ASKER KUCAĞI / ASKER KAZIĞI

25 Mayıs 2011 16:08 / 1901 kez okundu!

 


Geçtiğimiz iki yazıda "Asker kucağına oturmak" ile "Asker kazığına oturtulmak" metaforlarını özellikle kullandım. Çünkü 12 Haziran seçimlerine giden süreçte Türkiye için en büyük tehlike bu iki metaforda gizli bence...

Bu seçim AKP, CHP, MHP, BDP gibi siyasi aktörler arasında geçmiyor... 12 Haziran seçimlerinde oluşan tabloyla birlikte bu ülke yeniden asker kucağına oturacak mı oturmayacak mı? Askerî vesayet türlü tezgâhlarla yine kazanacak mı, yoksa bu sefer bu ülkenin sivil vicdan güçleri tarafından yok mu edilecek? Temel mesele bu. Gerisi boş laf...

Asker kucağına oturmak metaforunu biraz açıklayalım... Birincisi bu ülkede görünüşte “Kemalist-ulusalcı” olmayan, söze “Askerî vesayetin düşmanıyım” diye giren, belki bu söze gerçekten de inanan ama sonuçta bir şekilde askerin kucağına oturan isimler ve gruplar var... Zaten darbeciler bu “Askerî vesayete düşman olduğu halde askerî vesayetin kullanabileceği isimler”i çok iyi belirliyor, darbe şemalarında “Yararlanılacak gazeteciler” diye geçen onca “Marksist”, “liberal”, “Kürt”, “Alevi” de öyle belirleniyor zaten...

Bu durumu iki türlü yorumlamak lazım... İlk kategoride “Dindarların öncülüğündeki değişim ittifakı”ndansa “Eski rejim”in yanında saf tutacak tıynette kimi “anti-Kemalist”ler var, bunların kimi ideolojik takıntı, kimi parasal çıkar ağları sebebiyle askerin, kucağına oturtabildiği isimler... İkinci olarak da gerçekten Türkiye’nin askerî vesayet günlerine dönmesini istemeyen ama diğer yandan da Türkiye’nin gerçek manzarasını okuyamayan ve AK Parti ile diğer partileri normal bir demokraside yarışırmış gibi görenler var... CHP üç-beş görüntüde özgürlükçü laf ediyor diye “Acaba CHP değişebilir mi?” falan diyen, BDP’nin bağımsız adaylarının parlak laflarından ötürü o isimleri gerçekten “bağımsız” sanan insan modelleri bunlar... İlk kategori alçaklık ve soysuzluktan, ikinci kategori safdillik ve hijyeniklikten askerin kucağına oturtabileceği tipler haline geliyorlar...

Her iki kategori açısından da “asker kucağına oturanlar”ı saymak mümkün ama isimlere girmeyelim bu yazıda, teorik çerçevede kalalım... Askerî vesayet rejiminin şu aşamada makro planı şu:
Ne olursa olsun AKP’yi tek başına iktidar yapmamak, ya da tek başına iktidar olsa bile mümkünse Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu bulmamasını sağlamak... Askerî vesayet şunu iyi biliyor, şu anki yakalanan ittifak dağılmazsa, siyasi alanda AK Parti’nin, sivil alanda Fethullah Gülen Hareketi’nin öncülüğünü üstlendiği laik kesimden gelen özgürlükçü-demokratların da “ikonoklast torpido gücü” işlevini üstlendiği ittifak sağlamlaşarak sürmeye devam ederse son tahlilde kurtuluş yok...

O sebeple “Yeni CHP” devreye giriyor, o yüzden kimi CHP yöneticileri Atatürk aleyhine bile konuşabiliyor, kimisi “Tekke ve zaviyeler açılsın” diyor, “Askerlik üç aya inecek” diyor bir başkası, “Zorunlu askerliği kaldıracağız” bile diyen CHP yöneticisi var vs... Normalde askerî vesayetin kanını donduracak açıklamaları bugünkü “Yeni CHP”nin yapmasına askerî vesayetin desteğinin sebebi bu “Catch All Party” modelini askerî vesayet için son umut görmesi... Hangi CHP’li ya da MHP’li ya da BDP’li ne derse desin isterse sabah akşam TSK’ya küfretsin sonuç olarak AKP tek başına hükümet kuramaz hale gelirse askerî vesayet napacağını iyi biliyor... İşte tam orada Asker kazığına oturtulacaklar bölümüne geliyoruz...

