, mesleksiz,dünyadan bihaber şekilde yaşayan göçmen köylüler şehre gelince önce bir afallar. Ne yapacaklarını şaşırırlar. Bildiği, tanıdığı akrabalarına ve hemşerilerine tutunarak hayatta kalmaya çalışmaktan başka bir çare gelmez akıllarına.

Şehrin zorlu yaşam mücadelesi, kurnaz şehirlinin saf ve masum köylüyü aşağılama, sömürme ve ezme yaklaşımı, göç eden köylünün bireysel psikolojisini alt üst eder. Onun gözünde yaşam artık bir varoluş savaşı, bir cangıl, acı,çile ve dertten ibaret koca bir arenadır.

Yaşadığı acıyı, kederi, aşağılanıp hor görülmenin verdiği ızdırapları acılı müzikler dinleyerek bastırmaya çalışır. Arap müziğinden etkilenen sözleriyle acı ve keder dolu Arabesk müzik, bu sosyolojik gerçeklik üzerine oturur ve bu iklimde gelişir.

Gurbette yaşadığı yalnızlık ve kimsesizlik duygusu, memleket hasreti, yoğun şekilde hissettiği biçarelik ancak arabesk müzikle teselli bulur.

Köyde tamamen yabancısı olduğu kadın erkek ilişkileri, karşı cinse karşı nasıl yaklaşacağını bilememe, onunla iletişim kuramama, ütopik aşk acısını en iyi avutan şey arabesk müzik olur onun dünyasında.

Onları en iyi anlayan, yaşadıkları bu duyguları söze ve müziğe döken başlıca arabesk müzik temsilcileri Ferdi, Orhan ve Müslüm Baba bu duygusal ihtiyaçlara karşılık verebildikleri için uzun bir süre gönüllerde yer edinirler.

Varoşlarda yaşayan toplumsal alt kesimlerden, onlara yeryüzü cenneti vaat ederek taban devşirmek isteyen devrimci sol ve dini-milli duygularla hayata tutunan vatandaşları kendi tabanı haline getirmek isteyen İslamcı-milliyetçi ideoloji bu alanda sıkı bir rekabete girişir. Sonra bu rekabet şiddet içeren çatışmalara dönüşür. Burası bahsi diğer.
Bu süreç 1980’li yıllara kadar devam eder. 1990’larda artık yerini biraz da yoz bir şekle bürünen pop müzik furyasına bırakır.

Yaralı, ataerkil bir toplumuz biz. Geçmişimizle, ilişkilerimizle, birbirimizle kuramadığımız iletişimsizliklerimizle, sakat aile ilişkilerimizle, bazı olumsuz adet ve geleneklerimizle, sağlıklı çocuk ve birey yetiştiremeyişimizle, hala toplumsal ilişkilerimizde tam manasıyla medeni ve şehirli olamayışımızla yaralı ve problemli bir toplumuz maalesef. 

Her gün dinlediğimiz, okuduğumuz aile dram ve trajedilerinin altında, her gün şahit olduğumuz kadın ve çocuk cinayetlerinin altında, artık bıkkınlık ve bezginlik veren şiddet haberlerinin altında yatan işte bu toplumsal gerçekliğimiz. 

Bu sabah geç hafta sonu kahvaltısı yaparken hanım Bergen’in şarkısı “sen affetsen ben affetmem” listelerde birinci sıradaymış dedi. 

Henüz izlemediğim ama ilk fırsatta izleyeceğim Bergen’in filme çekilen dramatik hayat hikayesi geldi aklıma ve bu yazı oradan neşet etti. Çünkü arabeskin en iyi yorumcularından biri olan Bergen de o dönem bu yaralı ve problemli toplumun kadın kurbanlarından biri olmuştu ne yazık ki...

 

Alpaslan SEL

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.