Görkemli inşaat tahayyülleri, azimli buzullar ve öğretmen kelebekler

29 Temmuz 2013 18:18 / 1490 kez okundu!

 


“Kaos” ve “Kelebek Etkisi” kuramlarıyla özdeşleştirilen Edward Lorenz 20. yüzyılın ikinci yarısında, “bir sistemin başlangıç verilerindeki küçücük bir değişimin bile büyük ve önceden tahmin edilemez sonuçlar yaratabileceğinin” farkına vardığında, gelecekte yalnızca biyoloji, fizik, matematik gibi bilim alanlarını değil sosyal bilimleri de etkileyecek bir kavrayışa yol açtığını belki de düşünmemişti.

Basitçe “Amazon ormanlarındaki bir kelebeğin kanat çırpmasının Amerika Birleşik Devletlerinde fırtına kopmasına neden olabileceği” biçiminde bir örnekle açıklanan “Kelebek Etkisi”, küreselleşme çağına ulaştığımızda dünyadaki çevresel, toplumsal, politik vb. olayları yorumlamakta kullanılan temel kuramlardan biri haline dönüştü. Asıl ilginç olan “Kelebek Etkisi” kuramının gündelik hayata dair olayları ifade ederken de yaygın biçimde kullanılması ve sürekli doğrulandığı için her kuramın sahip olamayacağı bir şans dahilinde toplumsallaşması. Öyleyse neden görkemli inşaat tahayyülleri söz konusu olduğunda bazıları hâlâ “Kelebek Etkisi” gerçekliğini duymamış gibi davranıyorlar?

Günümüzde en büyük, en yüksek, en teknolojik, en ihtişamlı olana sahip olmak moda. Modernist mimarlığın 20. yüzyıl başındaki erken temsilcilerinin “Az çoktur” söylemi unutuldu gitti çoktan. İhtiyaç duyduğundan fazlasının peşinde herkes. Kullanamayacakları kadar çok oda, eskitemeyecekleri kadar çok eşya, temizleyemeyecekleri kadar toz, ısıtamayacakları kadar soğuk, arıtamayacakları kadar duman, yok edemeyecekleri kadar çöp istiyorlar. Kelebeklerin kanat çırpışını duymazdan, yeryüzünde yapılan her işin ötekini etkilediğini görmezden geldikleri için de görkemli inşaat tahayyülleri tartışılmasın istiyorlar. Kentsel çeperlerdeki tarım arazilerinden kent içindeki yeşil boşluklara kadar sıçrayan bina yapma arzuları konuşulmasın istiyorlar. Özellikle de tarım arazisi statüsündeki alanlarda dev yapılar inşa etmek isteyenler, sanki imarlı arazi almışlar da hakları elleri alınmış gibi davranırlarken içlerinde bulundukları ikilemin görülmemesini bekliyorlar ve insanların kendilerine ait olan topraklar hakkında fikir beyan edemeyeceklerini söylüyorlar. Gerçekte kimse kimsenin toprağı hakkında konuşmuyor; insanlar kendi hayatlarını ve geleceklerini ilgilendiren kentsel gelişmeleri tartışıyorlar sadece.