Askerî vesayet rejimi kendisine bağlı bir kemik yüzde 10’luk bir grup yaratabildi bugüne kadar. Sadece yüzde 10... Fakat çeşitli toplumsal kesimleri de “kendi hayatı” için seferber edebildi. Geçmişte beş defa katlettiği Alevilerin çoğunluğunu “Laiklik” ve “Sünnifobi” tezgâhıyla kendine bağladı. Kimliğini yok saydığı, ezdiği kimi dindarları “Milliyetçilik” ve “Bölünme” tezgâhıyla kendine bağladı (Geçmişte dindarların çoğunluğunu yanına alabiliyordu ama artık çok ufak bir azınlığa etki edebiliyor)... Birçok darbe dönemlerinde işkence görmüş “solcu”yu ruhlarındaki Kemalizm aracılığıyla kendine bağladı... İnkâr, asimilasyon ve mümkünse imha politikalarına tabi tuttuğu kimi Kürtleri de “Kandil’e olan sevdaları” üzerinde kendine bağladı... Böylece askerî vesayetin bilerek ya da bilmeyerek yanında duran yüzde 42 kadarlık bir kesim oluştu...

Eğer yüzde 58’lik değişim bloku fazla çatlamaz, birlikteliğini belli bir partide toplarsa sistemin dönüşümü devam eder... Yok eğer bu toplumsal çoğunluk çeşitli yerlere kaçar ve bölünürse ya da AKP “mücadele yerine uzlaşma” derse askerî vesayetin istediği olur... AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan tarihî bir fırsatın eşiğinde duruyor... Bu fırsat da kaçarsa Türkiye uzun yıllar daha toparlanamaz... “Tarihin motoru gereği değişiyoruz, bu süreç durmaz” diye Marksist içi boş analizler yapanlar da o zaman neyin motoru gereği kimler asker kazığına oturtulmak isteniyor kendi gözleriyle görürler... Aman, Allah o günleri göstermesin...


25.05.2011

***

Asker kazığına oturtulmak



Türkiye çok önemli bir dönemeçten geçiyor... Cumhuriyet tarihinde bundan DAHA ÖNEMLİ bir devrimsel dönemeç sürecini yaşamadı bu ülke... Ne 14 Mayıs 1950 dönüşümü, ne Ecevit’in ve diğer sol grupların kontrgerillaya kafa kaldırdığı sonra da gerisin geri indirdiği 70’ler, ne Özal’lı değişim yılları... Tüm bu değişim dönemlerinde askeri vesayet sistemi rövanşı almasını, değişim talep edenleri sindirmesini ve sonrada kendi konumunu eskisine oranla daha da güçlendirmesini bildi... Bu üç dönemde de arkasındaki kitlesel destekle askeri vesayete baş kaldıranların başını silindir gibi ezdi askeri vesayet kuvvetleri...

Peki bu sefer de ezebilecek mi? Bu seferde mi kaybedecek Türkiye? Bu seferde mi askeri vesayet hepimizin kafasını ezdiği zaman akıllanacağız? 27 Mayıs sonrasının demokratları, 12 Eylül sonrasının solcuları gibi yine mi ağlaşacağız? Yine mi “12 Eylül olmasa sol tam anlamıyla iktidar olacaktı, 12 Eylül o yüzden özellikle solu ezdi” diye kimi solcu ağabey ve ablalarımız gibi zır zır zırlayarak mı geçecek geri kalan ömrümüz? Bu ülkenin askeri vesayete karşı milyonları yine mi kıytırık sebeplerden birbirine girecek? Yine mi yenilecekler?

HAYIR... HAYIR... HAYIR... Bu sefer yemezler... Bu sefer askeri vesayet karargahının ve o karargah faşizminin oyunlarına gelmeyeceğiz... Karargah medyasının, karargah yargısının, karargah polisinin, karargah burjuvazisinin ve karargahın devşirdiği, satın aldığı “Görünüşte asker-yandaşı olmayan“ kimi alçakların türlü kumpaslarını, türlü tezgahlarını bu sefer bu millet yemeyecek...

