Açık Büfe Hayatlar ve Yeryüzünün Haykırışları!

20 Mart 2011 17:02 / 1879 kez okundu!

 


Evrende bin bir çeşit yaşamın bulunduğu, güzel mi güzel bir yerküre varmış; adına da “yerküre veya yerköy” derlermiş. Toprakları, havası, suyu ile öyle güzel, öyle bereketliymiş gibi, insanlar çoğaldıkça çoğalmış, zenginleştikçe zenginleşmişler. Ama zenginleştikçe, birbirlerini de unutmuşlar, kendilerine hayat veren yerküreyi de...

-----------------------------------------------------------------------------------

Japonya’ya “Omiami”

Kaygılı, korkulu bekleyişleri karşısında,

“eğilerek” katılabilirim onlara

Deprem karşısındaki akılcı davranışları ve metanetleri karşısında da “eğiliyorum”.

Ama, doğanın gazabı büyük; orada tedbir alırsan, burada karşına çıkarım diyor.

Burada da hepimize, “yeryüzü” karşısında

eğilmek düşüyor çiçeği, doğayı seven, tevazuyu bilen Japon dostlar!

Geçen gün Birgün’de Gaye Yılmaz, ne güzel yazdı; küresel ısınma felaketini bile, karbon piyasası yoluyla paraya tahvil etmenin yolunu bulmaya çalışan aç(ık)gözlülüğü! Meğer ormanların özelleştirilmesinden iki yönlü kâr bekleniyormuş. Onlara “bravo” diyenlerin epeyce çok olduğunu da tahmin edebiliyorum.

Bunca acı karşısında bunca aymazlığı ve doymayan görünce, ancak bir masal anlatabilirim. Küresel köyün, “açık büfe hayatlar” masalını.

Evrende bin bir çeşit yaşamın bulunduğu, güzel mi güzel bir yerküre varmış; adına da “yerküre veya yerköy” derlermiş. Toprakları, havası, suyu ile öyle güzel, öyle bereketliymiş gibi, insanlar çoğaldıkça çoğalmış, zenginleştikçe zenginleşmişler. Ama zenginleştikçe, birbirlerini de unutmuşlar, kendilerine hayat veren yerküreyi de. Varsa yoksa, daha fazla mal, mülk, daha fazla tamah olmuş. Bir gün gelmiş, zenginlik artarken fakirlik de artmaya başlamış; açgözlülük büyüdükçe felaketler de büyümüş. Seller, depremler, kuraklıklar derken insanlar korkmaya başlamış. Köyün bilgeleri toplanmış; kimi kuzeye gitmiş, kimi güneye; kimi toprağa bakmış, kimi gökyüzüne.

Sonunda bir araya gelmiş ve demişler ki; etrafımızdaki her şey ağlamaklı. Toprak ana, orman, sular, dereler konuşmuşlar, “insana can verdik, insan bizim canlı olduğumuzu unuttu; insanı doyurduk, doymazlığı bizim canımızı almaya başladı; bu doymazlığa bir dur demezseniz, bize de, size de hayat kalmaz”. Bilgeler, köyün efendilerine de, köylülere de bir bir anlatmışlar topak ananın, ormanın, ağacın, suyun yaprağın dediklerini. Demişler ya, dinleyen olmuş mu? Ne gezer!

Köy sakinlerinin büyük kısmı, zaten yoksul; biraz daha iş, biraz daha gelir beklediğinden, bunlar boş “laf demeye” hazırmış. Yoksul olmayanı da, her yerde karşısına getirilen “açık büfe hayatlara” imrenip dururmuş. Açık büfe hayatların, hem toprağın hem insanın “ahını” aldığını bilse de duymazlıktan gelir, aynı şeyleri ister, dururlarmış.

Tabii bir de “köyün efendileri” varmış; “ağa -efendiler” ve “sandık-efendiler”. Ağa-efendiler; onlar kirlenen suda, toprakta en çok payı olan açıkgözlermiş; öyle toprağa, suya bakacak cinsten olmadıkları için de, bilgeler konuştukça onlar vakit geç olmadan birkaç kuruş daha nasıl kazanayım diye hesap yapmaya başlamışlar. Heyelana karşı duvar, yangına karşı sigorta, ormana karşı da “yeşil” bahçeler yapmakta da kâr varmış. Nasılsa onların, (daha doğrusu paranın) yanında saf tutan “iş bitiriciler” ve “pr” lar epeyceymiş. Birkaç “felaket habercisine” karşı, yüzlerce “para-güç tellalı” varmış.

