YENİDEN GİRİT

24 Haziran 2011 01:06 / 4787 kez okundu!

 


Bu sene, yıllar sonra Paskalya öncesi Girit’e gittim. Dile kolay neredeyse 20 sene sonra ilk kez.
Şaka gibi... Zaman ne hain, nasıl da çaktırmadan hızlıca akıp geçiyor. şimdi bana neden bunca sene sonra, neden Şimdi bu yolculuğu yaptın diye sorabilirsiniz haklı olarak.

Bunca sene Girit’e gitmedim hakikaten. 20 sene boyunca -ki bu çok olağan değildir bizler için, bütün Giritliler bilir ki, Girit öncelikle duygularımızın anakarasıdır hepimizin.
Ancak gitmedim, çünkü sözüm vardı... Karşılıklı verilmiş bir söz gibi düşünebilirsiniz. “Ya birlikte ya da hiç” ... Ben de eski hatıralar adına, onları yaşandıkları gibi koruyabileyim diye gitmemeliydim. Öyle de yaptım bunca yıl.
Ben tesadüflere çok inanırım. Sevdiğim bir arkadaşım, tesadüflerin onun tanrısı olduğunu söyler. Ben ise yaşam tanrısının küçük oyunları gibi görürüm onları. Yaşamın, hayatı daha katlanılabilir kılmak için durup durup karşımıza çıkardığı küçük, masum oyunlar...
Geçtiğimiz yıl, gerçekten de birbirini tanımayan iki ayrı kanaldan Girit üzerine bir kitap hazırlamam istendi. İşte size neşeli yaşam oyunlarından bir tanesi daha... Baştan çıkarıcı ve inanılmaz bir tesadüftü ardarda gelen bu iki teklif. Zira ben yazar değilim... Yazar olamayacak kadar sıradan bir hayatın içinde, neredeyse hiç bir şeyin felsefesini yapmadan, keyifle yaşayan birisi için inanılmayacak bir teklif oldu Girit yazarı olmak...
Öyle ki, beni, 20 sene sonra, bu sene paskalya öncesi 20 senedir gitmediğim, ancak hayallerimde her daim taze kalan lavanta kokulu adaya götürecek kadar inanılmaz ve baştan çıkarıcı bir teklif.
Girit elbette 20 sene önceki Girit değil. Hala keyifbaz ama farklı. Hayat değişirken yerlerin çehreleri de değişiyor kaçınılmaz biçimde. Avrupa’nın birçok yeri gibi orası da İtalyan mutfağının işgal ettiği bir yer olmuş artık. Hanya’daki bir iki eski usul taverna dışında gerek Retimno, gerekse Kandiya da kime sorsam “bizim otlar, yemekler nerede…” diye, hep aynı cevabı aldım... Gençler, pek öyle geleneksel yemekleri yemiyorlarmış. Alamünit bir şeyler istiyorlar çoğu kez. Bayramlar dışında başka kimsenin de pek aradığı, sorduğu yokmuş eski yemekleri ya da sofra adetlerini.
İşte o zaman anladım ki hiç bir tesadüf boşuna değil. Eğer Girit, Girit de bile yok olmaya yüz tuttuysa, kolları sıvamalı. Kolalı beyaz örtüleri, yemek tanrısının da yardımıyla yeniden çıkarmalı dolaplardan. O mis kokulu örtüleri yeniden sermeli ferah sofralara ve bu bahsi yeniden açmalı... Yeniden yazıyla, sözle çağırmalı yemek tanrısını hayatlarımıza... Bize gündelik hayatımız içinde yürek ferahlığı, yaşam sevinci getirsin diye...
Ben anneannemden biliyorum, Anadolu’ya Yunanistan anakarasından ya da Balkanlar’dan gelen diğer göçmenlere kıyasla, Giritliler kendi otantik kimliklerini taşımayı en çok sürdüren grup oldu. Diğer göçmenler daha hızlı “buralı” olurken, Giritliler hep bir parça “oralı” kaldılar. Vazgeçmediler, taviz vermediler kendi inançlarından ve yaşam biçimlerinden. Buralılarla evlendiklerinde bile, onları biraz “oralı” yaptılar. Bir ailede Giritli varsa, anlarsınız… Bir Giritli yeter hakikaten bütün bir sülalenin kaderini değiştirmeye.
Girit’in diğer adalardan farklı bir konuma sahip olması, elbette kendine has bir kimliğin oluşumunda önemli bir rol oynuyor. Girit bir yandan Minos uygarlığının merkezi olmaktan gelen köklü bir gelenekten beslendiği gibi, diğer yandan da Osmanlı için önemli bir ada olmaklığıyla hiç de sıradan bir kara parçası değil. O yüzden bu kültürel birikim, adayla bir türlü ilintisi olan insanlara doğal olarak yansıyor belli ki. Bu bileşimle birlikte oluşan eski ve derin kültürün izlerini silmek çok kolay değil insanlarının üzerinden.