Askeri vesayetle mücadele eden bugünün akıllı demokratları bu numaraları artık yemiyor ve yemeyecek... Askeri vesayetin yeri geldiğinde kimi “Karargah marksistleri“nden ya da “Karargah liberalleri”nden istifade edeceğini, daha inandırıcı olması için onları kullanacağını bizler çok iyi biliyoruz. Hangi marksist/sosyalist grupların istendiği an ASKER KUCAĞINA OTURTULABİLECEĞİNİ bizler iyi biliyoruz... Aynı şekilde kimi “Karargah tarikatleri”nin de nasıl ASKER KUCAĞINA OTURTULABİLECEĞİNİ de iyi biliyoruz. Askeri vesayet bloğunun sadece ulusalcı/kemalist bloktan oluşmadığını bugünün özgürlükçü-demokratları çok iyi biliyorlar... Bilmeliler... Bu durumun bilincinde olmamak askeri vesayetin yeniden galip gelmesinin önünü açmak demektir...

Hatta denebilir ki şu an askeri vesayetin sürmesini isteyen en dürüst ve namuslu,en açık ve net grup ulusalcı/kemalist bloktur. Kemalistlerin ne düşündüğü, ne yaptığı ortadadır. Ayrıca %20 kadar da bir toplumsal karşılıkları vardır toplumda... Esas büyük tehlike askeri vesayet rejimi tarafından kullanılan görünüşte “Anti-Kemalist” olan gruplar ve kişilerdir...

Askeri vesayet rejimi çeşitli yöntemlerle bunları kucağına oturtmuştur, devşirmiştir... Özellikle bazı söylemleri bu devşirilmiş kişilere ve gruplara söylettirmiş, yazdırmış ve yaptırtmıştır ki “daha meşru” bir görüntü ortaya çıksın... Aslında POSTERGENEKON durumu denen şey bizatihi budur... Yani artık askeri vesayet sistemi ERGENEKON tipi klasik ulusalcı taktiklerini bir yana koymuş, daha etkili olacağını düşündüğü “Karanlık işleri “ulusalcıolmayan” grup ve kişilere ihale yöntemi”ni tercih etmiştir... POST-ERGENEKON döneminde işler “Efendim biz de Ergenekon yapılanmasına karşıyız, askeri vesayet istemiyoruz ama...” diyen kimi kişilere ve gruplara ihale edilmiştir... ASKER KUCAĞINA OTURTULMAK İSTEMEYEN tüm dindarlar, Kürtler, liberaller ve özgürlükçü-solcular bu POST-ERGENEKON realitesini görmek ve anlamak zorundadırlar diye inanıyorum... Kafa karıştırıcı, bulanık ve çözümlemesi zor bir döneme girmiş durumdayız, olaylar ilk anda göründüğü gibi çıkmıyor o yüzden de yakın dostum Mustafa Akyol gibi gerçek demokrat ama saf ve temiz insanların ketenpereye getirilebildiğini görüyoruz... Beyaz süt içindeki ak kılı dahi fark edecek bir dikkate ve konsantrasyona sahip olmak zorunda bugünün askeri vesayet karşıtları...

Bu arada şunu da özellikle belirtmek istiyorum; biz bu ülkenin genç demokratları askeri vesayetin detaylı içeriğini özgürlükçü-demokrat üstatlarımızdan öğrendik. Bu üstatlardan biri de Ali Bayramoğlu’dur... Bayramoğlu askeri vesayet rejiminin iliklerine kadar röntgenini çekebilmiş nadir entelektüellerden biridir. POST-ERGENEKON tabirinden Bayramoğlu hoşlanmıyor sanırım, ama adına ne derse desin şu yukarıda anlattığım “Askeri vesayetin, işleri artık kendi pozisyonuna uzak isimlere yaptırtma” döneminde olduğunu en iyi görüp, analiz edebileceklerden biri Bayramoğlu’dur. Ben de Nedim Şener ve Ahmet Şık tutuklamalarına ilk günden beri karşıyım, o olay yanlış oldu ve büyük resimdeki hakikati gölgeledi. Ne olursa olsun bu ikili tutuklu olarak yargılanmamalıdır...