“Sandık-efendiler” ise, köyün içinden seçilir, seçimle gelirlermiş. Bir gelen kolay gitmezmiş, ama olsun; seçim seçimdir. Bu efendiler de, yıllardır bu işin içinde olduklarından, neyi nasıl “idare” edeceklerini iyi bilirlermiş. Onun için, bir tarafta refah vaatlerini arttırmışlar, meydanlara sofralar kurup buyurun demişler; toprağı, suyu kullanmayı beceremeseydik, bu nimetleri görebilir miydiniz? Köy sakinleri başlarını sallamışlar; sandık-efendiler doğru söylüyor!

Öte tarafta bilgeleri ve söylediklerini ufalamak için kimilerini yanlarına çekmiş, kimilerinin itibarını yok etmiş; kimilerini de birbirine düşürmüşler. Öyle ki, kendilerini savunmak durumuna düşen bilgeler, neyi savunduklarını bile unutur olmuşlar. Sesini kısamadıkları da varmış tabii; ama onları susturmanın yöntemini de bilirmiş efendiler; “görmezlikten gelmek”. Duyma, konuşma, ne söylese yanıt verme; hepi toplu bir avuç münafık; duyulmazsa birgün nasıl olsa susar!

Zaten “sandık- çanak” günleri yakınmış; bu varken, hiçbir şey uzun boylu maya tutmazmış yerkürede. Herkes sandık-çanakla yatar kalkarmış. Heyecanlı da olurmuş sandık-çanak günleri. O gün, köy ahalisi büyük meydana toplanır; mahalle mahalle dizilir ve efendi olmak isteyenlerin onların önlerine gelmelerini beklermiş. Efendi adayları, boyunlarında sandık, ellerinde çanaklarla köylülerin önünde durur, en sevimli, en “babacan” halleriyle çanaklarını uzatır, oy isterlermiş. Yalnız erkek var sanmayın efendiler arasında; kadınlar da seçimlere girer; efendiler arasına katılırmış. Katılırmış, ama onlar da “babacanlık” yapmazlarsa efendi olamayacaklarını, en uygun rolün de “babacan-annecan” olduğunu bilirler, öyle davranırlarmış. Ama bu nasıl “annecanlıksa”, toprak ananın ağlayışlarını duymazmış!

Zaten eğlence varsa, kimse ağlamaya kulak asmazmış. Öyle sessiz, sakin olmazmış sandık-çanak günleri. Adaylar ve destekçileri, tabii en başta ağa-efendiler yerkürenin sakinleri için şölenler hazırlar, hediyeler verir; eğlenceler düzenlerlermiş. En ilgi çekeni de, efendi adayları arasındaki bilek güreşi, masa tenisi gibi yarışlarmış. Bu yarışların en önemli özelliği, bir yandan yarışırken, öte yanda birbiriyle atışmayı sürdürmekmiş. Bu atışmalar, gerçekten eğlendirirmiş yerküre insanlarını; çünkü atış serbestmiş; insanlar da bu atışmalar sayesinde öğrenirmiş efendiliğin birçok hikâyesini. Öğrenirmiş de, ne olurmuş? Hiç! Her gelen, çok geçmeden sandık-efendisi olmanın kurallarını öğrenir, gerekeni yaparmış.

Her neyse, efendiler ile insanlar arasında oynanan bu oyun herkesi eğlendirirmiş de, en çok, bir günlüğüne de olsa efendi olmak hoşuna gidermiş yerküre insanlarının. Ne yazık ki akşam olur, sandıklar açılır; oylar belli olunca da, efendi efendiliğine, köylü köylülüğüne dönermiş.

İşte sandık-çanak günleri yaklaşırken, köyün kıyısında ortaya çıkan heyelan, sel, yangın korkusu sarmış herkesi, bir an susmuş yerküre insanları; bilgelerin söylediklerini hatırlar gibi olmuşlar. Ancak durup düşünecek zaman bırakmamış ağa-efendiler ile sandık efendilerinin yarattığı cümbüş; bir tarafta “açık büfe yaşam” vaatleri, öte tarafta daha mütevazı menüler karşılarına dikilince, onlar da unutmayı tercih etmişler “doymazlığınıza son verin” diye çağıran toprak anayı, suyu, havayı, ağacı, ormanı.

Taaaki! Taaaaaaki……...

Meryem Koray

19.03.2011

Son Güncelleme Tarihi: 24 Mart 2011 17:22

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.