'Seni konuşturmayız!'

17 Mart 2013 10:50 / 784 kez okundu!

 


Bir insan düşünün.

Hayatında hiçbir kararda söz sahibi olmasın. Hiçbir şekilde, kahvaltıda ne yiyeceğinden, o gün ne giyeceğine.

En ufacık bir karar hakkı dahi olmasın. “Hayır, etsiz çiğ köftemin içine nar ekşisi koymayın” bile diyemesin yani. “Şu kestirme yolu kullanayım” diyemesin. “Bugün hava yağmurlu, şemsiyemi alayım” diyemesin mesela.

O insana yaşıyor denebilir mi?

Başkalarının verdiği kararlarla yaşamaya, “yaşamak” denir mi?

Denebilir ki, “yahu lise öğrencisi karar veriyor mu giyeceklerine” ve daha da doğrusu “sanki istesek yat alabiliyor, istediğimiz ülkede, istediğimiz şehirde istediğimiz semtte, istediğimiz evde yaşayabiliyoruz da!” En doğrusu, “sanki canımızın çektiğini yiyebilecek paramız oluyor her zaman!”

Bunlara bir de “beş senede bir beş dakika”ya indirgenmiş “modern” demokrasi de eklenince; ne yaşamlarımız üzerinde ne toplumu ilgilendiren konularda ne de toplumsal yapıya dair kararlar alamıyoruz desek yeri.

Yaşadığımız toplumda, toplumsal kararlara katılamadığımız ve bu nedenle gerçekte seçimlerimiz çok sınırlı bir alana sıkışmış olduğu için de “sosyalizm” sadece mümkün değil aynı zamanda gerekli bir alternatif.

Sosyalizmi, ekonomik bir şey zannedenler olabilir.

Oysa sosyalizm her şeyden önce (evet, “insanların açlıktan ölmemesi” gibi konulardan bile önce) özgürlükle ilgili.

Özgürlükle ilgili olmak zorunda.

Sosyalizm, insanların, hem kendi yaşamları üzerinde hem toplumu ilgilendiren konularda hem de toplumsal yapıya dair kararlara doğrudan müdahil olabilmesi ile ilgili.

Yani gerçek anlamıyla özgür bir yaşamla ilgili.

Zaten ancak böylesi bir toplum ve böylesi bir özgürlük, her anlamıyla “refah”a ermiş bir toplumsal yaşantıyı garanti altına alabilir.

Sosyalizm, özgür bir yaşam demek.

Eğer birileri, sosyalizmi “parasız sosyal haklar” olarak anlatıyorsa, sosyalizmi ekonomik bir kavram olarak ele alıyorsa bunun sebebi, SSCB topraklarındaki işçi sınıfının ve Ekim devriminin katili bir rejimdir.

Ama şimdi konumuz bu değil.

Bir insanın elinden kendini ifade etme hakkını (yani yaşadığı dünyaya dair fikirler üretme ve bu fikirleri paylaşma hakkını) alırsanız, geriye bir şey kalmaz.

O halde, yaşam hakkı kadar önemli bir haktır, “ifade özgürlüğü”.

Bir kişiyi susturmak, “sen konuşamazsın” , “kendini ifade edemezsin” demek çok büyük bir müdahale yani.

Özellikle son birkaç yılda yaşanan bazı olaylar ekseninde birkaç sorunun sorulması da elzem hale geliyor.

Beğenmediğimiz her fikri susturabilir miyiz?

Sevan Nişanyan örneğinde olduğu gibi, kadına şiddet uygulamış birinin ifade özgürlüğü ortadan kalkar mı?

“Biz, bu üniversitede sizi konuşturmayız” diyen birilerinin sadece kendileri istiyor diye birilerini susturma hakkı var mıdır?

İfade özgürlüğü gibi yaşamı yaşam kılan bir hakkın gaspı mazur görülebilir mi?

Bu hakkın gaspına kimin yetkisi olabilir?

Sadece fikirlerine katılmayan birilerinin; Hrant Dink cinayetinden bir süre sonra bir azınlık mensubuna fiziki bir saldırıda bulunması, “renkli bir protesto” olarak değerlendirilebilir mi?

Tam tersi taraftan bakarak, “Ermenilerin emellerini durdurmanın yolu basit, iki haftalık bir savaşa bakar” ifadesinin kullanıldığı bir paneli, ırkçı bir gösteriyi, “Kürt nüfus artışı durdurulsun” başlıklı bir açıklamayı engellemek; “ifade özgürlüğünün gaspı” olarak görülebilir mi?

Bu soruların basit bir cevabı olduğunu düşünüyorum.

Ne var ki, bu sorular o kadar az soruluyor ki, isterseniz bu hafta üzerinde düşünelim.


Ersin TEK

17.03.2013


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.