Fakat büyük resim yerli yerinde duruyor... Bayramoğlu’nun iliklerine kadar röntgenini çekip bizlere öğrettiği ASKERİ VESAYET ZİHNİYETİ bütün hırsıyla bu ülkenin demokratlarını yine kazığa oturtmak istiyor... Askerin kucağına oturttuğu kimileri “Askeri vesayet bitti, yerine sivil vesayet başlıyor” derken bu sistemin devamı için çabalıyorlar... Ama dediğim gibi, bu sefer bu millet bu kumpaslara gelmeyecek...


18.05.2011

***

Asker kucağına oturtulmak


Çok temel bir gerçeği büyük harflerle vurgulayarak yazımıza başlayalım: TÜRK ASKERÎ VESAYET REJİMİ DİNDARLARIN TAM DESTEĞİ VE ÖNCÜLÜĞÜ OLMAKSIZIN DE-Ğİ-ŞE-MEZ... Aslında bu ülkenin liberalleri, özgürlükçü-solcuları, Kürtleri ve gayrımüslimleri bu gerçeğin –kâğıt üzerinde-farkında belli süredir. Bu bilgi onlar için yeni değil, fakat bazen politik analiz yaparken yine eski alışkanlıklarla steril ve hijyenik laflar edilebiliyor...


Liberal ve sol aydınlar bilmeli ki bugün askerî vesayet rejimini karşısına alan dindar güçler her şeyden çok içinden çıktıkları camiaya bu rejim tarafından yedirilmiş zehirleri temizlemekle uğraşıyorlar. Bu iş öyle çok kolay da değil... İslami kesim açısından klasik ulusalcı/ laikçi/ kemalist blokla mücadele etmek işin kolay kısmı, o konuda zaten bu toplumsal çevrenin bir ön-teyakkuzu var fakat MHP tipi milliyetçi/ muhafazakârlıkla ya da Misyoner/ Hıristiyan/ Yahudi düşmanlığı bağlantısıyla askerin kucağına oturttuğu ve yönlendirdiği kimi “İslami” akımlarla/ tarikatlarla uğraşmak o kadar kolay değil... Çünkü bu akımlar İslami kesimi kendi diliyle, kendi söylemiyle, kendi lügatiyle içeriden vurmaya ve zehirlemeye çalışıyor. Dindar yurttaşların zihnini bulandırma ve bu bulanıklıktan hareketle onları askerî rejimin kucağına oturtmaya çalışıyor... Ve bu konuda başarılı olma, yani dindarları ketenpereye getirme olasılığı da hiç yok değil çünkü onyıllardır İslami kesimin zihinsel zemini de nasyonalizm ve zenofobi zehirleriyle epey kirletildi... İşte AK Parti ve Fethullah Gülen Hareketi’nin elitleri askerî vesayet rejimi tarafından sistemli olarak kirletilen bu zemini temizlemeye ya da kendi deyimleriyle aslına döndürmeye gayret ediyor... Bu zor ama Türkiye’nin geleceği için de bir o kadar hayati mücadeleyi liberallerin ve özgürlükçü-solcuların iyi anlaması gerekiyor... Liberaller ve özgürlükçü-solcular İslami kesim içindeki bu sancılı değişimi anlamazlarsa steril ve hijyenik analiz yapmaya devam ederler, bu içi boş analizlerin de Türkiye’nin değişimi yolunda hiçbir anlam ve önemi olmaz, dahası bu değişime katkıları da olmaz... Dindarların geniş desteği olmazsa özgürlükçü ve demokrat tezler ve düşünceler bu ülkede marjinal kalmak durumunda kalır, hiçbir anlam ifade etmez. Kürtlerin de, Alevilerin de, gayrımüslimlerin de özgürleşme sorunları aşılamaz... Öte yandan dindarlar da özgürlükçü-demokrat politikalar yerine daha sağcı/devletçi politikalara yönelirlerse yeniden bu ülke ASKER KUCAĞINA OTURTULUR. O sebeple Türkiye’nin özgürlükçü ve demokrat dönüşümü gerçekten isteniyorsa bu tablo hiç kimse tarafından unutulmamalıdır diye düşünüyorum...