Hemen her ada halkı gibi Giritliler de oldukça muhafazakârlar. Dini bir muhafazakârlık değil bu buralarda alıştığımız gibi. Aksine dini muhafazakârlığı dışlayan, ancak ondan daha koyu, değerler üzerine kurulmuş bir kapalılık hali. Kültürel bir muhafazakârlık, öyle ki kendinden başka kimseyi beğenmemeye kadar işi götüren bir inatçılık hali…
Kendine has değer yargıları ve Nuh deyince peygamber demeyecek derecede bu değerlere saplantılı bir yasam anlayışı sunar adalı olmak insana, hele Giritli olmak. Anakaradan uzak olmak, olanakların uçsuz bucaksız bir deniz içinde küçük bir toprak parçası ile sınırlı olması aslında sadece Giritlileri değil, tüm ada halklarını bir parça dış etkilere kapalı kılar. Adalı olmak, “kendi yağında kavrulmayı”, kendine yeterli bir yaşam biçimini benimsemeyi bir bakıma dayatır zira.
Ancak Giritliler, Zeus ve Evropa'nın efsanevi oğlu olduğunu kabul ettikleri kral Minos’un Girit Krallığını deniz tanrısı Poseidon'un yardımıyla ele geçirmesinden bugüne kendilerine has bu yaşam biçimine sadece zorunluluktan değil, belki de biraz “dik kafalılıklarından” da sıkı sıkıya sarılırlar.
Zira kolay değildir Giritli olmak da, Girit’e sahip olmak da... Mitolojik bir halk oldukları sanılan Minoslular'dan sonra adaya önce Dorlar yerleşir. Sonra Atinalılar, Helenler, Romalılar, Bizanslılar, Araplar ve Venedikliler yurt tutar buraları tarihler boyunca. Hepsi de çok kan akıtmıştır doğruyu söylemek gerekirse. Osmanlılar ise 1645'te başlayan savaşlarla, adayı Venedikliler'den tam 24 yılda alabilmişlerdir. Ama iki buçuk yüz yıl ve 10-15 kuşak boyunca da orada yaşamışlardır. Bugün halen izleri binaların üzerinde, günlük tabirlerde, halkın dimağında capcanlı durur. Adada doğan, oraya gömülen, ataları oralara ait olan, evini, toprağını orası bilen yüz binlerce Müslüman Giritli geçmiştir adadan.
İster 'suyun öte yanında', ister bu yanında olsun, Girit’e ruhu değmiş herkes kendisini önce “Giritli” olarak tanımlar. Giritli olmak adeta sessiz bir sözleşme gibidir. 1923'te Yunanistan ve Türkiye arasında imzalanan mübadele anlaşmasıyla buraya dönen adalılar, hatta onların çocukları, torunları aslında pek de bilmedikleri bir toprak parçasına tarifi zor bir duygusallıkla bağlılardır.
Neneler-dedeler uzaklaşan geminin güvertesinden son bir bakış attıkları topraklarını, belki bir daha dünya gözüyle hiç göremediler. Onların çocukları, yani benim annemler ve torunlar, yani bizler, hele hiç yaşamadığımız bu toprağın yaşam kültürünü dedelerimizin-nenelerimizin belleklerinden kalp-lerimize nakşettik. Onların anılarından, bizim dilimize gelen öyküler, sofralarda, yemeklerde, adetlerde bugünlere kadar dipdiri kaldı.
Birçok tarihi belgeden de anlıyoruz ki, tarihin her döneminde Giritliler kendilerini, Rum olsun, Türk olsun; Yunanlılardan ve Türklerden ayrı görürler. Bu adaya özgü bir durumdur. Giritlilik adıyla dillendirilen kendilerine özgü bir kimlik geliştirmişlerdir adeta. Ne Rum, ne Yunan ne Türk’tür onlar; sadece Giritlidir.
Tüm Giritliler birbirlerini önce konuşurken korkusuzca karşılarındakinin gözlerinin içine bakan gözlerden, hangi rol ve kostüme bürünmüş olursa olsun kendi vücutlarını gururla taşıyan dik duruşlarından tanırlar. Bana bir insanı on metre öteden gösterin daha yaklaşırken size yürüyüşünden Giritli olup olmadığını söyleyebilirim.