Gökyüzünün altında tek bir ortak yaşam alanı olduğu anlaşıldığından beri dünyadaki inşaatların kapsamına sadece arazi sahipleri karar vermiyorlar. Özellikle de görkemli inşaat tahayyülleri, yerelden ulusala, ulusaldan evrensele gidebilen ölçeklerde tartışılıyor. Bir fabrikanın atığı nehire verildiğinde oradan çok uzaktaki insanların akşam yemeğinde sofralarına zehirli tabakla oturacakları, bir ülkeye nükleer santral yapıldığında komşu ülkelerdeki insanların da acı çekerek ölme ihtimalinin ortaya çıktığı, kentsel mekânda yükselen bir gökdelenin başka binaların güneşini keseceği, manzarasını engelleyeceği, hava sirkülasyonunu önleyeceği gibi konular artık kimsenin yabancısı değil. Her üretim birbirini bu denli etkilerken kent çeperlerindeki tarımsal statülü arazilerinin yapılaşmaya açılmasını isteyenler, birbirinden çelişkili iki argüman üzerinde duruyorlar: Bunlardan birincisi bu alanlarda artık tarım yapamadıkları halde imar haklarından da mahrum kaldıkları; diğeri ise kendilerine ait mülkler hakkında kendilerinin karar vermeleri gerektiği. İlk argüman, alanlarda hâlâ tarım yapılabileceğini ya da kentsel tarıma yönlenilebileceğini ifade eden görüşlerin olması dolayısıyla tartışma içerdiği gibi; bireylerin tarımsal arazi edinmiş olmaları dolayısıyla imar konusunda mağduriyete uğramış olmalarının söz konusu olamayacağı bağlamında da eleştiriliyor. İkinci argüman ise “Kelebek Etkisi”nin yaygın kavranmışlığı dolayısıyla zaten çağdışı kalmış durumda. 21. yüzyılın kabülleri çerçevesinde sözü edilen alanlarda nasıl bir gelişme sağlanacağı yönünde kentsel, kırsal, çevresel, yerel, evrensel parametreleri barındıran “Dünyalı” tartışmalar açılması gerekli.

Arazilerinin değerlerini öne sürerek tarımsal statülü toprakları için görkemli inşaat tahayyülleri kuran ve taleplerinin kent gündeminde tartışılmamasını isteyen herkes şunu hatırlamak durumunda ki kentin diğer bölgelerinde oturan insanların arazileri de değerli. Kent ortak bir yaşama mekânı olduğu için arazilere tayin edilecek işlev, gabari vb. olgular ise daima tartışmaya açık oldu; olacak; çünkü talepler sonsuz. Siz “büyük”, “geniş” ve “çok” olanı talep ettiğinizde başkaları da edebilir. Beş katlı yapılaşma düzeninin olduğu bir sokakta yaşayanlar aynı bölgedeki diğer bir sokaktaki otuz iki katlı yapılaşma ile aralarındaki yirmi yedi kat fark hakkında soru sorduklarında ne olacak? Tüm kent gökdelen kotuna mı getirilecek? Herbiri aynı kota getirilmiş gökdelenlerden oluşan bir kentte yaşamayı kim isteyecek? Şimdi ve gelecekte eşitlenmiş yüksek binaların oluşturduğu kent örüntüsünde boğulacak insanların mutsuzluklarından kim sorumlu olacak? Kabul etmek zorundayız ki içinde mutlu yaşayabileceğimiz bir kent “farklı yaşamsal ve mekânsal olanaklar içeren bir yer” olmak durumunda ve kentin herhangi bir yerindeki gelişme de diğer bölgelerde yaşayanların hayatlarını ilgilendirdiğinden tartışmaya açık. Üstelik bu tür tartışmalar ülkeler arasında bile gerçekleşebilmekte. Çağımızda, örneğin kutup bölgesinde toprağı olmayan bir ülkenin orada yapılacak inşalar hakkında fikir beyan etmesi çok sıradan bir eylemlilik; çünkü kutup yapılaşmasının yaratacağı ısınma etkisi yüzünden eriyecek buzulların yaratacağı okyanus-deniz yükselmesinin başka ülkelerdeki kıyı kentlerinin de hayatına son vereceğini, “Kelebek Etkisi”ni duymuş ya da duymamış olan herkes biliyor.

Görkemli inşaat tahayyülleri kuranlar şunu hatırlamak durumundalar ki başkalarıyla aynı gökyüzünün altında yaşadıkları için onlara dair her şey herkesi ilgilendiriyor. İnşa ettikleri bina, yere attıkları çöp, taşıdıkları virus….İstediğiniz yöne bakabilirsiniz; isterseniz her ikisine de: Küresel topun bir tarafında binalardan ortalığa yayılan sera gazlarına ve ısındıkça ısınan yaz mevsimine rağmen hâlâ sıkı durmayı başaran azimli buzullar, diğer tarafında ise ulu ağaçların altında kanat çırptıklarında iş makinelerinin ötesinde fırtına yaratabildiklerini daha yeni kanıtlamış öğretmen kelebekler…


Emel KAYIN

29.07.2013


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.