Bizim gazete daha çok liberal ve solcu okurlarca okunduğu için onlara hitap eden birkaç örnek vereyim... Mesela geçenlerde bir garip ama hiç de etkisiz olmayan “dini cemaat”in başındaki bir adam Fethullah Gülen Hareketi’yle ilgili bazı sözler etti. Dedi ki ”Bunların televizyonundaki dizileri izlemek haramdır, bunları izleyen gâvur olur. Geçenlerde baktım, bir küçük çocuk gâvur komşusu ölmüş diye üzülüyor. Sonra başörtülü annesine gidiyor, ‘Anne, komşumuz çok iyi insandı ama Müslüman değil, o cennete gidemeyecek mi’ diye soruyor, başörtülü annesi de ‘Allah hiçbir iyiliği karşılıksız bırakmaz yavrum’ diyor. Bu ne rezalet! Bu dizileri izleyeceğinize dansöz izleyin daha iyi...”

Bu sembolik örnek aslında İslami kesimin değişimine ilişkin çok şey anlatıyor... Bir yanda TV’leriyle, radyolarıyla, yayın faaliyetleriyle Türkiye’nin dindarlarına tüm insanlığı kuşatıcı evrensel İslami düşünce ve tasavvuru aşılamak isteyen, devletin dindarlar üzerinde yarattığı nasyonalist/ Hristiyan-Yahudi düşmanı/zenofobik etkileri içeriden ve yerli bir dil ve yöntemle silmek isteyen bir zihniyet var... Öte yandan yine “İslam” adına hareket eden, İslam dili ve lügati üzerinden konuşan ama askerî vesayet rejiminin istediği devletçi/ milliyetçi/ Hristiyan-Yahudi düşmanı dindar modelini muhafaza etmek isteyen bir zihniyet var... Bu kavga, aynı toplumsal zemin üzerinden süren bir kavga... Bu kavgada hariçten olan Batılı/modern söylemle konuşan liberal ve solcu aydınların sözlerinin pek bir önemi yok. Dahası eğer mesele askerî vesayetle/ kemalizmle/ nasyonalizmle mücadeleyse bu yerli/İslami duyarlılık üzerinden verilen mücadelenin çok çok daha fazla anlam ve önemi var... Taraf gazetesi olarak bizlerin de bunu iyi anlaması gerekiyor, hatta bu durumu en iyi biz anlamalıyız...

Aynı şey AKP’ye yönelen “MHP’lileşme” eleştirileri bağlamında da geçerli... Olaya derin ve geniş bir boyutla bakmak bizi Batılı steril ve hijyenik analizlerden kurtaracaktır. O konuyu başka bir yazıda işleyeceğim... Unutmamalıyız ki liberaller ve solcular ne yaparlarsa yapsınlar Kürtleri fırınlarda yakmış, sokak ortasında binlerce insanı öldürtmüş apoletli psikopatlara dokunulmasını sağlayamazdı... Bu psikopatlara dokunulabilmesini sağlayan dindarların öncülüğündeki ittifak dağılırsa da bu sefer askerî vesayet bizleri kucağına oturtmaz, direkt kazığa oturtur...


Rasim Ozan Kütahyalı

14.05.2011

Taraf

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
06 Haziran 2011 13:17

hurkus

Başbakan, milliyetçilik ve Taraf IV. - Markar Esayan/Taraf - 06.06.2011


Sevgili Rasim’le küçük tartışmamız devam ediyor. Taraf sahiplendiğim, katkıda bulunduğum değerlerin başında gelir. Taraf adına konuşma yetkisini buradan alıyorum. Rasim “Bu cevap biraz da gazete adına yazılmış bir cevap izlenimi veriyordu” dediği için bu açıklamayı gerekli buldum. “Gazete”den kasıt, yukarıda bahsettiğim “değerler” ise, olabilir, ama başka bir şey değil. Benim adıma kimsenin söz söylemeye haddi olmadığı gibi, benim de başkaları adına konuşmak gibi bir görevim yok.

Rasim’in iki yazısının ortalamasını alıp, köpüklerini sıyırdığınızda, aşağı yukarı benim ona cevap verdiğim ilk makalenin iskeleti ortaya çıkıyor. Bu açıdan memnunum. Gelelim birkaç konuyu aydınlatmaya...