Mübadele öncesine kadar adadaki Osmanlı Türklerinin pek çoğu Türkçe bilmezmiş. Giritli Türkler Anadolu'ya ayak bastığında da Türkçe bilen parmakla gösterilirmiş. Öte yandan da adada konuşulan yerel dil de Yunanca’dan çok ayrıdır. Girit’te ve Girit’ten Anadolu’ya gelenler arasında kendine özgü bir iletişim biçimi vardır. Kendi aralarında Yarı Yunanca-yarı Türkçe, konunun ehemmiyetine göre “kanal değiştirerek, ama her zaman uzun uzun ve tatlı tatlı konuşurlar, hep bir parça Rumca'ya çalan bir şiveyle…
'Giritli olmanın' salt Müslüman veya Hıristiyan olmayı ya da Rum veya Türk olmayı içermediğini biliriz hepimiz. Dinin ve dilin çok ötesinde bir kültürü ve aidiyet duygusunu barındırdığını ise yaşayarak öğreniriz.
Giritliler, kimliklerini oluşturan kültürün en baş taşıyıcı unsuru olan yaşam coşkularını, hayat anlayışlarını, sofra adetlerini ve yeme-içme alışkanlıklarını gittikleri her yere beraberlerinde götürürler. Sadece mübadeleyle suyun öte yanından bu yakaya değil, buralarda da bir Giritli bir apartmana, hatta bir mahalleye taşınsın hemen anlarsınız.
Bu sebepledir ki, Giritli ailelerde yaşam yolculuğunun her dönemeci çok önemlidir. Doğumlar, düğünler… Ölümler, yaslar… Giritli adetlerle kutlanır ve kutsanır. Girit yaşam ve yemek kültürü, doğum, düğün ve ölüme ilişkin geleneklerden de hareketle ailelerde kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu aktarım sadece belgeler ya da bilgiler yoluyla olmaz elbette. Asıl belgeden, bilgiden daha çok Girit ruhu mutfak ve yaşam kültürünü taşıyan yemekler, lezzetler, kokular, sırlar ve mucizelerle el değiştirir.
Girit’te her gün, her an son derece önemli ve törenseldir. Her an Girit yaşam kültürünün yaratıcısı ve taşıyıcısıdır çünkü. Sadece kendiniz için değil başkaları için de, hatta ölüleriniz ve doğmamış çocuklarınız için de yaşarsınız. Bilirsiniz ki siz Giritlisinizdir, bu dünyanın aydınlık, neşeli, coşkulu yüzüsünüzdür. Toprak ananın bereketli, İsa’nın şifalı ellerisinizdir. Her daim kahkahalarınızın şenlendireceği ıssız bir ruh, yemeklerinizin şifa olacağı çorak bir yürek, öykülerinizin sarıp sarmalayacağı yalnız vücutlar vardır bir yerlerde… Ve sevgi, coşku ancak verdikçe çoğalır.
Yine lafı uzattım biliyorum… Girit’ten açılınca söz bitmez. Bu da yine Giritlilere özgü bir şey, biz bayılırız hikâye anlatmaya… “Tüm yaşam”, çünkü inanırız ki, “atomlardan değil öykülerden maluldür.” Ölüler Kitabı’nın yazarı meşhur şair Muriel Rukeyser’in dediği gibi…
İşte tüm bunları yazayım istiyorum şimdi kitabımda. Sizlerle de istedim ki buradan paylaşayım...
İyi yazlar dilerim efendim… Haydi, çıkarın kolalı beyaz örtüleri çekmecelerden… Yaz geldi doğa çıldırdı... Her şey bereketle fışkırdı her taraftan... Karınca, kararınca ama her zaman sevgiyle pişireceğiniz güzel yemeklerin paylaşılacağı ferah sofralarınız olsun…


Jasmin KAYRA

24.06.2011






Son Güncelleme Tarihi: 26 Haziran 2011 13:39

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
22 Ekim 2011 16:45

GİRİTLİ KIZI

Yazınızı okudum. Giritli olmanın tadına vardım. Kitabınızı heyecanla bekliyorum. Yüreginize ve kaleminize sağlık.... sevgilerimle...:)

05 Temmuz 2011 14:51

gökay

Girit'in kadim kültürünü, geçmişten günümüze layikıyla anlatacağınız kitabınızı sabırsızlıkla bekliyoruz.
Yukardaki yazınızı, kaleme almayı tasarladığınız kitabın giriş yazısı olarak algıladım. Harika bir eser ortaya çıkacak, buna yürekten inanıyorum.
Selam ve saygıyla...

28 Haziran 2011 16:36

Nurten Düzkantar

Ege kültürü hep ilgimi çekmiştir. Anadolu medeniyetleri içinde yeri başkadır, hep başka kalacaktır. Yazınız Girit'in tarihine, geleneklerine, kültürel rengine, dokusuna başka bir açıdan bakmamı sağladı.. Kitabınızı bekleyenlerden olacağım. Yüreğinize, bileğinize sağlık.. sevgiyle..:))
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.