Halkı kötü ve tehlikeli yığınlar olarak görmediğim gibi, halk kavramını kutsallaştırmanın doğru olduğuna da inanmam. Yani halkın ilk fırsatta kötü yöneticileri alaşağı edip en demokratik ve en özgür sistemi kurmaya doğal bir eğilim taşıdığı gibi bir iddiada bulunmam. 1915’te Ermenileri öldürme planını yapanlar İttihatçı paşalardı ama, halkın büyük çoğunluğu bu kanlı ava gönüllü katıldı, güzel Ermeni kadınlarını ve Ermeni mülklerini sahiplendi. 6-7 Eylül’de elinde kazmayla dükkanları yağmalayan lüks giyimli kadınlar da halktı mesela.

Bunlar bildiğimiz şeyler. Totoloji durumu açıklamıyor.

Benim halk için iddia edebileceğim şey şudur. Halk iyi, özgür ve zengin yaşamak ister. En ırkçısından en evrensel düşünenine, bu eğilim sabittir ve doğru, ilkeli, özgürlükçü siyaset ile birleşince değişim iyi yönde olur. Halk ne özellik arz ederse etsin, değişim halkın bu temel beklentilerini karşılamıyorsa, kemalizm gibi, gün gelir çöker. AK Parti ve Erdoğan’ın özelliği, ta Milli Nizam döneminde Erbakan’ın attığı halkı siyasete dahil etme - ev toplantıları, kadınların teşkilatta etkin kullanılması gibi- geleneğini günün koşullarına göre güncelleyip halka konuşmasıdır. AK Parti’nin siyasi çizgisinden halkın anladığı, bu partinin bir seçkin grubunun değil, kendi menfaatlerini parlamentoda temsil ediyor oluşudur. Halkın zenginleşmesi için yapılacak olanlar demokrasi ve özgürlüklerin arttırılmasıyla çakıştığı için diğer gelişmeler yaşandı.

Bu halk, AK Parti’ye yönelik tüm saldırıların kendisine zarar vereceğini farz ediyor ve bu doğru. AK Parti’nin en büyük başarılarından biri bu menfaat çakışmasını yaratabilmiş olmasıdır. Referandumda çıkan yüzde 58 Evet’in sihiri, halkın paketin içeriğini çok iyi bildiğinden değil, bu eğilimdir. Yoksa, Rasim’in örnek verdiği Kürtlere yönelik yüksek ırkçı yaklaşımların sandığa yansıması halinde, yüzde 58’lik sonuç mümkün olmayacaktı.

Bu bir imkan. Erdoğan da sık sık bu imkanı doğru yönde kullanıyor. Ben, tam da bu seçim süresince bu imkanın milliyetçi dille zayi edildiğini iddia ediyorum. Rasim’in dediği gibi, Erdoğan Müslüman değerler ve halkın ihtiyaçlarını giderme konusunda bir uyum tutturduğunda, ciddi adımlar geliyor arkasından. Bunun için milliyetçi dile sarılmanın eleştirisini yapıyorum. Bu jargonu kullanmanın milliyetçiliği ehlileştirmek, dönüştürmek gibi bir etkisi olacağı sosyolojik bir tesbit değil, temenni sadece.

Miting alanlarında bir protestocu kadın için “artık kadın mı kız mı bilemem” deyip bekaret imasında bulunmak, Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliğine atıf yapmak, Hopa’da ölen emekli öğretmen için saygısızca konuşmak, hangi dönüştürücü etkiyi yapacak merak ediyorum. Bence biz yazarların siyasete empati yapmak gibi bir görevi olmamalı. Bizim işimiz, vicdan ve akıl sapmalarına alçakgönüllülükle dikkati çekmek olsun, başka bir şey değil.

Meydanlardaki ayarın bozulmasının ise nedenleri belli. Erdoğan’ın kendisinde hala yüzleşmediği milliyetçi damar ve MHP tabanından mümkün olduğunca oy çekme sevdası.

Bunlara önemli bir ilave olarak darbe yapamayan Ergenekon’un CHP’ye attığı format var. Şimdi de bir CHPMHP koalisyonu için MHP formatlanıyor. Kürt sorunu üzerinden şiddet körüklenerek seçim sabote edilmeye çalışılıyor. Dün yumurta atanlar, artık taş, molotof kokteyli atıyor, AK Parti düşmanlığı üzerinden oluşan koalisyon tüm gücüyle istikrarsızlık yaratmaya çalışıyor. Erdoğan büyük ihtimalle elindeki istihbarat raporlarına bakarak bu koalisyonun röntgenini bizden daha ayrıntılı görüyor. Ama sorun şu, soğukkanlılığını hemen kaybediyor. Çok öfkeleniyor. Aslında bu koalisyonun en güvendiği şeylerden biri de Erdoğan’ın kolay manipüle edilebilmesi. Anında sertleşiyor ve meydanlarda ona yakışmayacak o sözleri sarf ediyor. Nuray Mert gibi, televizyonlarda atıp tutan populist yazarları muhatap kabul edip, meydanlarda bunlara cevap verip seviyesini düşürüyor.

Bunları Taraf söylemezse geriye de pek kimse kalmıyor. Önümüzdeki dönem Erdoğan için daha zor olacak. Açık darbeden ümidini kesen Ergenekon siyasete ciddi ciddi girdi. Yeni CHP, artık oyunu kuralına göre oynayacak, ulusalcı oylar ise MHP’de konsolide edilecek. Tüm hesaplar Erdoğan’ın siyasete ara vereceği bir sonraki seçimler için yapılıyor. Yurtdışında da çok iyi çalışıyor, yeni CHP için ABD ve AB desteğini sağlamaya çalışıyorlar.

İktidara geldikten sonra keskin bir restorasyona girişeceklerdir. O nedenle önümüzdeki dört senede yapılacaklar çok önemli.

Erdoğan’da gördüğüm savrulmalar bu beni nedenle endişelendiriyor.

markaresayan@hotmail.com
06 Haziran 2011 13:11

hurkus

Başbakan ve milliyetçilik (2) - Markar Esayan/Taraf - 02.06.2011


Adımı vermemiş ama, Rasim Ozan Kütahyalı dünkü “Başbakan ve milliyetçilik” başlıklı yazısında benim de dâhil olduğum ve Erdoğan’ın “milliyetçi” dilini ve hırçın üslubunu sorunsallaştıran yazarları eleştirmiş. Özetle “tamam yapıyor da niye yapıyor bir sor” şeklinde tercüme edilebilecek bir “Erdoğan’ı doğru anlama kılavuzu” yazmış.

Rasim bu kılavuzluk denemesini Erdoğan’ın Taraf ’a WikiLeaks belgeleri yüzünden 50 bin liralık tazminat davası açtığı, bununla da yetinmeyip Ahmet Altan için suç duyurusunda bulunduğu sırada da yapmıştı. Gazetenin mutfağında olmadığı, uzaktan köşe yazdığı için böyle hatalara düşüyor bazen. Zannederim bilgi eksikliğinden, Taraf’ın nasıl bir gazete olduğunu daha tam anlayabilmiş değil. Taraf ’ın Başbakan’a yol gösterip akıl vermek gibi bir misyonu hiç olmadı. Doğru bulduklarımızı yazar, savunuruz sadece. Bu Erdoğan olur, Kılıçdaroğlu olur, Öcalan olur, yarın bir başkası olur. Sabitimiz kişi ve kurumlar değil, evrensel ilkelerdir.

Dolayısıyla, kutsiyet atfettiğimiz hiçbir ittifakımız yok. Bugün Erdoğan ve BDP-PKK çizgisi dâhil geniş bir kesim Taraf ’ı kendine tehdit, risk görüyor. Yönlendirilemiyoruz çünkü. Çünkü kişileri, örgütleri kutsamıyor, eylemi ve adaleti baz alıyoruz, almaya çalışıyoruz en azından. Her şeyin mutlak doğrusu Taraf ’ın sihirli kasasında saklı da değil. Böyle bir kibrimiz de yok. Söz hakkımızı kullanıyoruz sadece.

Takdir okuyucu ve tarihindir tabii.

Rasim, belli ki, bir aydın için elzem olan, kişi ve olaylara bırakılması gereken mesafe duygusunu fark etmeden kaybetmiş. Erdoğan ve AK Parti’nin –benim de savunduğum- bu ülkeyi “restorasyon” tehlikesi geçene kadar yönetmesi gerektiği fikrini mutlaklaştırmış. Çünkü ben bunu söylerken cesur ve özgürlüklerden yana bir AK Parti’den bahsediyorum. Bunda yaşanan kas ve doku kayıplarını yazmayı ise bir vatandaş sorumluluğu olarak görüyorum.

Öncellikle, yazıda Erdoğan’a biçilen rol, Kemalist ideolojinin mantrası olan halka tepeden bakma ve onları dönüştürme saplantısından farklı değil. Rasim’e göre 88 yıldır sabah akşam milliyetçi endoktrinasyona maruz kalan, damarlarına nasyonalist zehir zerk edilmiş bir halk enkazı var karşımızda. Bunları ırkçılıktan kurtaracak olan tek kişi ise, kendisi zaten çoktan bu zehirden kurtulmuş olan –tabii hiç zehirlenmemiş de olabilir- Başbakan Erdoğan’dır.

Yöntem ise şudur: Halkın damarlarına -aşı gibimilliyetçilik zerk ederek, MHP’nin söylemini üstlenip, mesela ne bileyim, Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliğini meydanlarda sık sık telaffuz ederek, Taraf ’ı Ermeni diasporası ile işbirliği yapan bir gazete olarak seçmene yuhalatarak, İnsanlık Anıtı’nı önce ucube olduğu gerekçesiyle yıktırdığını söyleyip, sonra Nahcivan Hükümeti’nden gelen yıkımı kutlama mesajını meydanlarda okuyarak halkı “sezdirmeden” iyileştirecektir Erdoğan.

Yani kötü bir şeyi iyi bir amaçla yapan, buradan da iyiye ulaşacak olan insanüstü bir varlıkla karşı karşıyayız. Onu anlayamıyor, yüzeyde kalıyoruz, hatta nefsimize yeniliyoruz Rasim’e göre.

Milli Görüş’ten 2000 yılında koparak girdiği ilk seçimde ona iktidarı veren, Kürt açılımı üzerinden muhalefet tarafından vatana ihanet etmekle zelilce suçlandığı bir süreçten sonra, referanduma 58’le evet diyen bu halkın tercihlerini hangi halet-i ruhiye ile yaptığını bu formülle açıklamak epey zor.

Siyaset-taban ilişkisinde Rasim’in bahsettiği tür bir etkileşim vardır, ama onun tarif ettiği gibi değil. Bu dönüştürme ilişkisi çift yönlüdür, doğal işler, sağlıklısı halkın güdümünde olmasıdır. Yani daha çok aşağıdan yukarı çalışmalı, tepeyi biçimlemelidir. Mühendisliği ima etmez. Ben bilakis, Erdoğan’ın MHP’yi baraj altına düşürme hülyasıyla tabanının gerisine düştüğünü gözlemliyorum. Halktan biriyim, halkın arasındayım, gözlemliyorum. Asla ahkâm kesmiyorum. Halkı bu şekilde haksızca tanımlayıp, “özgürlük ve demokrasiye hazır değilsiniz, ben anladığınız dille konuşup önce oylarınızı alayım, sonra nasıl olsa sizi dönüştürürüm” şeklinde bir ilişki biçimi olamaz.

YAP’ın altı bin kişiyle yaptığı yeni anayasa yoklamalarını okuyun ve halkın özgürlük taleplerinin seviyesinin hangi irtifaa yükselmiş olduğunu bir görün, bana hak vereceksiniz. Umarım Başbakan, Rasim’in yazısındaki gibi düşünmüyordur. Çünkü halkını küçümseyen, ondan şüphe duyan bir siyasetin ciddi bir sorunu var demektir. Halk olgusunu mutlaklaştırarak, ona aşkın bir rol biçmek gibi bir derdim de yok. Gözlemlerime ve şu anki somut verilere göre konuşuyorum.

Bu, milliyetçi jargonun MHP oyları için kullanılmasıdır. Karmaşık hale getirmeye, estetize etmeye, faturayı başkasına kesmeye gerek yok.

Umarım bu savrulma kronikleşmez ve 12 haziranda kâbus biter. Senin sevdiğin üslupla da yazayım: Bana bak Rasim! Başbakan’a söyle halka güvensin. Özgürlük vurgusu olmayan, duble yollu, 2023 vadeli ve bol proje soslu propaganda halka yetmiyor çünkü.

markaresayan@hotmail.com

Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.